Kırk altı sene evvel tab'edilen
İki Mekteb‑i Musîbet’in Şehâdetnâmesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Mukaddime
Vaktâ ki hürriyet, dîvânelikle yâdolunurdu; zaîf istibdâd, tımarhâneyi bana mekteb eyledi. Vaktâ ki îtidâl, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrûtiyette şiddetli istibdâd, hapishâneyi mekteb eyledi.
Ey şu şehâdetnâmemi temâşâ eden zevât! Lütfen, rûh ve hayâlinizi, misâfireten, yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl‑i ihtilâlde olan cesed ve dimağına gönderiniz. Tâ tahtie ile hatâya düşmeyiniz!…
Otuzbir Mart Hâdisesinde Dîvân‑ı Harb-i Örfî’de dedim ki:
Ben talebeyim. Onun için herşeyi mîzan‑ı Şerîatla muvâzene ediyorum. Ben, milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhâkeme ediyorum.
Ben hapishâne denilen âlem‑i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet-i beşeriyenin gaddârâne hâllerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'-i benî beşere îrâd ettiğim bir nutuktur. Onun için,يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُ sırrınca, kabr‑i kalbden hakàik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin.
Âhirete kemâl‑i iştiyak ile müheyyâyım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garâib-perest, İstanbul’un acâib ve mehâsinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl-i hâhişle görmeyi arzu eder!… Ben de ma'raz-ı acâib ve garâib olan Âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdânen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azâb, azâb değil, benim için bir şândır!
Bu hükûmet, zaman‑ı istibdâdda akla husûmet ediyordu; şimdi de hayata adâvet ediyor… Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünûn! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem!‥
Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyân edeyim. Şimdi bu Dîvân‑ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu. Bidâyetlerde herkesten suâl olunduğu gibi, Dîvân-ı Harb’de bana da suâl ettiler:
– Sen de Şerîat istemişsin?
Dedim:
– Şerîatın bir hakikatine bin rûhum olsa fedâ etmeğe hazırım! Zîra Şerîat, sebeb‑i saâdet ve adâlet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!‥
Hem de dediler:
– İttihâd‑ı Muhammediye’ye (asm) dâhil misin?
Dedim:
– Maaliftihâr! En küçük efrâdındanım. Fakat, benim ta'rif ettiğim vechile… Ve o ittihâddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösterin!‥
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, meşrûtiyeti lekeden ve ehl‑i Şerîatı me'yûsiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünûndan ve hakikati evhâm ve şübheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim:
– Ey Paşalar, Zâbitler!
Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:
اِذًا مَحَاسِنِي اللَّات۪ي اَدَلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوب۪ي فَقُلْ ل۪ي كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yani; medâr‑ı iftiharım olan mehâsinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl i'tizar edeyim? Mütehayyirim!
Mukaddime olarak söylüyorum:
Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Şâyet isnâd olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere i'dâm olunsam, iki şehîd sevâbını kazanırım. Şâyet hapiste kalsam, böyle, hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddâr bir hükûmetin en rahat mevkii hapishâne olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatlerini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler. Şimdiki hafiyeler eskilerden beterdirler. Bunların sadâkatine nasıl i'timâd olunur? Adâlet onların sözlerine nasıl bina olunur? Hem de cerbeze ile insan, adâlet yaparken zulme düşüyor. Zîra insan kusursuz olmaz. Fakat uzun zamanda ve efrâd‑ı kesîre içinde ve tahallül-ü mehâsinle ta'dil olunan müteferrik kusurları, cerbeze ile cem'edip bir zaman-ı vâhidde bir şahs-ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedîd cezaya müstehak görür. Hâlbuki bu tarz, bir zulm-ü şedîddir.
Şimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerimin ta'dâdına:
Birinci Cinayet:
Geçen sene bidâyet‑i Hürriyette elli-altmış telgraf umum şark aşîretlerine Sadâret vâsıtasıyla çektim. Meâli şu idi:
“Meşrûtiyet ve kanun‑u esâsî işittiğiniz mes'ele ise; hakîki adâlet ve meşveret-i Şer'iyeden ibarettir. Hüsn-ü telâkki ediniz, muhâfazasına çalışınız. Zîra, dünyevî saâdetimiz meşrûtiyettedir. Ve istibdâddan herkesten ziyâde biz zarar-dîdeyiz.”
Her yerden bu telgrafın cevabı, müsbet ve güzel olarak geldi. Demek Vilâyât‑ı Şarkıyeyi tenbih ettim, gâfil bırakmadım. Tâ yeni bir istibdâd onların gafletinden istifade etmesin. “Neme lâzım” demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim!‥
İkinci Cinayet
Ayasofya’da, Bayezid’de, Fâtih’te, Süleymaniye’de umum ulemâ ve talebeye hitâben müteaddid nutuklar ile Şerîatın ve müsemmâ‑yı meşrûtiyetin münâsebet-i hakîkiyesini izâh ve teşrîh ettim. Ve mütehakkimâne istibdâdın, Şerîatla bir münâsebeti olmadığını beyân ettim. Şöyle ki:
سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sırrıyla, Şerîat âleme gelmiş; tâ istibdâdı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin.
Herhangi bir nutuk îrâd ettim ise; her bir kelimesine kimsenin bir i'tirâzı varsa, bürhân ile isbâta hazırım.
Ve dedim ki: Asıl, şerîatın meslek‑i hakîkisi, hakikat-i meşrûtiyet-i meşrûadır. Demek meşrûtiyeti, delâil-i şer'iye ile kabûl ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf-ı Şerîat telâkki etmedim. Ve Şerîatı rüşvet vermedim. Ve ulemâ ve şerîatı, Avrupa’nın zunûn-u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muâmelenizi gördüm!‥
Üçüncü Cinayet
İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, – hammal ve gâfil ve sâfdil olduklarından – bazı particiler onları iğfal ile Vilâyât‑ı Şarkıyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûrette meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:
İstibdâd, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve şerîattır. Pâdişah, Peygamberimizin emrine itâat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itâat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, pâdişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zarûret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, mârifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkîye sevkeden hakîki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zîra husûmette fenâlık var, husûmete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zîra, hikmet‑i hükûmeti bilmiyoruz‥
İşte o hammalların, Avusturya’ya karşı (benim gibi bütün Avrupa’ya karşı) boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin te'siri olmuştur. Pâdişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb‑i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm!
