Otuzuncu Lem'anın Dördüncü Nüktesi
﷽
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ Âyetinin bir nüktesi ve Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden bir İsm‑i A'zam veya İsm-i A'zamın altı nurundan bir nuru olan “Ferd” isminin bir cilvesi, Şevvâl‑i Şerîfte Eskişehir Hapishânesinde bana göründü. O cilve-i a'zamın tafsilâtını Risale-i Nura havâle edip burada muhtasar Yedi İşâretle, ism-i Ferd’in tecellî-i a'zamıyla gösterdiği tevhid-i hakîkiyi, gayet muhtasar beyân edeceğiz.
Birinci İşâret
Ferd İsm‑i A'zamı, a'zamî bir tecellî ile kâinâtın hey'et-i mecmuasına ve herbir nev'ine ve herbir ferdine birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i Vahdâniyet koyduğunu, Yirmiikinci Söz ile Otuzüçüncü Mektûb tafsîlen göstermişlerdir. Burada, yalnız Üç Sikkeye işâret edeceğiz.
Birinci Sikke
Ferdiyet cilvesi, kâinât yüzünde öyle bir sikke‑i Vahdet koymuştur ki, kâinâtı tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne getirmiştir. Bütün kâinâta tasarruf edemeyen bir zât, hiçbir cüz'üne hakîki mâlik olamaz. O sikke de şudur: Kâinâtın mevcûdâtı, envâ'ları, en muntazam bir fabrika çarkları gibi, birbirine muâvenet eder, birbirinin vazifesini tekmîle çalışır. Öyle bir tesânüd, öyle birbirine muâvenet, öyle birbirinin suâline cevab vermek ve birbirinin imdâdına koşmak ve birbirine sarılmak, birbiri içine girmek sûretiyle öyle bir vahdet-i vücûd teşkil ediyorlar ki, bir insanın cesedindeki unsurlar gibi, birbirinden kàbil-i tefrik olmaz. Bir unsurun dizginini tutan, umumun dizginlerini tutamazsa, o tek unsurun dizginini zaptedemez.
İşte, kâinâtın sîmâsındaki bu teâvün, tesânüd, tecâvüb, teânuk; pek parlak bir sikke‑i kübrâ-yı Vahdettir.
İkinci Sikke
Zeminin yüzünde ve bahar sîmâsında öyle bir parlak Hâtem‑i Ehadiyet ve Sikke-i Vahdâniyet, ism-i Ferd’in cilvesiyle görünüyor ki; küre-i arzın yüzünde bütün zîhayatı bütün efrâdıyla ve ahvâl ve şuûnâtıyla idare etmeyen ve umumunu birden görmeyen ve bilmeyen ve icâd etmeyen bir zât, icâd cihetinde hiçbir şeye karışmadığını isbât ediyor. O sikke de şudur:
Zeminin yüzünde mâdenî maddelerin, unsurların ve câmidât mahlûkatın gayet muntazam, fakat gizli sikkelerinden kat'‑ı nazar, yalnız ikiyüzbin hayvanat tâifelerinin ve ikiyüzbin nebâtât envâ'ının atkı ipleriyle dokunan nakışlı şu sikkeye bak ki: Birden bahar mevsiminde, zeminin yüzünde, birbiri içinde, beraber, ayrı ayrı şekilleri, ayrı ayrı hizmetleri, ayrı ayrı rızıkları, ayrı ayrı cihâzâtları; hiçbirini şaşırmayarak, yanlış etmeyerek, nihâyet karışıklık içinde nihâyet derecede temyiz ve tefrik ile, gayet hassas bir mîzanla, herbir şeye lâzım olan herşeyleri külfetsiz, tam vaktinde, umulmadığı yerden verildiğini gözümüzle gördüğümüzden, zeminin sîmâsında o keyfiyet, o tedbir, o idare öyle bir Hâtem-i Vahdâniyet ve öyle bir Sikke-i Ehadiyet’tir ki; bütün o mevcûdâtı birden, hiçten icâd edip beraber idare etmeyen bir zât, rubûbiyet ve icâd cihetiyle hiçbir şeye karışamaz. Çünkü karışmış olsa, o hadsiz geniş muvâzene-i idare bozulacak. Fakat insanların o kavânîn-i Rubûbiyetin hüsn-ü cereyanlarına, yine emr-i İlâhî ile, sûrî bir hizmeti var.
