Sabri’nin fıkrasıdır
Ondördüncü asrın elliikinci sâline yetişip, ahkâm‑ı kat'iyyesiyle mü'mine berâet ve mücrime i'dâm-ı ebedî kararının infaz ve icrası gününe kadar bâkî kalacak olan kavânîn-i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliye hedm ve imha etmek âmâl-i bâtıla ve efkâr-ı münâfıkânesine kapılan ehl-i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, keşf-i kable'l-vukû' olarak, işbu çelik kale tâbir ettiğimiz, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın müfessir ve mümessili olan Nur deryâsı, zâhiren otuzüç aded, ma'nen otuzüç milyon elmas, inci ve mücevherât-ı mütenevvia ve müteaddideyi vücûda getirdikten sonra, asıl kalenin bu teşkilât-ı nurâniye ve mühimme dâiresinde tanzim ve tarsini iktiza ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüzbin defa haddimin fevkınde olan şu kudsî vazifeye, bu abd-i âciz de ta'yin ve kabûl edilmekliğimdeki tevfikat-ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh-ı Rabbâniyede mütâlaa ve riyâ olmasın, şu fânî vücûdumu ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazife dâiresinde, bir dakika müşerrefiyetime mukâbil ubûdiyet etmiş olamayacağımdan, اِلٰه۪ي اَنْتَ ذُو فَضْلٍ وَمَنٍّ ❋ وَاِنّ۪ي ذُو خَطَايَا فَاعْفُ عَنّ۪ي kaside‑i şerîfesiyle arz-ı ubûdiyet etmekle iktifâ ettim.
Hulûsi‑i sânî Sabri