Dördüncü Cinayet
Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassub müsâadesiyle, şerîatı (Hâşâ ve kellâ) istibdâda müsâid zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzîb etmek için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde Şerîat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdâd tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmii’nde meb'ûsâna hitâben feryâd ettim ve söyledim ki:
Meşrûtiyeti, “meşrûiyet” ünvânı ile telâkki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdâd, pis eliyle o mübâreki ağrâzına siper etmekle lekedâr etmesin. Hürriyeti, âdâb‑ı Şerîatla takyid ediniz. Zîra câhil efrâd ve avâm-ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefîh ve itâatsiz olur. Adâlet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahîh ola.
Zîra, hakàik‑ı meşrûtiyetin sarâhaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihrâcı mümkün olduğunu da'vâ ettim.
Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemâya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim!‥
Beşinci Cinayet
Gazeteler, iki kıyâs‑ı fâsid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk-ı İslâmiye’yi sarstılar ve efkâr-ı umumiyeyi perîşan ettiler. Ben de gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim. Dedim ki:
Ey gazeteciler! Edîbler edebli olmalı; hem de Edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten, bî-tarafâne çıkmalı. Ve matbuât nizâmnâmesini, vicdânınızdaki hiss-i diyânet ve niyet-i hàlisa tanzim etmeli.
Hâlbuki, siz iki kıyâs‑ı fâsidle; yani: Taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve şahsî garazları ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zîra, elifbâ okumayan çocuğa felsefe-i tabîiye dersi verilmez. Ve erkeğe, tiyatrocu karı libâsı yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyatı, İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvâmın ihtilâfı, mekânların ve aktârın tehâlüfü; zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libâsı, ötekinin endâmına gelmez. Demek, Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlışlık, tatbik-i nazariyât ve muktezâ-yı hâli düşünmemekten çıkar.
Ben ki ümmî bir köylüyüm; böyle cerbezeli ve muğâlatalı ve ağrâzlı muharrirlere nasihat ettim, demek cinayet işledim!.
Altıncı Cinayet
Kaç defa büyük ictimâ'larda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avâm‑ı nâs siyasete karışmakla âsâyişi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni öğrenen köylü bir talebenin lisânına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim.
Ezcümle; Bayezid’de talebenin ictimâ'ında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferâh Tiyatrosundaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı.
Ben ki bedevî bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim hâlde işlerine karıştım. Demek, cinayet ettim!
Yedinci Cinayet
İşittim; İttihâd‑ı Muhammedî (asm) nâmıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş. Nihâyet derecede korktum ki; bu ism-i mübârekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydâna gelsin. Sonra işittim; bu ism-i mübâreki bazı mübârek zevât, – Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zâtlar – daha basit ve sırf ibâdete ve Sünnet-i Seniye’ye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyâsî cem'iyetten kat'-ı alâka ettiler. Siyasete karışmayacaklar.
Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsîs ve tahdid kabûl etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddid cem'iyete bir cihetle mensûbum; zîra maksadlarını bir gördüm. Kezâlik, o ism‑i mübâreke intisab ettim. Lâkin ta'rif ettiğim ve dâhil olduğum İttihâd-ı Muhammedî’nin (asm) ta'rifi budur ki:
• Şarktan garba, cenûbdan şimâle uzanan bir silsile‑i nurânî ile merbût bir dâiredir.
• Dâhil olanlar da bu zamanda üçyüz milyondan ziyâdedir.
• Bu ittihâdın cihetü'l‑vahdeti ve irtibatı, Tevhid-i İlâhîdir.
• Peymân ve yemîni, îmândır.
• Müntesibleri, “Kàlû Belâ”dan dâhil olan umum mü'minlerdir.
• Defter‑i esmâları da, Levh-i Mahfûz’dur.
• Bu ittihâdın nâşir‑i efkârı, umum Kütüb-ü İslâmiye’dir.
• Günlük gazeteleri de, İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef-i maksad eden umum dinî gazetelerdir.
• Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhânelerdir.
• Merkezi de, Haremeyn‑i Şerîfeyn’dir.
• Böyle cem'iyetin reisi, Fahr‑i Âlem’dir. (asm)
• Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücâhede, yani; Ahlâk‑ı Ahmediye (asm) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviye’yi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir.
• Bu ittihâdın nizâmnâmesi Sünnet‑i Nebeviye ve kanunnâmesi evâmir ve nevâhî-i Şer'iyedir.
• Ve kılınçları da, berâhin‑i kàtıadır. Zîra medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir! Taharrî-i hakikat, muhabbet iledir. Husûmet ise, vahşet ve taassuba karşı idi…
• Hedef ve maksadları da İ'lâ‑yı Kelimetullâhtır. Şerîat da; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler.
• Şimdiki maksadımız; o silsile‑i nurâniyeyi ihtizâza getirmekle, herkesi bir şevk u hâhiş-i vicdâniye ile tarîk-ı terakkîde kâbe-i kemâlâta sevketmektir. Zîra İ'lâ-yı Kelimetullâhın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir!
