Hürriyete Hitâb
Ey hürriyet‑i Şer'î! Öyle müdhiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun ki; benim gibi bir bedevîyi tabakàt-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindân-ı esârette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşîr ediyorum. Eğer aynü'l-hayat Şerîatı menba'-ı hayat yapsan ve o Cennet’te neşv ü nemâ bulsan, bu millet-i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse ve ağrâz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedâr etmezse…
اَلْعَظَمَةُ لِلّٰهِ وَالْمِنَّةُ لَهُ ki; bizi kabr‑i vahşet ve istibdâddan ihrac ve cennet-i ittihâd ve muhabbet-i milliyeye dâvet etti.
Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet ve ne güzel bir haşir ki; وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِhakikatinin küçük bir misâlini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfûn olan medeniyet‑i kadîme hayata başlamış; menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdâdı arzu edenler يَا لَيْتَن۪ي كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar.
Yeni Hükûmet‑i Meşrûtamız mu'cize gibi doğduğu için inşâallâh bir seneye kadarنُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيًّا sırrına mazhar olacağız.
Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazan‑ı sükûtun sevâbıdır ki; azâbsız Cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milliyenin berâat-ı istihlâli olan kanun-u şer'î, hàzin-i Cennet gibi bizi duhûle dâvet ediyor.
Ey mazlum ihvân‑ı vatan! Gidelim dâhil olalım!
Birinci kapısı, şerîat dâiresinde ittihâd‑ı kulûb;
İkincisi, muhabbet‑i milliye,
Üçüncüsü, maârif,
Dördüncüsü, sa'y‑i insanî,
Beşincisi, terk‑i sefâhettir.
Ötekilerini sizin zihninize havâle ediyorum… Zîra dâvete icâbet vâcibdir.
Bu inkılâb‑ı azîmin fâtihası mu'cize gibi başladığı için bir fâl-i hayırdır ki, hâtimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki:
Bu inkılâb, fikr‑i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve isti'dâd-ı terakkîye karşı sedleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-i mevtten tahlîs ve bu millet-i mazlumede cevâhir-i insaniyeti izhâr ve âzâde olarak kâbe-i kemâlâta doğru gönderdiği gibi, hâtimesi de yani otuz sene kadar rengârenk sefâhet ve isrâfât ve hevesât ve lezâiz-i nâmeşrûa gibi seyyiât-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, hükûmet-i müstebide gibi inkırâza sevkeden umûrlar maddeten zararını ihsâs edeceğinden o muzlim ve kesif olan sehâb, arzu-yu umumî ile münkeşif olduğundan, şems-i şerîat ve ma'kesi olan kamer-i medeniyet berrak ve sâf ve esâsâtta Asya’yı ve Rumeli’ni tenvir ve mutazammın olduğu isti'dâd-ı kemâlin tohumları hürriyetin yağmuru ile neşv ü nemâ bularak rengârenk elvân ile tezyîn edeceğini bu fâl-i hayır bize müjde veriyor.
Bir mu'cize‑i Peygamberîdir (asm) ve bu millet-i mazlumeye bir inâyet-i İlâhîdir ve cem'iyet-i milliyenin niyet-i hàlisânesinin bir kerâmetidir ki; bu mâden-i saâdet ve hürriyet olan şerîat dâiresindeki ittihâd-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccânen girdi. Milel-i sâire milyonlarla cevâhir-i nüfûs fedâ etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyat ve âmâl ve müyûlât-ı àliye-i milliyemizi ve ahlâk-ı hasene-i İslâmiyemizi bu küre-i arz denilen (cezbe tutmuş mevlevî gibi) meczûb cevvâlin sımahında tanîn-endâz ve umum milleti sürûr ile bir garîb ihtizâza getiren sadâ-yı hürriyet ve adâlet, nefh-i sûr-u İsrâfil gibi hayatlandırıyor.
Sakın, ey ihvân‑ı vatan! Sefâhetlerle ve dinde lâübâlîliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezîleye ve desâis-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; Şerîat-ı Garrâ üzerine müesses olan kanun-u esâsî Azrâil hükmüne geçti, onları öldürdü.
Ey hamiyetli ihvân‑ı vatan! İsrâfât ve hilâf-ı Şerîat ve lezâiz-i nâmeşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz!
Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd‑ı millet ve meşrûtiyet ile rahm-ı mâdere geçtik, neşv ü nemâ bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesâfe-i terakkîden, inşâallâh Mu'cize-i Peygamberî (asm) ile, şimendifer-i kanun-u Şer'iye-i esâsiyeye amelen ve burâk-ı meşveret-i Şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engîz sahrâ-yı kebîri zaman-ı kasîrede tekemmül-ü mebâdî cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz. Zîra onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler‥ biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebâdîye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'-i ahlâk-ı hasene olan Hakikat-i İslâmiyenin ve isti'dâd-ı fıtrînin, feyz-i îmânın ve şiddet-i cû'un hazma verdiği teshîl yardımı ile fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân‑ı me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ‑yı vatan! Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esâreti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. Zîra hürriyet, mürâat‑ı ahkâm ve âdâb-ı Şerîat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşv ü nemâ bulur. Sadr-ı evvelin yani sahâbe-i kirâm’ın o zamanda âlemde vahşet ve cebr-i istibdâd hüküm-fermâ olduğu hâlde, hürriyet ve adâlet ve müsâvâtları bu müddeâya bir bürhân-ı bâhirdir. Yoksa hürriyeti sefâhet ve lezâiz-i nâmeşrûa ve isrâfât ve tecâvüzât ve hevâ-yı nefse ittibâ'da serbestiyet ile tefsir ü amel etmek; bir pâdişahın esâretinden çıkmakla ve alçakların istibdâdı ve esâret-i rezîlesinin altına girmekle beraber milletin çocukluk isti'dâdını ve sefîh olduğunu gösterdiğinden, paralanmış olan eski esârete lâyık ve hürriyete adem-i liyâkatini gösterir. Zîra sefîh mahcurdur. Geniş ve müşa'şa' olan yeni hürriyet-i şer'iyeye adem-i liyâkat, (zîra çocuğa geniş olmaz) şânlı olan ittihâd-ı millîyi, bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fenâ bir hastalığa hedef edecektir. Zîra ehl-i takvâ ve vicdânın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhâlif olacaktır. Biz Millet-i Osmaniye erkeğiz. Kàmet-i merdâne-i isti'dâd-ı milliyemize kadınların libâsı gibi süslü sefâhet ve hevesât ve isrâfât yakışmıyor. Binâenaleyh aldanmayalım.
خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرَkaidesini düsturu'l‑amel yapalım. Şöyle ki:
Ecnebiyede terakkiyât‑ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünûn ve sanâyi gibi) maalmemnuniye alacağız.
Amma medeniyetin zünûb ve mesâvîsi olarak bazı âdât ve ahlâk‑ı seyyie ki; ecnebîlerde mehâsin-i medeniye-i kesîresiyle muhât olduğu için çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise aldığımız vakit sû-i tâli' cihetiyle ve sû-i intihâb tarîkiyle müşkülü't-tahsil mehâsin-i medeniyeti terk edip, çocuk gibi hevâ ve hevese muvâfık zünûb-u medeniyeti kesbettiğimizden, muhannes gibi (yani kadınlaşmış erkek gibi) veya mütereccile gibi (yani erkekleşmiş kadın gibi) oluruz. Kadın, erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, kadın gibi süslense muhannesliktir, yakışmaz. Mert ve âlîhimmet, zîb ü zîverle müzahref cilveli hanım gibi olmamalı.
Elhâsıl: Zünûb ve mesâvî‑i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şerîatla yasak edeceğiz. Tâ ki, medeniyetimizin gençliği ve şebâbeti, zülâl-i ayni'l-hayat-ı şerîatla muhâfaza olsun. Kesb‑i medeniyette Japonlara iktidâ bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehâsin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekàsı olan âdât-ı milliyelerini muhâfaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyet’te neşv ü nemâ bulduğu için iki cihetle sarılmak zarûrîdir.
Ey hamiyetli ebnâ‑yı vatan! Cem'iyet-i millî rûhlarını fedâ etmekle saâdetimize yol açtılar. Biz de, bazı lezâizimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zîra o sofra-i ni'mete beraber oturuyoruz. Efkâr-ı fâside sâhibi; yani hürriyet altında istibdâdı ve mezâlimi arzu edenler, mevt-i ebedîye mazhar olan ve zaman-ı mâzinin çukurunda medfûn olan istibdâdâtı veyâhut seyl-i hurûşan-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezâlimi, bir daha temâşâ etmemek için, tarih-i hayat-ı hürriyetin beyânıyla, mâzi ve hâl meyânında delinmez bir sedd-i âhenîn çekmek istiyorum.