Üçüncü Sikke
İnsanın yüzünde… Belki insanın yüzü öyle bir Sikke‑i Ehadiyet’tir ki, Âdem zamanından tâ kıyâmete kadar gelmiş ve gelecek bütün efrâd-ı insaniye birden nazar-ı mütâlaasında bulunmayan; ve herbirine karşı o tek yüzde birer alâmet-i fârika koymayan; ve o küçük yüzde hadsiz alâmet-i fârika bırakmayan bir sebeb, bir tek insanın yüzündeki hâtem-i vahdâniyete icâd cihetiyle el uzatamaz.
Evet, insanın yüzüne o sikkeyi koyan Zât, elbette bütün efrâd‑ı insaniye, nazar-ı şühûdunda ve dâire-i ilmindedir ki, herbir insanın sîmâsı; göz, kulak, ağız gibi a'zâ-yı esâsîde birbirine benzediği hâlde, birer alâmet-i fârika ile hiçbirisine tamam benzemez. Nasıl ki; o sîmâda göz, kulak gibi a'zâların umum efrâdında birbirine benzediği, o nev'-i insanın Sâni'i bir ve vâhid olduğuna şehâdet eden bir sikke-i tevhiddir; öyle de, hukuk-u insaniyenin muhâfazası için sâir envâ'ın fevkınde olarak o sîmâlarda birbirine iltibas olmamak ve birbirinden tefriki için, hikmetli pek çok alâmet-i fârika ile iftirakları, O Sâni'-i Vâhid’in irâdesini, ihtiyarını ve meşîetini göstermekle beraber, ayrı ve çok dakîk bir sikke-i ehadiyet oluyor ki; bütün insanları, hayvanları belki kâinâtı halketmeyen bir zât, bir sebeb o sikkeyi koyamaz.
İkinci İşâret
Kâinâtın âlemleri, envâ'ları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinâtın hey'et‑i mecmuasına mâlik olmayan bir sebeb, hiçbir nev'ine, hiçbir unsuruna hakîki tasarruf edemez. Âdeta ism-i Ferd’in cilve-i vahdeti, bütün kâinâtı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor.
Meselâ; bu kâinâtın lambası olan güneşin bir olması, umum kâinât, birinin olmasına işâret ettiği gibi, zîhayatların çevik‑çalâk hizmetçileri olan hava unsuru bir olması; ve aşçıları olan ateş bir olması; ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması; ve umum zîhayatın imdâdına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi; ve ekser hayvanat ve nebâtât tâifelerinin herbirisi umum zemin yüzünde serbest yayılmaları; vahdet-i nev'iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gayet kat'î bir sûrette işâretler, şehâdetlerdir ki, meskenleri ile beraber umum o mevcûdât, bir tek Zâtın malı olduğuna delâlet ederler.
İşte buna kıyâsen, bütün kâinâtın böyle birbirine girift olan envâ'ları mecmû‑u kâinâtı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icâd cihetiyle tecezzî kabûl etmez. Umum kâinâta hükmü geçmeyen bir sebeb, Rubûbiyet cihetiyle ve icâd keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye Rubûbiyetini dinlettiremez.
Üçüncü İşâret
İsm‑i Ferd’in tecellî-i a'zamıyla kâinâtı birbiri içinde hadsiz Mektûbat-ı Samedâniye hükmüne getirip, her mektûbda hadsiz hâtem-i Vahdâniyet ve pek çok mühr-ü Ehadiyet basılmış gibi, herbir mektûbun kelimâtı adedince Ehadiyet mühürlerini taşıyor ve o mühürlerin adedince kâtibini gösteriyor.
Evet, herbir çiçek, herbir meyve, herbir ot, hattâ herbir hayvan, herbir ağaç, birer mühr‑ü Ehadiyet ve birer sikke-i Samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise, bir mektûb sûretini alması cihetiyle herbiri bir imza şeklini alır, o mekânın kâtibini gösteriyor.
Meselâ; bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkàşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nev'i çiçekler, O Zâtın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi O’nun yazısı olduğuna, açık bir sûrette delâlet ediyor.
Demek oluyor ki, herbir şey, umum eşyayı Hàlık’ına isnâd edip, a'zamî bir Tevhide işâret ediyor.
Dördüncü İşâret
İsm‑i Ferd’in cilve-i a'zamı güneş gibi zâhir olmakla beraber, vücûb derecesinde bir ma'kuliyet ve hadsiz bir kolaylıkla kabûl edilir. Ve o cilvenin muhâlifi ve zıddı olan şirk, nihâyet derecede müşkül ve akıldan gayet derecede uzak, belki muhâl ve mümteni' derecesinde olduğunu isbât eden çok bürhânlar, Risale-i Nurun eczâlarında beyân edilmiş. Şimdilik o delillerdeki o noktaların tafsilâtını o risalelere havâle edip, yalnız Üç Noktasını burada beyân edeceğiz.