İşte ben bu ittihâdın efrâdındanım. Ve bu ittihâdın tezâhürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb‑i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim…
Elhâsıl; Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun İttihâd‑ı İslâm’daki fikrini kabûl ettim. Zîra, o Vilâyât-ı Şarkıyeyi îkaz etti, onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu mes'elede seleflerim; Şeyh Cemâleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve İttihâd-ı İslâm’ı hedef tutan Namık Kemâl ve Sultan Selim’dir ki, demiş:
İhtilâf ü tefrika endişesi,
Kûşe‑i kabrimde hattâ bî-karar eyler beni;
İttihâdken savlet‑i a'dâyı def'a çaremiz,
İttihâd etmezse millet, dâğdâr eyler beni…
Yavuz Sultan Selim
Ben zâhiren buna teşebbüs ettim; iki maksad‑ı azîm için:
Birincisi: O ismi tahdid ve tahsîsten halâs etmek ve umum mü'minlere şümûlünü ilân etmek… Tâ ki, tefrika düşmesin ve evhâm çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musîbet‑i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının tevhid ile önüne sed olmaktı. Vâ-esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref' oldu.
Ben ki, âdi bir adamım. Böyle meclis‑i meb'ûsân ve a'yân ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim!…
Sekizinci Cinayet
Ben işittim ki, askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise‑i müdhişesi hâtırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
Şimdi en mukaddes cem'iyet, ehl‑i îmân askerlerin cem'iyetidir. Umum mü'min ve fedâkâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîra; ittihâd, uhuvvet, itâat, muhabbet ve İ'lâ-yı Kelimetullâh, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır. Umum mü'min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır. Sâir cem'iyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir.
Amma İttihâd‑ı Muhammedî (asm) ki; umum mü'minlere şâmildir, cem'iyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli; gâziler, şehîdler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü'min ve fedâkâr asker – zâbit olsun, nefer olsun – hariç değil ki; tâ, intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cem'iyet-i hayriye, kendine İttihâd-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.
Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemânın vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim!‥
Dokuzuncu Cinayet
Mart’ın otuzbirinci günündeki dehşetli hareketi, iki‑üç dakika uzaktan temâşâ ettim. Müteaddid metâlibi işittim. Fakat, yedi renk sür'atle çevrilse yalnız beyaz göründüğü gibi; o ayrı ayrı matlablardaki fesâdâtı binden bire indiren ve avâmı anarşilikten kurtaran ve efrâd elinde kalan umum siyaseti, mu'cize gibi muhâfaza eden lafz-ı Şerîat yalnız göründü.
Anladım: İş fenâ; itâat muhtell, nasihat te'sirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avâm çok‥ bizim hemşehriler gâfil ve sâfdil; ben de şöhret‑i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim Bakırköy’üne gittim. Tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim.
Eğer zerre mikdar dahlim olsa idi – zâten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu – bu işte pek büyük görünecektim. Belki, Ayestefanos’a kadar tek başıma olsun, Hareket Ordusuna mukàbele ederek isbât‑ı vücûd edecektim. Merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedîhî olurdu, tahkîke lüzum kalmazdı.
İkinci günde bir ukde‑i hayatımız olan itâat-i askeriyeden suâl ettim, dediler ki:
– Askerlerin zâbitleri, asker kıyafetine girmiş. İtâat çok bozulmamış.
Tekrar suâl ettim:
– Kaç zâbit vurulmuş?
Beni aldattılar, dediler:
– Yalnız dört tane. Onlar da müstebid imişler. Hem Şerîatın âdâb ve hududu icra olunacak.
Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyâmı meşrû gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zîra en mukaddes maksadım, şerîatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat, itâat‑i askeriyeye halel geldiğinden, nihâyet derecede me'yûs ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitâben neşrettim ki:
“Ey Askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine zulüm ediyorlarsa, siz o itâatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon Nüfûs‑u İslâmiye’nin haklarına bir nev'i zulmediyorsunuz. Zîra umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saâdet ve bayrak-ı Tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itâatiniz ile kàimdir.
Hem de Şerîat istiyorsunuz; fakat itâatsizlikle şerîata muhâlefet ediyorsunuz!”
Ben onların hareketini ve şecâatlerini okşadım. Zîra, efkâr‑ı umumiyenin yalancı tercümânı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşrû göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece te'sir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.
Ben ki, bilfiil tımarhâneyi ziyaret etmiş bir adamım. “Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün” demediğimden cinayet ettim!
Onuncu Cinayet
Harbiye Nezâreti’ndeki askerler içine Cuma günü ulemâ ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itâate getirdim. Nasihatlerim te'sirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sûreti:
“Ey asâkir‑i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saâdeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itâatinize vâbestedir. Sizin zâbitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itâatsizlikle üçyüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zîra, bu itâatsizlikle uhuvvet-i İslâmiye’yi tehlikeye atıyorsunuz.
Biliniz ki; asker ocağı, cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itâatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferâtı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şâhiddir. Siz şerîat dersiniz, hâlbuki şerîata muhâlefet ediyorsunuz ve lekedâr ediyorsunuz.
Şerîatla, Kur'ân ile, Hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sâbittir ki; sağlam dindar, hak‑perest ulü'l-emre itâat farzdır. Sizin ulü'l-emriniz üstadınız, zâbitlerinizdir. Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabib bir cihette günahkâr olsalar, tıb ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik; münevverü'l-efkâr ve fenn-i harbe âşinâ, mektebli, hamiyetli, mü'min zâbitlerinizin bir cüz'î nâmeşrû hareketi için itâatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz!
Zîra, itâatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfûsun hakkına bir nev'i tecâvüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak‑ı Tevhid-i İlâhî, sizin yed-i şecâatinizdedir. O yed’in kuvveti de, itâat ve intizamdır. Zîra bin muntazam ve mutî' asker, yüzbin başıbozuğa mukâbildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında, otuz milyon nüfûsun vücûda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâbları siz itâatinizle, kan dökmeden yaptınız.
Bunu da söylüyorum ki; hamiyetli ve münevverü'l‑fikir bir zâbiti zâyi' etmek, manevî kuvvetinizi zâyi' etmektir. Zîra şimdi hüküm-fermâ, şecâat-i îmâniye ve akliye ve fenniyedir. Bazen bir münevverü'l-fikir, yüze mukâbildir. Ecnebîler size bu şecâatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecâat-i fıtriye kâfî değil!…
Elhâsıl: Fahr‑i Âlem’in fermânını size tebliğ ediyorum ki; itâat farzdır, zâbitinize isyan etmeyiniz!
