﷽
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى خَيْرِ خَلْقِهِ مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ
Birinci Ders
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ
Ey insan! Nedendir ki şu azîm ticârete girmiyorsun? Rabb‑i Kerîm, senin yanında emâneten koyduğu mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ ki zâyi' olmaktan muhâfaza etsin. Hem bin derece kıymeti yükselsin. Hem bedeline büyük bir fiat veriyor. Hem istifaden için senin elinde bırakıyor. Hem külfet-i idaresini kendisi derûhde ediyor. İşte sana beş mertebe kâr içinde kâr!
Hâlbuki ey gâfil! O’na satmadığından, emânette hıyânet ettin. Hem bütün bütün kıymetten düşürttün. Hem bilâ‑fâide senin elinde zâyi' olacak. Hem o yüksek fiat elinden gidecek. Hem senin zimmetinde, günahı ile tekâlif-i idaresi ve âlâmı ile zahmet-i muhâfazası kalacak. İşte beş müdhiş derecede hasâret içinde hasâret!
Şu muâmeledeki vaziyetin ile öyle miskin bir adama benzersin ki; o adam, bir dağda bulunur. O dağda öyle bir zelzele var ki, bütün emsâlini sıra ile derin derelere atıp, ellerinde olan herşeyi parça parça ediyor. Nöbet, o adama gelmek üzeredir. Hâlbuki o adamın elinde bir emânet var. O emânet, öyle bir makine‑i murassaa-i acîbedir ki, o makine içindeki hesabsız mîzanlar ve âletlerle, nihâyetsiz fâideler ve semereler verebilir.
O elîm hâlette iken gördü ki, makinenin hakîki mâliki tarafından gelen bir adam der ki:
“Seyyidim, senden bu emâneti satın almak ister. Tâ ki bu dereye sukùtun ile fâidesiz kırılmasın, muhâfaza etsin. Ve sen dereden çıktıktan sonra, kırılmayacak bir sûrette yine sana teslîm edecek.”
Hem o âletleri ve mîzanları, geniş bostanlarında ve kıymetdâr mâden ve hazinelerinde isti'mâl edeceği için, o âletler ve o mîzanlar gayet kıymetdâr neticeler ve çok ücret ve semereler verirler ki, bütün o kârı sen alırsın. Şâyet satmazsan, kıymetsiz ve âdi birer âlet olarak kalacak. O acîb ve nâzik âletleri gayet daracık evinde ve küçücük haşîn tarlanda isti'mâl edip kıracaksın, ateşe atacaksın.
Hem sana büyük bir fiat verecek. Hem dağda bulundukça senin elinde kalacaktır. Yalnız yukarı kulpunu, yukarıdan indirdiği bir zincir ile bağlamak ister. Tâ ki sıkletini senden alıp, sana ağırlık vermesin. Külfeti seni tâciz etmesin. Eğer bey'i kabûl edersen, Seyyidimin hesabıyla, onun nâmıyla ve onun izni dâiresinde güzelce tasarruf et. Ne hüzün çek ve ne de havf et. Nasıl bir nefer atını devlete satar, kendi de asker olur. Atının üzerine biner. Masârifi devlete ait… Keyf ve safâsını o nefer çeker. Eğer ölse, “Devletimin canı sağ olsun.” der.
Şâyet bu beş derece kârlı bey'i kabûl etmezsen, beş derece hasâret içinde emânete hıyânet edeceksin; zâyi' olunca, mes'ûliyeti kazanacaksın.
İşte temsîli anladın. Şimdi hakikate bak.
Evet, o dağ, arzdır. Miskin adam da, fakir insandır. Zelzele de, zevâl ve firâktır. Dere de kabir ile âlem‑i Berzahtır. O makine (havâs ve cihâzât ve letâif âletleriyle mücehhez) senin vücûd-u hayatdârındır. Görüyorsun ki bunlar bozuluyorlar, fâidesiz gidiyorlar. Satın almak isteyen, senin Hàlıkındır. O Hàlıkın, Resûlü vâsıtasıyla der ki: “Şu emânetimi güyâ senin malın imiş gibi bana sat, tâ zâyi' olmasın. Hem zararlı bir sûrette fenâ bulmasın. Sen, bâkî ve meyvedâr bir sûrette o malına tekrar kavuşabilesin. Hem o hayat içindeki cihâzât ve letâif benim nâmım ve hesabımla isti'mâl edildiği vakit, nihâyetsiz kıymetdâr ve hadsiz semerât-ı bâkiye verecek…”
İşte o mîzanlar ve âletler ise, letâif ve havâss‑ı insaniyedir. Meselâ, göz, Allah hesabına isti'mâl edilse; şu kitab-ı kebîr-i kâinâtın bir mütâlaacısı ve şu müzeyyen mevcûdâtın bir seyircisi ve şu masnûâtın çiçeklerinin bir arısı olarak ibret ve mârifet ve muhabbet şehdinden yani balından nur-u şehâdeti kalbe akıtıyor. Eğer nefis hesabına isti'mâl edilse; zâil, fânî bazı mehâsini seyretmekle, heves ve şehvetin âdi bir hizmetkârı olur.
Meselâ, lisândaki kuvve‑i zâika satılsa; Rahmânürrahîm’in hazâin-i rahmetinin nâzırı ve matbaha-i ni'metinin bir müfettiş-i àlîsi hükmünde bir vazifedârdır. Satılmazsa, mide tavlasının bir kapıcısı hükmüne sukùt eder.
Meselâ, akıl satılsa; bütün künûz‑u esmâ-i İlâhiye’nin miftâhı ve kâinâtın hakàikının keşşâfı hükmünde bir cevher-i àlî ve gâlî olur. Satılmazsa; mâzinin âlâm-ı hazînânesini ve müstakbelin ehvâl-i muhavvifânesini bîçâre beşerin başına yükleten meş'ûm bir âlet hükmüne düşer.
İşte bütün âlât ve cihâzât‑ı beşeriyeyi bunlara kıyâs et. Eğer o âlât ve cihâzât Allah’a verilse, bâkî birer elmas olurlar. Eğer verilmezse, fânî birer şişe olurlar.
Elhâsıl: Cenâb‑ı Hak, sana verdiği kendi mülkünü, senden gâlî bir kıymetle satın alıyor. Yine senin için muhâfaza ediyor.
Ey beşer, bak! İki sadâ senin kulağına geliyor. Biri Kur'ân‑ı Hakîm’in sadâ-yı semâvîsidir. Der ki: “Sat, kârlısın.” اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ diyor. Diğeri, küffarın felsefe‑i medeniyesinin vesvesesidir ki; “Sen kendine mâliksin” der. Seni اِنْ هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَاdiyenlerden etmek ister. Bu münevver hüdâ ile, şu müzevver dehânın mâbeynlerindeki farkı gör. Tâ kör olmayasın.
وَمَنْ كَانَ ف۪ي هٰذِهِ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَب۪يلًا
اَللّٰهُمَّاِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالّ۪ينَاٰم۪ينَ