Birincisi
Onuncu ve Yirmidokuzuncu Söz’lerin âhirlerinde icmâlen ve Yirminci Mektûb’un âhirinde tafsîlen, gayet kat'î bürhânlar ile isbât etmişiz ki; Zât‑ı Ferd ve Ehad’in kudretine nisbeten en büyük şeyin icâdı, en küçük bir şey gibi kolaydır. Bir baharı, bir çiçek gibi sühûletle halk eder. Binler haşrin nümûnelerini, her baharda gözümüz önünde kolaylıkla icâd eder. Büyük bir ağacı, küçük bir meyve gibi rahatça idare eder. Eğer müteaddid esbâba havâle edilse, herbir meyve, bir ağaç kadar masraflı ve müşkülâtlı ve bir çiçek, bir bahar kadar zahmetli ve suûbetli olur.
Evet, nasıl ki, bir ordunun techizât‑ı askeriyesi bir kumandanın emriyle bir fabrikada yapılsa, o ordunun techizâtı, âdeta bir tek neferin techizâtı gibi kolaylaşır; eğer her neferin cihâzâtı ayrı ayrı fabrikada yapılsa ve idare-i askeriyesi vahdetten kesrete girse, o vakit herbir nefer, ordu kadar fabrikalar ister.
Aynen öyle de, eğer herşey Zât‑ı Ferd ve Ehad’e verilse, bütün bir nev'in hadsiz efrâdı, bir tek ferd gibi kolay olur. Eğer esbâba verilse, herbir ferd o nev'i kadar müşkülâtlı olur. Evet, vahdet de, ferdiyet de, herşeyin O Zât-ı Vâhid’e intisabıyla olur ve O’na istinâd eder. Ve bu istinâd ve intisab ise, o şey için hadsiz bir kuvvet, bir kudret hükmüne geçebilir. O vakit küçük bir şey, o intisab ve istinâd kuvvetiyle, binler derece kuvvet-i şahsiyesinin fevkınde işler görebilir, neticeler verebilir. Ve çok kuvvetli olan, Ferd ve Ehad’e istinâd ve intisab etmeyen bir şey, kendi şahsî kuvvetine göre küçük işler görebilir ve neticesi ona göre küçülür.
Meselâ; nasıl ki başıbozuk, gayet cesur, kuvvetli bir adam, kendi cephanesini ve zahîresini beraberinde ve belinde taşımağa mecbur olduğundan, ancak on adam düşmanına karşı muvakkat dayanabilir. Çünkü şahsî kuvveti o kadar eser gösterebilir. Fakat askerlik tezkeresiyle bir kumandan‑ı a'zama intisab ve istinâd eden bir adam, kendi menâbi'-i kuvvetini ve erzâk deposunu kendisi çekmediği ve taşımağa mecbur olmadığı için, o intisab ve istinâd, onun için tükenmez bir kuvvet, bir hazine hükmüne geçtiğinden, mağlûb düşen düşman ordusunun bir müşîrini, belki binler adamla beraber, o intisab kuvvetiyle esir edebilir.
Demek Vahdette, Ferdiyette, bir karınca bir Fir'avun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbârı o intisab kuvvetiyle mağlûb edebildiği gibi, nohut tanesi küçüklüğünde bir çekirdek dahi, dağ gibi heybetli bir çam ağacını omuzunda taşıyabilir. Evet, nasıl ki, bir kumandan‑ı a'zam, bir neferin imdâdına bir orduyu gönderebilir haysiyetiyle o neferin arkasında bir orduyu tahşid edebildiği cihetiyle; o nefer, bir ordu kendisinin arkasında ma'nen bulunuyor gibi bir kuvvet-i maneviye ile, pek büyük işlere, kumandanı nâmına mazhar olur.
Öyle de; Sultan‑ı Ezelî, Ferd ve Ehad olduğundan, hiçbir cihetle ihtiyaç yok; eğer farazâ ihtiyaç olsa, herşeyin imdâdına bütün eşyayı gönderir ve herbir şeyin arkasına kâinât ordusunu tahşid eder ve herbir şey kâinât kadar bir kuvvete dayanır ve herbir şeye karşı bütün eşya – farazâ, eğer ihtiyaç olsa – O Kumandan-ı Ferd’in kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer Ferdiyet olmazsa herbir şey bütün bu kuvveti kaybeder, hiç hükmüne sukùt eder; neticeleri dahi hiçe iner.