Yaşasın askerler!. Yaşasın meşrûta‑i meşrûa!‥”
Demek ki ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri derûhde ettiğimden cinayet ettim!‥
Onbirinci Cinayet
Ben, Vilâyât‑ı Şarkıyede aşîretlerin hâl-i perîşaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saâdetimiz, bir cihetle fünûn-u cedîde-i medeniye ile olacak. O fünûnun da gayr-ı müteaffin bir mecrâsı ulemâ ve bir menba'ı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ, ulemâ-i din, fünûn ile ünsiyet peydâ etsin. Zîra, o vilâyâtta yarı bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarı, ulemâ elindedir. Ve o sâik ile Dersaâdet’e geldim.
Saâdet tevehhümü ile o vakitte – şimdi münkasım olmuş, şiddetlenmiş olan – istibdâdlar, merhum Sultan‑ı mahlû'a isnâd edildiği hâlde; onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsân-ı şâhânesini kabûl etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatâm, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle, hayır oldu. Aklımı fedâ ettim, hürriyetimi terketmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terkettim.
Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr‑i maârifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserîsi bunu bilir.
Ben ki bir hammalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr‑ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan Vilâyât-ı Şarkıyenin yüksek dağlarını terketmekle millet için tımarhâneye, tevkîfhâneye ve meşrûtiyet zamanında işkenceli hapishâneye düşmeme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle, büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim!
Yarı Cinayet
Şöyle ki: Dâire‑i İslâm’ın merkezi ve râbıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sâbık ictimâî kusurâtını derk ile nedâmet ederek kabûl-ü nasihate isti'dâd kesbetmiş zannıyla ve “Aslah tarîk musâlahadır” mülâhazasıyla; şimdiki en çok ağrâz ve infiâlâta mebde' ve tohum olan bu vukû'a gelen şiddet sûretini, daha ahsen sûrette düşündüğümden merhum Sultan-ı sâbık’a ceride lisânıyla söyledim ki:
“Münhasif Yıldız’ı dâru'l‑fünûn et; tâ Süreyyâ kadar àlî olsun! Ve oraya seyyahlar, zebâniler yerine, ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir; tâ Cennet gibi olsun! Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini; milletin baş hastalığı olan cehâletini tedâvi için, büyük dinî dâru'l-fünûnlara sarf ile millete iâde et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine i'timâd et! Zîra, senin şâhâne idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terketmeden evvel sen dünyayı terket. Zekâtü'l-ömrü, Ömer-i Sânî yolunda sarf eyle!‥”
Şimdi muvâzene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya dâru'l‑fünûn olmalı… ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulemâ tedrîs etmeli… ve gasbedilmiş olmalı veyâhut hediye edilmiş olmalı… hangisi daha iyidir?‥ İnsaf sâhibleri hükmetsin.
Ben ki bir gedâyım, bir büyük pâdişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.
Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi.
Yazık! Eyvâhlar olsun! Saâdetimiz olan meşrûtiyet‑i meşrûa, bir menba'-ı hayat-ı ictimâiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maârif-i cedîdeye, millet nihâyet derecede müştâk ve susamış olduğu hâlde, bu hâdisede ifrat-perver olanlar meşrûtiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât-ı lâübâliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf sed çektiler. Bu seddi çekenler, ref' etmelidirler. Vatan nâmına ricâ olunur.
Ey Paşalar, Zâbitler! Bu onbir buçuk cinayetin şâhidleri binlerle adamdır. Belki, bazılarına İstanbul’un yarısı şâhiddir. Bu onbir buçuk cinayetin cezasına rızâ ile beraber onbir buçuk suâlime de cevab isterim. İşte bu seyyiâtıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:
Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağrâzlar ve tarafdârlıklar hissini uyandıran ve sebeb‑i tefrika olan ırkçılık, cem'iyât-ı akvâmiye teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrûtiyet ve mânâsı istibdâd olan ve İttihâd ve Terakkî ismini de lekedâr eden buradaki şûbe-i müstebidâneye muhâlefet ettim.
Herkesin bir fikri var. İşte sulh‑u umumî, aff-ı umumî ve ref'-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, biri, bir imtiyaz ile başkasına haşerât nazarıyla bakmakla nifâk çıkmasın.
Fahr olmasın, derim: Biz ki hakîki Müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zîra biliyoruz ki:اِنَّمَا الْح۪يلَةُ ف۪ي تَرْكِ الْحِيَلِ fakat, meşrû, hakîki meşrûtiyetin müsemmâsına ahd ü peymân ettiğimden, istibdâd ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libâsı giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım!
Fikrimce meşrûtiyetin düşmanı; meşrûtiyeti gaddâr, çirkin ve hilâf‑ı Şerîat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esmâ ile hakàik tebeddül etmez.”
En büyük hatâ, insan, kendini hatâsız zannetmek olduğundan, hatâmı itiraf ederim ki; nâsın nasihatini kabûl etmeden nâsa nasihati kabûl ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan emr‑i bilma'rufu te'sirsiz etmekle tenzîl ettim.
Hem de tecrübe ile sâbittir ki; ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazen o kusur işlenmemiş başka kusurun sûretinde kendini gösterir. O adam masûm iken cezaya müstehak olur. Allah musîbet verir, hapse atar, adâlet eder. Fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
Ey ulü'l‑emir! Bir haysiyetim vardı; onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim, kırdınız. Kendi kendine olmuş istemediğim bir şöhret-i kâzibem vardı; onunla avâma nasihati te'sir ettiriyordum, maalmemnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaîfem var. Kahrolayım, eğer i'dâma esirgersem! Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem! Sûreten mahkûmiyetim, vicdânen mahkûmiyetinizi intac edecektir! Bu hâl bana zarar değil, belki şândır!