Şöyle ki: Bu inkılâb, doğurduğu hürriyeti eğer meşveret‑i şer'iyenin terbiyesine verse, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihyâ edecektir. Eğer vebâ-yı ağrâz-ı şahsiyeye müsâdif olsa; istibdâd-ı mutlaka dönecek, o çocuk ölecek. Hürriyet tam zamanında doğdu. Ahvâl ve ilcaât-ı zaman tam terbiyesine hizmet ister. Sun'î ve ihtiyarî değil; tâ ki çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi bu kadar tazyîkatın te'siriyle me'yûsiyet ve mahvolmak şânından olmayan hamiyet-i İslâmiye o kadar galeyâna gelmiş ki; güyâ hürriyet rahm-ı mâderde tekmîl yaşa kadar gelmiş. Kadem-nihâde-i saha-i vücûd olduğu ânda hüküm-fermâlığını ilân ve hiçbir müsâdemâta karşı tezelzüle ve delmeğe uğramayacak bir sedd-i âhenîn gibi veyâhut taht-ı Belkîsî gibi “Beş Hakàik-ı Sâbite” üzerine teessüs edecek.
Birinci Hakikat: Mecmûda bir kuvvet bulunur, hiçbir ferd o kuvvete mâlik olamaz. Bir kalın şerit ile eczâsından kalın bir telin kuvveti gibi veyâhut efkâr‑ı umumiyeyi mutazammın yeni hükûmetimiz ve eski hükûmetimiz gibi. Ey millet! Biz şimdi kalın şeridiz. Her kim muhâlefet ile veyâhut hod-serâne ile bunu zaîf etse, umumun hakkına affolunamaz bir cinayettir.
İkinci Hakikat: Zaman‑ı sâlifte; yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hüküm-fermâ, vahşetin mahsulü ve tedennî ve inkırâzın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Herhangi devletin deverân-ı demi yerine girmiş ise, öyle devletlerin sahâif-i tarihiyeleri baykuşların âşiyâneleri gibi satırları inkırâzlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar. Tasallut-u medeniyetin zamanında âlemin hükümrânı, ilim ve mârifettir. Müvellidi medeniyet ve şânı, tezâyüd ve ömrü, ebedî olduğundan herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuş ise, o hükûmeti kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabîiden ve ecel-i inkırâzdan tahlîs ve küre-i arz kadar yaşamasına isti'dâd vermiş. Kitab-ı Avrupa sahâifi bunu alenen gösteriyor.
Eğer denilse: Şimdiye kadar bu hükûmet‑i zaîfeyi âdi adamlar idare edebilirlerdi. Fakat bu kadar metîn ve dehşetli, kaviyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti omuzunda taşıyacak hàrika ve dâhî adamlar lâzımken, Asya ve Rumeli tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?
Buna cevab: Eğer başka inkılâblar başa gelmezse, evet.
Ve Üçüncü Hakikat’e dikkat et. Şöyle ki:
Bu zaman‑ı mâzide insan isti'dâd-ı gayr-ı mütenâhîye mâlik iken o kadar dar ve mahdûd dâire içinde hareket ediyordu ki: Güyâ insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o dâire nisbetinde tedennî etmiş ve mahsur kalmıştı. Şimdi bu şer'î hürriyet-i âdilâne eğer yaşasa ve bozulmazsa, fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve isti'dâd-ı terakkîye karşı sedleri herc ü merc ederek o küçük dâireyi dünya kadar tevsî' edebilir. Hattâ benim gibi bir köylü adam, süreyyâ kadar ulvî olan idare-i umumîyi nazara alacak. Âmâl ve müyûlâtın filizlerini orada bağlayacak. Ve her bir fiil ve tavrının orada bir ihtizâz ile zîmedhal bulunacağından, himmeti Süreyyâ kadar teâlî ve ahlâkı o derece tekemmül ve efkârı memâlik-i Osmaniye kadar tevessü' edeceğinden; Eflâtun’ları, İbn-i Sînâ’ları ve Bismark’ları, Dekart’ları ve Taftazanî’leri inşâallâh geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübbân-ı vatan mahsulü vereceğinden kaviyen ümîdvârız.