İşte, gözümüzle her vakit müşâhede ettiğimiz bu çok hàrika eserlerin gayet küçük, ehemmiyetsiz şeylerden tezâhürü, bilbedâhe Ferdiyet ve Ehadiyeti gösteriyor. Yoksa herşeyin neticesi, meyvesi, eseri, o şeyin maddesi ve kuvveti gibi küçülerek hiçe inecekti. Ve gözümüz önündeki gayet kıymetdâr şeylerin gayet derecede ucuzluğu ve nihâyet derecede mebzûliyeti, hiç kalmayacaktı. Şimdi kırk para ile alacağımız bir kavunu, bir narı, kırk bin lira ile de yiyemezdik.
Evet, dünyadaki bütün sühûlet, bütün ucuzluk, bütün mebzûliyet Vahdetten gelir ve Ferdiyete şehâdet eder.
İkinci Nokta
Mevcûdât iki vecihle icâd ediliyor. Biri, “ibdâ' ve ihtirâ'” tâbir edilen hiçten icâddır. Diğeri, “inşâ ve terkîb” tâbir edilen, mevcûd olan anâsır ve eşyadan toplamak sûretiyle ona vücûd vermektir. Eğer cilve‑i Ferdiyete ve sırr-ı Ehadiyet’e göre olsa, hadsiz derece bir sühûlet, belki vücûb derecesinde bir kolaylık olur. Eğer Ferdiyete verilmezse, hadsiz derece müşkül ve gayr-ı ma'kul, belki imtina' derecesinde bir suûbet olacak. Hâlbuki, kâinâttaki mevcûdât, nihâyet derecede külfetsiz olarak ve sühûletle ve kolaylıkla, gayet mükemmel bir sûrette vücûda gelmeleri, cilve-i Ferdiyeti bilbedâhe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zât-ı Ferd-i Zülcelâl’in san'atı olduğunu isbât ediyor.
Evet, eğer eşya Ferd‑i Vâhid’e verilse, bir kibrit çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan o nihâyetsiz kudretiyle, hiçten icâd eder. Ve ihâtalı, nihâyetsiz ilmiyle, herşeye manevî bir kalıp hükmünde bir mikdar ta'yin eder. Ve o âyine-i ilmindeki herşeyin sûretine ve plânına göre, kolayca, herbir şeyin zerreleri o kalıb-ı ilmî içine yerleşir, muntazaman vaziyetlerini muhâfaza ederler.
Eğer etraftan zerreleri toplamak lâzım gelse de, ilmî kanunların ve kudretin ihâtalı düsturları cihetiyle, o zerreler, kanun‑u ilmî ve sevk-i kudretî ile bağlanmaları haysiyetiyle, mutî' bir ordunun neferâtı gibi muntazaman, kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile gelip, o şeyin vücûdunu ihâta eden kalıb-ı ilmî ve mikdar-ı kaderî içine girip, kolayca vücûdunu teşkil ederler. Belki aynadaki aksin fotoğraf vâsıtasıyla kağıt üstüne vücûd-u haricî giymesi veyâhut görünmeyen bir yazıyla yazılan bir mektûba gösterici maddeyi sürmekle görünmesi gibi, Ferd-i Vâhid’in ilm-i ezelîsinin âyinesinde bulunan mâhiyet-i eşya ve suver-i mevcûdâta, gayet sühûletle, kudret onlara vücûd-u haricî giydirir. Ve âlem-i mânâdan âlem-i zuhûra getirir, gözlere gösterir.
Eğer Ferd‑i Vâhid’e verilmezse, bir sineğin vücûdunu rû-yi zeminin etrafından ve anâsırından, gayet hassas bir mîzanla toplamak, âdeta yeryüzünü ve unsurları eleyip her taraftan o mahsûs vücûdun mahsûs zerrelerini getirerek san'atlı vücûdunda muntazam yerleştirmek için maddî kalıp, belki a'zâları adedince kalıplar bulunmak ve o vücûddaki duygular ve rûh gibi ince, dakîk, manevî letâifi dahi mîzan-ı mahsûsla manevî âlemlerden celb etmek lâzım gelir.