Fakat millete zarar ettiniz. Zîra nasihatimdeki te'siri kırdınız. Sâniyen: Kendinize zarardır. Zîra, hasmınızın elinde bir hüccet‑i kàtıa olurum. Beni mehenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i hàlisa dediğiniz adamlar böyle mehenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır?
Eğer meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise ve hilâf‑ı Şerîat hareket ise;فَلْيَشْهَدِ الثَّقَلَانِ اَنّ۪ي مُرْتَجِعٌ Zîra yalanlarla ittihâd yalandır. Ve ifsadât üzerine müesses olan ism‑i meşrûtiyet fâsiddir. Müsemmâ-yı meşrûtiyet; “hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık” üzerine bekà bulacaktır.
Maatteessüf bunu kemâl‑i telâş ve teessüfle ihtar ediyorum ki: Meselâ bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilim kendini fesâd ve fenâlıktan men'etmiş iken, dâima onun sıfat-ı tehevvüründen vücûda gelen fesâd ve fenâlığın zikri vaktinde, onu âlimlikle yâdetmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ilme husûmet ve adâveti îmâ eder. Kezâlik şerîat-ı mutahharanın ve İttihâd-ı Muhammedî’nin ism-i mukaddesi ki; fırkaların ağrâz-ı şahsiye ve hilâf-ı Şerîat ile ektikleri tohum-u fesâdı, bir milyon fişenk havaya atıldığı ve umum siyaset ve âsâyiş efrâd elinde kaldığı ve ortalık anarşist gibi olduğu hâlde, o müdhiş fırtına mu'cize-i şerîatla kansız, hafif geçtiği hâlde, o mübârek nâm ile, o müdhiş fesâdı binden bir dereceye indirmekle beraber; dâima o ismi garaz sâhiblerine siper göstermek, pek büyük ve tehlikeli bir noktaya, belki ukde-i hayatiyeye ilişmektir ki; dehşetinden her bir vicdân-ı selîm titriyor, dâğdâr-ı teessüf oluyor.
Süreyyâ’yı süpürge yapmağa, üfürmekle Şems’i söndürmeğe ihtimal veren; belâhetini ilân eder. Meselâ; Ağrı Dağı ile Sübhân Dağı, ikisini tartacak dehşetli bir terâzinin birer kefesine konulsalar ve cevv‑i semâda Zühal’de duran bir melek de o terâzinin ucunu tutsa, Ağrı Dağı üzerine bir dirhem ilâve olunsa; Sübhân Dağı âsumâna, Ağrı Dağı zemine geldiğini görenlerden fikri kısa olanlar, kıymet ve sıkleti, tamamen o ilâveye verecekler.
İşte haysiyet‑i askeriye ve hamiyet-i İslâmiye ve şerîat-ı Muhammediye, o cesîm dağlara benzer. Esbâb-ı hariciye, bir dirhem kıymetindedir. Bu kıymetsiz esbâbı esâs tutmak, insaniyetin ve İslâmiyetin kıymetini bilmemek ve tenzîl etmektir.
Hakkın hatırını kırmayacağım, hakikati söyleyeceğim. Zîra hakkın hatırı àlîdir; hiçbir hatıra fedâ edilmez. Kimin hatırı kırılırsa kırılsın; yalnız hak sağ olsun. Şöyle ki:
“Otuzbir Mart Hâdisesi” denilen o sâika ve müdhiş fırtına, esbâb‑ı adîde tahtında öyle bir istibdâd-ı tabîiyi müheyyâ etmişti ki; neticesi herc ü merc olduğu hâlde, min-indillâh, ehl-i kıyâmın lisânına dâima mu'cizesini gösteren ism-i Şerîat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden Nisan’ın nısfından sonraki gazeteleri indallâh mahkûm ediyor. Zîra, o hâdiseye sebebiyet veren yedi mes'ele ve onunla beraber yedi hâl nazar-ı mütâlaaya alınsa, hakikat tezâhür eder. Onlar da bunlardır:
1. Yüzde doksanı İttihâd ve Terakkî’nin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdâdı aleyhinde bir hareket idi.
2. Fırkaların meydân‑ı münâkaşâtı olan vükelâyı tebdil idi.
3. Sultan‑ı mazlumu sukùt-u musammemden kurtarmaktı.
4. Hissiyat‑ı askeriyenin ve âdâb-ı dindarânelerinin muhâlif telkinâtının önüne sed olmaktı.
5. Pek çok büyütülen Hasan Fehmi Bey’in kàtilini meydâna çıkarmaktı.
6. Kadro haricine çıkanları ve alay zâbitlerini mağdûr etmemekti.
7. Hürriyeti, sefâhete şümûlünü men' ve âdâb‑ı Şerîatla tahdid ve avâmın siyaset-i Şer'î bildikleri yalnız kısâs ve kat'-ı yed haddini icra idi.
Fakat zemin bataklık ve dâm (tuzak) ve plân serilmişti. Mukaddes olan itâat‑i askeriye fedâ edildi. Üssü'l-esâs esbâb, fırkaların tarafdârâne ve garazkârâne münâkaşâtı ve gazetelerin belâğat yerine mübâlağat ve yalan ve ifrat-perverâne keşmekeşleri idi. Bu metâlib-i seb'ada; nasıl ki yedi renk çevrilse yalnız beyaz görünür. Bunda da yalnız ziyâ-yı Şerîat-ı beyzâ tecellî etti. Fesâdın önüne sed çekti.