Lâsiyyemâ: Şu memâlik‑i Osmaniye umum enbiyânın mahall-i zuhûru ve devlet-i mütemeddine-i sâlifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyet’in maşrık-ı tulû'u olduğundan, insanların fıtratlarında ektikleri bu üç isti'dâdât-ı kemâl bu hürriyetin yağmuru ile neşv ü nemâ bulsa, herkesin isti'dâdı ve fikr-i münevverinin dal ve budakları şecere-i tûbâ gibi her tarafa açacaktır. Ve şark’ın garba nisbetini, seherin gurûba nisbeti gibi edecektir. Eğer sûs-u atâletle ve sümûm-u ağrâz ile kurutulmazsa.
Dördüncü Hakikat: Şerîat‑ı Garrâ Kelâm-ı Ezelî’den geldiğinden ebede gidecektir. Zîra şecere-i meylü'l-istikmâl-i âlemin dalı olan insandaki meylü't-terakkînin mahsul ve semeresi olan isti'dâdın telâhuk-u efkârla hâsıl olan netâicinin teşerrüb ve teğaddî ile büyümesi nisbetinde, Şerîat-ı Garrâ aynen maddî zîhayat gibi tevessü' ve intibak edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine bürhân-ı bâhirdir. Asr-ı Saâdet olan sadr-ı evvelin hürriyet ve adâlet ve müsâvâtı bâhusus o zamanda delil-i kat'îdir ki; Şerîat-ı Garrâ müsâvâtı ve adâleti ve hakîki hürriyeti cemî' revâbıt ve levâzımatıyla câmi'dir. İmâm-ı Ömer (ra), İmâm-ı Ali (ra) ve Salâhaddin-i Eyyûbî âsârı bu müddeâya delil-i alenîdir. Buna binâen kat'iyyen hükmediyorum: Şimdiye kadar noksaniyetimiz ve tedenniyâtımız, sû-i ahvâlimiz dört sebebden gelmiş:
1. Şerîat‑ı Garrâ’nın adem-i mürâat-ı ahkâmından,
2. Bazı müdâhinlerin keyfemâyeşâ sû‑i tefsirinden,
3. Zâhir‑perest âlim-i câhilin veyâhut câhil-i âlimin taassubât-ı nâ-be-mahallinden,
4. Sû‑i tâli' cihetiyle ve sû-i intihâb tarîkiyle müşkülü't-tahsil olan Avrupa mehâsinini terk ederek çocuk gibi hevâ ve hevese muvâfık zünûb ve mesâvî-i medeniyeti tûtî gibi takliddendir ki, bu netice-i seyyie zuhûr ediyor. Memurîn hakkıyla vazifesini îfâ etse, memur olmayan ilcaât-ı zamana muvâfık sa'yetse, sefâhete vakit bulamayacaktır. Bu iki kısmın herhangisinde bir ferd, sefâhete inhimak gösterdi ise, bu hey'et-i ictimâiye içinde muzır bir mikrop sûretine giriyor.
Beşinci Hakikat: Zaman‑ı sâbıkta revâbıt-ı ictimâ' ve levâzım-ı taayyüş ve fevâid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşa'ub etmediğinden, bazı kalîl adamların fikri, devletin idaresine yarı kâfî gibi idi. Amma bu zamanda revâbıt-ı ictimâ' o kadar tekessür etmiş ve levâzım-ı taayyüş o derece taaddüd etmiş ve semerât-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki; ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb'ûsân ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer'î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir. Ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikate misâl; eski hükûmet-i müstebide, yeni hükûmet-i meşrûtadır.
Üçüncü Hakikat’in bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân‑ı me'zuniyetiyle (üç şey) ihtar ediyorum.