İşte bu sûrette bir sineğin icâdı kâinât kadar müşkülâtlı olur. Yüz derece müşkül müşkül içinde, belki muhâl muhâl içinde olacak. Çünkü; Hàlık‑ı Ferd’den başka hiçbir şey, hiçten ve ademden icâd edemediğine bütün ehl-i din ve ehl-i fen ittifak ediyorlar. Öyle ise; esbâb ve tabiata havâle edilse, herşeye, ekser eşyadan toplamak sûretiyle vücûd verilebilir.
Üçüncü Nokta
Eğer bütün eşya, bir Zât‑ı Ferd-i Vâhid’e verilse, bir tek şey gibi kolay olmasına; eğer esbâba ve tabiata havâle edilse, bir tek şeyin vücûdu, umum eşya kadar müşkülâtlı olduğuna işâret eden, başka risalelerde izâh edilen iki-üç temsîli muhtasaran beyân edeceğiz.
Meselâ: Bir zâbite, bin nefere ait vaziyet ve idare havâle edilse ve bir nefer de on zâbitin idaresine verilse; o bir neferin idaresi, bir taburun idaresinden on derece daha müşkülâtlı olur. Çünkü ona emredenler, birbirine mâni olurlar; bir keşmekeş ile, o nefer hiçbir istirahat yüzünü görmeyecek. Hem bir taburdan matlûb vaziyet ve netice bir tek zâbite havâle edilse, külfetsiz, kolayca o neticeyi istihsâl eder ve o vaziyeti verebilir.
Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsâl etmeyi, o taburdaki başsız, âmirsiz, çavuşsuz neferâta havâle edilse, o matlûb vaziyeti ve neticeyi almak için, çok karışıklık içinde münâkaşalarla, ancak nâkıs bir sûreti, müşkülâtla tahsil edebilir.
İkinci Temsîl: Meselâ; Ayasofya gibi kubbeli bir câmiin kubbesindeki taşlarını durdurmak vaziyeti ve muallakta durdurması bir ustaya verilse, o vaziyeti onlara kolayca verebilir.
Eğer o vaziyete girmesi taşlara havâle edilse, herbir taş, umum taşlara hem hâkim‑i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olmak lâzım gelir. Tâ ki, birbirine baş başa verip muallakta durabilsinler. O hâlde, o ustanın kolayca gördüğü işini görmek için, yüz usta kadar, yüz derece işinden daha ziyâde işler görülecek, sonra o vaziyetler alınacak.
Üçüncü Temsîl: Meselâ küre‑i arz, Zât-ı Ferd-i Vâhid’in bir memuru, bir neferi olduğundan, yalnız o bir tek nefer, o tek Zâtın tek emrini dinlediği için, mevsimlerin husûlü ve gece ve gündüz vakitlerinin vücûdu ve semâvâttaki ulvî ve haşmetli harekâtın zuhûru ve sinemavâri semâvî levhaların tebdili gibi neticeleri istihsâl için, arz gibi bir tek nefer, bir tek Zâtın bir tek emrini almakla, o vazifenin neş'esinden gelen bir câzibe ile, meczûb Mevlevî gibi iki hareketiyle semâ'a kalkar, bütün o muhteşem neticelerin husûlüne ve zuhûruna vesile olur. Güyâ o tek nefer, kâinât yüzündeki muhteşem manevraya bir kumandanlık eder.
Eğer Hâkimiyet‑i Ulûhiyet’i ve Saltanat-ı Rubûbiyet’i umum kâinâtı ihâta eden ve hüküm ve emri umum mevcûdâta geçen bir Zât-ı Ferd’e verilmezse, o hâlde o neticeleri, o semâvî manevrayı ve arzî mevsimleri tahsil etmek için, küre-i arzdan bin defa büyük milyonlarla yıldızlar ve küreler, milyonlar sene uzun bir mesâfeyi her yirmidört saatte, herbir senede gezmekle o neticeler gösterilebilir.
İşte, küre‑i arz gibi bir tek memur, meczûb bir Mevlevî gibi mihveri ve medârı üstünde iki hareketle hâsıl olan o haşmetli neticelerin husûlü ise, Vahdette ne derece hadsiz sühûlet olduğuna bir misâl olması gibi; aynı neticeleri kazanmak için milyonlar defa o hareketten daha müşkül ve hadsiz uzun yollar ile o neticeleri kazanmak ne derece müşkülâtlı, belki muhâl olduğuna, şirk ve küfrün yolunda ne derece muhâller, bâtıl şeyler bulunduğuna misâldir.