Elhâsıl: Sekiz dokuz ayda gazetelerin heyecan verici neşriyatıyla ve fırkaların cem'iyetlere fedâi yazmakla ve inkılâbı vücûda getiren zevâtın tahakkümâtıyla ve itâat‑i askeriyeye münâfî olan hürriyet-i mutlaka efrâda sirâyetle ve âdâb-ı diniyeye muhâlif zannettikleri şeyleri bazı dikkatsizlerin efrâda telkinâtıyla ve itâat bozulduktan sonra müstebidler, câhil müteassıblar, dinde hassas, muhâkeme-i akliyede noksan olanlar iyilik zannı ile o bataklık zeminde tohum ekmeğe başlamasıyla ve devletin umum siyaseti câhil efrâdın elinde kalmakla ve bir milyona yakın fişenk havaya atılmakla ve dâhil ve hariç müddeîler parmak vurmakla ortalık anarşistlik hâline girdiğinden bu hâdisenin isti'dâd-ı tabîisi, herc ü merc ve müdâhale-i ecnebî iken; min-indillâh ism-i şerîat, o müteaddid sebeblerden çıkan ervâh-ı habîse ve münteşireyi yuvalarına ircâ ile on üç asırdan sonra bir mu'cize daha gösterdi.
Hem geçen inkılâb‑ı azîmde ordu ve ulemânın “Meşrûtiyet, şerîata müsteniddir.” diye yükselen sadâsı, umum ehl-i İslâm’ın vicdânlarını manyetizmalandırdı. O inkılâb, inkılâbların kaide-i tabîiyesini hark ile, şerîatın te'sir-i mu'cizânesini gösterdi. Ve dâima da gösterecektir.
Nisan’ın nısf‑ı âhirinde çıkan gazetelerin esâs-ı fikirlerine mu'terizim. Şöyle ki:
Hayat onun yoluna fedâ edilen ve hayattan bin derece daha yüksek olan haysiyet ve itâat‑i askeriyeyi, – hayata fedâ edilen ve ehl-i vicdân nazarında gayet hasîs olan âmâl-i nâmeşrûaya – fedâ etmeğe ihtimal verdiler. Hem de hakàik ve ahvâl onun câzibesine tâbi ve o merkeze merbût olan şems-i şerîat, saltanata veya hilâfete veya başka siyasete tâbi ve âlet tevehhümüyle, bir şems-i münîri, münkesif bir yıldıza peyk ve câzibesine tâbi i'tikàd etmek gibi göstermekle tarîk-ı dalâlete sülûk ettiler.
Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkîmiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkîsiyle ve hakàik‑ı Şerîatın tecellîsiyledir. Yoksa, “Yürüyüşünü terketti, başkasının da yürüyüşünü öğrenmedi” olan darb-ı mesele mâsadak olacağız.
Evet, hem şân ü şeref‑i millet-i İslâmiye, hem sevâb-ı Âhiret, hem hamiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslâmiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız…
Ey Paşalar, Zâbitler! Cinayetlerime ceza ve şimdi suâllerime de cevab isterim.
İslâmiyet ise, insaniyet‑i kübrâ‥ ve Şerîat ise, medeniyet-i fuzlâ (en faziletli medeniyet) olduğundan; Âlem-i İslâmiyet, medine-i fâzıla-i Eflâtuniye olmağa sezâdır.
Birinci suâl: Gazetelerin aldatmalarıyla meşrû bilerek buradaki görenek ve âdâta binâen cereyan‑ı umumîye kapılan sâfdillerin cezası nedir?
İkinci suâl: Bir insan yılan sûretine girse, yâhut bir velî haydut kıyafetine girse veyâhut meşrûtiyet, istibdâd şekline girse; ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki, hakikaten onlar yılandırlar, haydutturlar ve istibdâddırlar!
Üçüncü suâl: Acaba müstebid yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddid şahıslar müstebid olmaz mı? Bence, kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdâd münkasım olmuş olur ve komitecilikle tam şiddetlenir.
Dördüncü suâl: Bir masûmu i'dâm etmek mi, yoksa on cânîyi affetmek mi daha zarardır?
Beşinci suâl: Maddî tazyîkler, ehl‑i meslek ve fikre galebe etmediği gibi daha ziyâde nifâk ve tefrika vermez mi?
Altıncı suâl: Bir mâden‑i hayat-ı ictimâiyemiz olan ittihâd-ı millet, ref'-i imtiyazdan başka ne ile olur?
Yedinci suâl: Müsâvâtı ihlâl ve yalnız bazılara tahsîs ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek; zâhiren adâlet iken, bir cihette acaba müsâvâtsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı? Hem de tebrie ve tahliye ile masûmiyetleri tebeyyün eden ekser‑i mahbusînin, belki yüzde sekseni masûm iken; acaba ekseriyet nokta-i nazarında bu hâl hüküm-fermâ olsa, garaz ve fikr-i intikam olmaz mı? Dîvân-ı Harb’e diyeceğim yok, ihbar edenler düşünsünler!
Sekizinci suâl: Bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nokta‑i asabiyesine dâima dokundura dokundura zorla herkesi meşrûtiyete muhâlif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism-i meşrûtiyet altında olan muannid istibdâda ilişmiş ise, acaba kabahat kimdedir?
Dokuzuncu suâl: Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibaha etse, sonra da zâyiât vukû' bulsa, kabahat kimdedir?
Onuncu suâl: Fikir ve söz hürriyeti verilse, sonra da muâheze olunsa; acaba bîçâre milleti ateşe atmak için bir plân olmaz mı? Böyle olmasa idi, başka bahâneyle mevki‑i tatbika konulacağı hayâle gelmez mi idi?
Onbirinci suâl: Herkes meşrûtiyete yemîn ediyor. Hâlbuki ya müsemmâ‑yı meşrûtiyete kendi muhâlif veya muhâlefet edenlere karşı sükût etse, acaba keffâret-i yemîn vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz mı? Ve masûm olan efkâr-ı umumiye; yalancı, bunak ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı?
Elhâsıl; Şedîd bir istibdâd ve tahakküm, cehâlet cihetiyle şimdi hüküm‑fermâdır. Güyâ istibdâd ve hafiyelik tenâsüh etmiş. Ve maksad da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdâdı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!
Yarım suâl: Nâzik ve zaîf bir vücûd ki, sivrisineklerin ve arıların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telâş ve zahmetle onları def'e çalışırken biri çıksa, dese ki: “Maksadı, sivrisinekleri, arıları def'etmek değil‥ belki büyük arslanı îkaz edip kendine musallat etmek ister.” Acaba böyle demekle hangi ahmağı kandıracaktır?
