﷽
فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
Ey birader! Düşman hariçte olsa, insan silâhsız o düşmanla geçinebilir. Fakat düşman kal'a içine girse ve gizlense, o vakit o düşmana karşı silâhlanmak, zırh giymek ve gayet dikkat etmek, hem pek ciddi sebat etmek lâzımdır. Tâ ki hayat‑ı ebedîsini hafî darbelerden kurtarabilsin.
Ey kardeş! Zırh ve silâh, namaz ve takvâdır. Kur'ân’ın zincirini muhkem tut. O’nun sözüne kulak ver. Başkaları seni aldatmasın. Şu zamanın gâfil sarhoşları içinde, seni terk‑i şeâire ve medeniyet-i dünyaya dâvet edenlere de ki: “Hey sersem gâfiller! Benim hâlim sizi dinlemeye müsâid değil. Zîra benim arkamda, tâ kulağımın dibine kadar yakınlaşan ecel arslanı beni tehdid ediyor. Ve önümde bir darağacı dikilmiş ki; gece-gündüzün dönmesinden – zevâl ve firâk ağacı tesmiye edilen bu firâk-ı elîm – benimle bütün sevdiklerimi asıp mahvetmektedir. Ve sağ tarafımda, ciğerlerime kadar işleyen bir acz yarası var. Nihâyetsiz za'f ve aczimle, nihâyetsiz düşman ve mehâlikin hücumuna ma'rûzum. Sol tarafımda, kalbimin içine kadar girmiş bir fakr yarası var. Nihâyetsiz fakr ve iflasa ve nihâyetsiz hâcât ve a'mâle mübtelâyım. En zelîl hayvandan daha âciz, daha zaîf iken, dünya kadar metâlibe ve makàsıda muhtacım. Bunlarla beraber, öyle bir yolcuyum ki, önümde ebedü'l-âbâda giden uzun bir yol var. Bu uzun yolda birinci menzilim dünya, ikinci menzilim kabirdir. Bu yol da zâd ister, ziyâ ister. İşte mukaddes Kur'ân, bana bu dehşetleri izâle ediyor. Helâkete, âlâma açılan bu beş kapıyı, saâdete, rahmete açılacak beş kapıya tebdil edecek iki tılsım-ı îmânîyi ve iki ilâc-ı İslâmîyi ve bir nur-u Kur'ânî’yi Kur'ân bize vermiştir.
O tılsım‑ı îmânînin biri, o müdhiş ecel arslanını musahhar bir ata döndürür ve üzerine bizi bindirir. Ve bizi, zindân-ı dünyadan kurtarır, huzur-u Rahmân’a götürür, Cennet-i bâkiyeye koydurur.
İkinci olan tılsım‑ı îmânî ile o darağacını, yani zevâl ve firâkın ellerini tutup, tazelenen güzel manzaralar üstünde yapılmış bir salıncak hükmüne getirir. Yani, nehr-i zaman ve bahr-i dünyada tazelenen elvâh-ı san'at-ı Rabbâniye’yi seyretmek için bir merkeb-i seyr ve tenezzüh olur.
Kur'ân‑ı Hakîm’in bir ilâcıyla o acz yarası, tevekkül gülüne ve teslîm çiçeğine döner. Bütün ağırlıklarımı beni kaldıran tevekkül sefînesine koyup, aczin iz'acâtından beni kurtarıyor. Emr‑i “kün feyekûn”e mâlik olan bir Sultan‑ı cihan’a, acz tezkeresiyle istinâd eden bir insana, ne gibi bir şey ağır olabilir?
Kur'ân‑ı Kerîm’in ikinci ilâcı, fakr yarasını, vesile-i rızk ve rahmet-i bînihâyeye ve iştihâ-yı lezzet-i ni'met-i bî-gayeye tebdil ve tashih eder.
Evet, nihâyetsiz semerât‑ı rahmete aç olan rûh ve letâif-i beşer, o nihâyetsiz semerât-ı rahmete fakr ve ihtiyacını hissettikçe, lezzet-i saâdeti tezâyüd eder. Böyle fakire, fakir nâmı ağır gelebilir, fakat اَلْفَقْرُ فَخْر۪ي bu sırra işâret eder.
Hem, Kur'ân‑ı Kerîm’in verdiği zâd ve takvâ ile ve nur-u hidayetle, zulümât-ı berzah ve ehvâl-i haşir âsân olur. Ve o vesika-i Kur'âniye ile insan, bin senelik bir yolu bir günde kat' eder.
Ey gâfil! Eğer ölümü öldürebilirsen; zevâli dahi dünyadan izâle edebilirsen; ve acz ve fakrı beşerden kaldırabilirsen; ve kàtiü't‑tarîklik yapmak için zîhayatın hususan insanın ebede giden yolunu seddedecek bir çare bulmuşsan; dinden istiğnâ ve dinin şeâirini terketmeğe insanları dâvet edebilirsin. Yoksa ey sersem! Sus!‥ Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın dediğini dinle.
Evet bu beş emir, beş âyât‑ı uzmâdır. Ra'd gibi müdhiş sadâlarıyla
فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ âyetini okuyorlar ve
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ âyetinin hakikatine hükmediyorlar.
İşte bu sadâlara karşı vesvese‑i medeniyet olan senin medeniyetçi sözlerin, sivrisineğin vızıltısı kadar da olmuyor. Öyle ise ihtiyarıyla Kur'ân’ın tılsım ve ilâçlarını terkedip senin ile dalâlet yoluna gidecek, ancak senin gibi bir sarhoş lâzım ki; ya heves-i nefsî veya hırs-ı şöhret veya zındıka-i felsefe veya sefâhet-i medeniyet veya derd-i maîşet veya kin ve intikam veya gurur gibi bir müskirâtla o derece sarhoş olmalı ki; herşeye kendini muktedir ve mâlik bilsin‥ ve herşey benimdir desin‥ ve kendini lâyemût tahayyül etsin.
Hem sen “Ben de frenk gibi olacağım” diyemezsin ve frenk gibi olamazsın. Çünkü bir frenk, Muhammed (asm) Hazretlerini kabûl etmezse de İsâ ve Mûsa (Aleyhimesselâm’ı) veya sâir enbiyâların birini bir derece her nasılsa kabûl eder. Sen ise Nebi‑yi Âhirzaman Aleyhissalâtü Vesselâm Hazretlerinin zincirinden çıktığın ve derslerini terkettiğin dakikada, senin rûhunda nihâyetsiz bir tahribât, bir boşluk, bir karanlık peydâ olacak. Ve senin rûhunda hiçbir kemâlât ve ahlâk-ı àliyeye yer kalmayacak. Meğer insaniyetini söndürüp, zaman-ı hâl ile mukayyed sırf bir hayvan olabilesin.
Hâlbuki insan, müstakbelin korkusuna, mâzinin hüznüne giriftârdır. Bu ikisi insanı pek ciddi düşündürür. İnsanın başını mütemâdiyen döver. İnsanı bu havf ve hüzünden kurtaracak ancak bir tek medetkâr var, o da Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır ki, ilân eder;
اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ der, beşâret verir.”