Birincisi: Bir cisim birden zerrâttan tahallül ve yeni zerrâttan teşekkül eylemesi muhâl olacağından, cism‑i devletin birden memurîni ref' ve yenilerini ikame eylemesi muhâl olmasa da, müteazzirdir. Binâenaleyh isti'dâdı habîs ve kàbil-i ıslah olmayan adamları zâten cism-i devlet def'-i tabîi ile ifraz edecektir. Amma kàbil-i ıslah olanlar zâten güneş garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak kırk sene lâzım. Yoksa umumu aleyhinde itale-i lisân ve terzil etmek, bu şânlı olan ittihâd-ı milleti – bozulmuş bazı efkâr ve ahlâklarına binâen – bir hastalığa hedef edecektir.
İkincisi: Ben Şark’ın dağlarında büyümüş idim. Merkez‑i hilâfeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ ki, bundan yedi sekiz ay mukaddem Dersaâdet’e geldim. Gördüm ki: İstanbul tevahhuş ve tenâfür-ü kulûb sebebiyle medenî libâsı giymiş vahşî bir adama benzerdi. Şimdi ittihâd-ı millî sebebiyle medenî adam; fakat yarı medenî, yarı vahşî libâsında bize arz-ı dîdâr ediyor. Evvel şarkta fenâlığın sebebi, şark’ın uzvu hastalanmış zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul’u gördüm. Nabzını tuttum. Teşrîh ettim. Anladım ki, kalbindeki hastalıktır, her tarafa sirâyet eder. Tedâvisine çalıştım, bir dîvânelikle taltif edildim.
Hem de gördüm ki; medeniyet‑i hakîkiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet-i hâzıradan geri kalmış. Güyâ İslâmiyet sû-i ahlâkımızdan darılmış mâzi tarafına dönüp gidiyor. Zaman-ı saâdete bizi şikâyet edecektir. Bunun en büyük sebebi; istibdâddan sonra, mürşid-i umumî üç büyük şûbenin – ki “cümlenin maksûdu bir amma rivâyet muhtelif” veyâhut عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ beytinin mâsadakı olan ehl‑i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin – tebâyün-ü efkâr ve tehâlüf-ü meşâribidir.
Bu tebâyün‑ü efkâr ahlâk-ı İslâmiye’nin esâsını sarsmış, ittihâd-ı milleti çatallaştırmış, terakkiyât-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zîra biri ifrat ile diğerini tekfir ve tadlîl ediyor. Öteki tefrit ile onu techil ve gayr-ı mu'temed addediyor. Bunun çaresi, tevhid ile ve efkârlarının mâbeyninde te'yid ile münâsebet ile musâlahadır. Tâ îtidâl noktasında musâfaha ile birleşmeli ki, âheng-i terakkîyi ihlâl etmesinler.
Üçüncüsü: Ben vâizleri dinledim. Nasihatleri bana te'sir etmedi. Düşündüm. Kasâvet‑i kalbimden başka üç sebeb buldum:
Birincisi: Zaman‑ı hâzırayı zaman-ı sâlifeye kıyâs ederek yalnız tasvir-i müddeâyı parlak ve mübâlağalı gösteriyorlar. Te'sir ettirmek için isbât-ı müddeâ ve müteharri-i hakikati iknâ lâzım iken ihmal ediyorlar.
İkincisi: Bir şeyi terğîb veya terhîb etmekle ondan daha mühim şeyi tenzîl edeceklerinden, muvâzene‑i şerîatı muhâfaza etmiyorlar.
Üçüncüsü: Belâğatın muktezâsı olan hâle mutâbık; yani ilcaât‑ı zamana muvâfık; yani teşhîs-i illete münâsib söz söylemezler. Güyâ insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
Hâsıl‑ı kelâm: Büyük vâizlerimiz hem âlim‑i muhakkìk olmalı, tâ isbât ve iknâ etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvâzene-i şerîatı bozmasın. Hem belîğ-i mukni' olmalı, tâ muktezâ-yı hâl ve ilcaât-ı zamana muvâfık söz söylesin ve mîzan-ı şerîatla tartsın ve böyle olmaları da şarttır.
Yaşasın Şerîat‑ı Garrâ! Yaşasın adâlet-i İlâhî! Yaşasın ittihâd-ı millî! Ölsün ihtilâf! Yaşasın muhabbet-i millî! Gebersin ağrâz-ı şahsiye ve fikr-i intikam! Yaşasın şecâat-i mücessem askerler! Yaşasın satvet-i müşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cem'iyet-i ahrar ve Nur Talebeleri!‥
Said Nursî