Suâlin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur!
Ey Paşalar, Zâbitler! Bütün kuvvetimle derim ki:
Gazetelerde neşrettiğim umum makàlâtımdaki umum hakàikta nihâyet derecede musırrım. Şâyet zaman‑ı mâzi cânibinden Asr-ı Saâdet mahkemesinden adâletnâme-i Şerîatla dâvet olunsam, neşrettiğim hakàikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa o zamanın ilcaâtının modasına göre bir libâs giydireceğim.
Şâyet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidât‑ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnâmesiyle celb olunsam, yine bu hakikatleri tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.
Demek, “Hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır.” اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ
Millet uyanmış; muğâlata ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telâkki olunan hayâlin ömrü kısadır. Feverân eden efkâr‑ı umumiye ile o aldatmalar ve muğâlatalar dağılacak ve hakikat meydâna çıkacaktır inşâallâh.
پَسْ كُنَمْ چُونْ زِيرَكَانْرَا اِينْ بَسْ اَسْت ❋ بَانْگِ دِهْ كَرْدَمْ اَگَرْ دَرْ دِهْ كَسْ اَسْت
Sizin işkenceli hapishânenizin hâli: Zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahbusîn mütevahhiş, gazeteler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazîn, vicdânlar müteessir ve me'yûs; bidâyet‑i hâlde memurlar şemâtetli, nöbetçiler müz'ic olmakla beraber; vicdânım beni tâzib etmediği için o hâl bana eğlence gibi idi. Musîbetlerin tenevvü'ü mûsikînin nağmelerinin tenevvü'ü gibi bana geliyordu.
Hem de, geçen sene tımarhânede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmâm ettim. Musîbet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın rûhâni lezzeti olan hüzn‑ü masûmâne ve mazlumâneden, “zaîfe şefkat ve gadre şiddet-i nefret” dersini aldım.
Ümîdim kavîdir ki; çok masûmların kalblerinden harâret‑i hüzünle tebahhur eden “ay! vay!” ve “âh!” lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir. Ve Âlem-i İslâmdaki yeni yeni İslâm Devletlerinin teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.
Eğer medeniyet, böyle haysiyet kırıcı tecâvüzlere ve nifâk verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına muğâlatalara ve diyânette lâübâlîcesine hareketlere müsâid bir zemin ise herkes şâhid olsun ki; o saâdet‑saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağrâza bedel, Vilâyât-ı Şarkıyenin hürriyet-i mutlakanın meydânı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zîra bu mimsiz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, Şarkî Anadolu’nun dağlarında tam mânâsıyla hüküm-fermâdır.
Bildiğime göre, edîbler edebli olurlar. Edebsiz bazı gazeteleri, nâşir‑i ağrâz görüyorum. Eğer edeb böyle ise ve efkâr-ı umumiye böyle karmakarışık olsa, şâhid olunuz ki böyle edebiyâttan vazgeçtim; bunda da dâhil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında, yani Bâşit başındaki ecrâm ve elvâh-ı âlemi, gazetelere bedel mütâlaa edeceğim.
Muarradır fezâ‑yı feyzimiz şeyn-i temennâdan,
Bize dâd‑ı ezeldir, zîrden bâlâdan istiğnâ.
Çekildik neşve‑i ümîdden, tûl-i emellerden;
Öyle mecnûnuz ki, ettik vuslat‑ı Leylâdan istiğnâ…
وَلَوْ لَا تَكَالٖيفُ الْعُلٰى وَمَقَاصِدُ عَوَالٍ وَاَعْقَابُ الْاَحَادٖيثِ فٖى غَدٍ
لَاعْطَيْتُ نَفْسٖى فِى التَّخَلّٖى مُرَادَهَا وَذَاكَ مُرَادٖى مُذْ نَشَئْتُ وَمَقْصَدٖى
وَاَكْتُمُ اَشْيَاءً وَلَوْ شِئْتُ قُلْتُهَا وَلَوْ قُلْتُهَا لَمْ اُبْقِ لِلصُّلْحِ مَوْضِعًا
Tenbih
Medeniyetten istifâm, sizi düşündürecek. Evet böyle istibdâd ve sefâhete ve zilletle memzûc medeniyete bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhâsı fakir ve sefîh ve ahlâksız eder. Fakat hakîki medeniyet, nev'‑i insanın terakkî ve tekemmülüne ve mâhiyet-i nev'iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.
Hem de mânâ‑yı meşrûtiyete, ibtilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’nın ve Âlem-i İslâm’ın istikbâlde terakkîsinin birinci kapısı meşrûtiyet-i meşrûa ve şerîat dâiresindeki hürriyettir. Ve tâli' ve taht ve baht-ı İslâm’ın anahtarı da meşrûtiyetteki şûrâdır. Zîra; şimdiye kadar üçyüz yetmiş milyon İslâm ecânibin istibdâd-ı manevîsi altında eziliyordu. Şimdi Hâkimiyet-i İslâmiye, âlemde, bâhusus bundan sonra Asya’da hüküm-fermâ olduğu hâlde her bir ferd-i Müslüman hâkimiyetin bir cüz'-ü hakîkisine mâlik olur. Ve hürriyet üçyüz yetmiş milyon İslâmı esâretten halâs etmeğe bir çare-i yegânedir. Farz-ı muhâl olarak; burada yirmi milyon nüfûs, te'sis-i hürriyette çok zarar-dîde olsalar da fedâ olsunlar. Yirmiyi verir, üçyüzü alırız. Yazık!‥ Eyvâhlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. Su gibi memzûc olmamışlar. İnşâallâh elektrik-i hakàik-ı İslâmiyetle imtizaç ederek, ziyâ-yı maârif-i İslâmiye harâretiyle kuvvet tevlîd ederek bir mizâc-ı mu'tedile-i adâlet vücûda gelecektir.
Yaşasın meşrûtiyet‑i meşrûa!‥ Sağ olsun hakikat-i Şerîat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!‥
İstibdâdın Garîbü'z‑zamanıMeşrûtiyetin Bediüzzaman’ıŞimdikinin de Bid'atü'z‑zamanıSaid Nursî
Hâtime
Vatandaşlarıma ve kardeşlerime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis nâtamam kalır.
Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa sahrâ‑yı vahşette yatmakla, gaflet sizi yağma edecektir.
Hikmet denilen makine‑i âlemin nizâmı ve telgraf hattı gibi umum âleme uzanan ve dal budak salan kanun-u nurâni-yi İlâhiye’nin müessisi olan Hikmet-i İlâhiye, ufk-u ezelden kaderin parmağını kaldırmış, size emrediyor ki: Tefrika ile müteferrik su gibi, katre katre zâyi' olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle yani; İslâmiyet milliyeti ile tevhid ve mezc ederek zerrâtın câzibe-i cüz'iyeleri gibi bir câzibe-i umumî-i vatanî teşkil ile kitle-i azîmi, küre gibi tedvîr ederek şems-i şevket-i İslâmiye’nin Cemâhîr-i Müttefika-i İslâmiye’nin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi câzibesine ittibâ' ile muvâzene ve âheng-i umumiyeyi muhâfaza ediniz.
Hem de hürriyet‑i şer'iye denilen yüksek bir hakikat-i ictimâiye, Sübhân ve Ağrı Dağları gibi istikbâlin cibâl-i şâhikasının tepesinde ayağa kalkmış ve esâret-i nefs altına girmeyi yasak etmiş ve gayra tecâvüzü tecviz etmeyerek şerîata istinâd etmiş olan sultan-ı hürriyet, yüksek sadâ ile sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gâfil ve müteferrik insanlara fen, san'at silâhıyla “cehâlet ve fakra hücum ediniz” emrini veriyor!
Hem de ihtiyaç denilen medeniyetin pederi ve terakkiyâtın müessisi olan üstad‑ı ihtiyaç, sillesini kaldırmış, size hükmediyor ki; ya, hayat-ı hürriyetinizi bu sahrâ-yı vahşette yağmacılara vereceksiniz veyâhut meydân-ı medeniyette fen ve san'at balonuna, şimendiferine binerek istikbâli istikbâl ve ecnebî ellerine geçen o emvâl-i müttefikayı istirdad ederek Kâbe-i kemâlâta koşacaksınız.
Hem de İslâmiyet milliyeti denilen mâzi derelerinde ve hâl sahrâlarında ve istikbâl dağlarında hayme‑nişîn olan ve Salâhaddin-i Eyyûbî ve Celâleddin-i Harzemşâh ve Sultan Selim ve Barbaros Hayreddin ve Rüstem-i Zâl gibi ecdâdlarınızdan emsâlleri gibi dâhî kahramanlar ile bir çadırda oturan bir aile gibi herkesi başkasının haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve hayat-ı ulviyenin enmûzeci olan İslâmiyet milliyeti size emr-i kat'î ile emrediyor ki: Tâ her biriniz umum İslâmın ma'kes-i hayatı ve hâmî-i saâdeti ve umum millet-i İslâm’ın ferdî bir misâl-i müşahhası olunuz. Zîra maksadın büyümesiyle himmet de büyür. Ve hamiyet-i İslâmiye’nin galeyânı ile ahlâk da tekemmül ve teâlî eder.
Hem de meşrûtiyet‑i meşrûa denilen dünyada beşer saâdetinin bir sebebi ve hâkimiyet-i milliyeyi te'min ile makine-i hayatın buharı olan hürriyetteki irâde-i cüz'iyeyi, istibdâd ve tahakkümün belâsından kurtaran meşveret-i şer'iyenin mâyesiyle mayalandıran meşrûtiyet-i meşrûa, sizi herkes gibi imtihana dâvet ediyor ki; sinn-i rüşde bülûğunuzu ve vasîye adem-i ihtiyacınızı görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Mevcûdiyetinizi ittihâdla gösteriniz ve hamiyet-i diniye-i millî ile fikir ve vicdân-ı şahsiyenizi, milletin kalb ve akl-ı müştereki gibi gösteriniz. Yoksa sıfır çekecek ve şehâdetnâme-i hürriyeti elinize vermeyecektir.
Evet mâzinin sahrâlarında keşmekeşliğinize sebebiyet veren her birinizdeki meylü'l‑ağalık ve fikr-i hod-serâne ve enâniyet, şimdi istikbâlin saâdet-saray-ı medeniyetinde fikr-i icâda ve teşebbüs-ü şahsiyeye ve fikr-i hürriyete inkılâb edecektir, inşâallâh…
Hattâ diyebilirim ki: Ey Şark vilâyetlerindeki vatandaşlarım… Başkalarının sükûtî medreselerine nisbeten, sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis‑i meb'ûsân-ı ilmiyeyi gösteriyor.
Hem Şâfiî olduğunuzdan ve imâm arkasında kırâat‑ı Fâtiha ile semâvî ve rûhâni vızıltılarınız sizi mezheben ve medreseten ve fıtraten وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى’nın başka bir ünvânı olan teşebbüs‑ü şahsiyeye teşvik ediyor.
Hem de her bir kemâlin müessis ve hâmîsi olan cesâret ve nâmus‑u millet-i İslâmiye sizlere emrediyor ki: Nasıl ki şimdiye kadar dimağdan kalbe mecrâ açmakla, aklı kuvvete mezc ederek maârifinizi kılınçlarınızın hutût-u cevherinden öğrenmekle şecâat-i maddiyede terakkî ettiniz. Şimdi ise kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti aklın imdâdına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz. Tâ ki şecâat-i akliye-i medeniyet meydânında, nâmus-u millet-i İslâmiye pâyimal olmasın. Kılınçlarınızı, fen ve san'at ve tesânüd-ü Hikmet-i Kur'âniye cevherinden yapmalısınız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يBediüzzamanSaid Nursî