Esbâba tapanların ve tabiat‑perestlerin cehâletlerine bu misâl ile bak: Meselâ: Bir zât, hàrika bir fabrikanın veya acîb bir saatin veya muhteşem bir sarayın veya mükemmel bir kitabın gayet muntazam bir sûrette eczâlarını, çarklarını fevkalâde san'atıyla hazır ettikten sonra, kendisi kolayca o eczâları terkîb edip işletmeyerek, belki çok uzun masraflarla o eczâları kendi kendine işlemek ve usta yerine fabrikayı, sarayı, saati yapmak, kitabı yazmak için herbir cüz'ü, herbir çarkı, hattâ kağıdı, kalemi birer hàrika makine hükmüne getiriyor. Ve teşhîrini çok istediği bütün hünerlerini, kemâlâtını izhâra vesile olan o üstadlığını ve san'atını onlara havâle ediyor, diye zannetmek, ne derece akıldan uzak ve cehâlet olduğunu anlarsın.
Aynen öyle de, esbâba ve tabiatlara icâd isnâd edenler, muzâaf bir cehâlete düşerler. Çünkü tabiatların ve sebeblerin üstünde dahi gayet muntazam bir eser‑i san'at var; onlar da sâir mahlûkat gibi masnû'durlar. Onları öyle yapan Zât onların neticelerini dahi yapar, beraber gösteriyor. Çekirdeği yapan, onun üstünde ağacı O yapar. Ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi O icâd eder. Yoksa, ayrı ayrı tabiatların, sebeblerin vücûda gelmeleri için, yine muntazam başka tabiatları, sebebleri isteyecekler. Ve hâkezâ, gitgide nihâyetsiz, mânâsız, imkânsız bir silsile-i mevhûmâtı mevcûd kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, cehâletlerin en antikasıdır.
Beşinci İşâret
Çok yerlerde kat'î delillerle isbât etmişiz ki, hâkimiyetin en esâslı hàssası istiklâldir, infiraddır. Hattâ hâkimiyetin zaîf bir gölgesi, âciz insanlarda dahi istiklâliyetini muhâfaza etmek için, gayrın müdâhalesini şiddetle reddeder ve kendi vazifesine başkasının karışmasına müsâade etmez. Çok pâdişahlar, bu redd‑i müdâhale haysiyetiyle masûm evlâdlarını ve sevdiği kardeşlerini merhametsizce kesmişler.
Demek, hakîki hâkimiyetin en esâslı hàssası ve infikâk kabûl etmez bir lâzımı ve dâimî bir muktezâsı; istiklâldir, infiraddır, gayrın müdâhalesini reddir.
İşte bu çok esâslı hàssa içindir ki; Rubûbiyet‑i Mutlaka derecesindeki Hâkimiyet-i İlâhiye, gayet şiddetle şirki ve iştirâki ve müdâhale-i gayrı reddettiğinden, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân dahi, gayet harâretle ve şiddetle ve pek çok tekrar ile Tevhidi gösterip şirki, iştirâki, azîm tehdidlerle reddediyor.
İşte, Rubûbiyetteki Hâkimiyet‑i İlâhiye, Tevhid ve Vahdeti kat'î bir sûrette iktiza ettiği ve gayet kuvvetli bir dâîyi ve gayet şiddetli bir muktazîyi gösterdiği gibi, kâinât yüzündeki nihâyet derecede mükemmel ve mecmû-u kâinâttan, yıldızlardan tut, tâ nebâtât, hayvanat, maâdin, tâ cüz'iyât ve efrâda ve zerrelere kadar görünen intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmel, o Ferdiyete, o Vahdete hiçbir cihetle şübhe getirmez bir şâhid-i âdil, bir bürhân-ı bâhirdir. Çünkü gayrın müdâhalesi olsa, bu gayet hassas nizâm ve intizam ve muvâzene-i kâinât elbette bozulacaktı ve intizamsızlık eseri görünecekti. لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin sırrıyla, bu hàrika, mükemmel nizâm‑ı kâinât karışacaktı ve fesâda girecekti. Hâlbuki, فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ âyetiyle, zerrâttan tâ seyyârâta, ferşten tâ Arşa kadar hiçbir cihetle kusur ve noksan ve müşevveşiyet eseri görülmediğinden, gayet parlak bir sûrette, bu nizâm‑ı kâinât ve şu intizam-ı mahlûkat ve şu muvâzene-i mevcûdât, ism-i Ferd’in cilve-i a'zamını gösterip Vahdete şehâdet eder.
Hem cilve‑i Ehadiyet sırrıyla, en küçük bir zîhayat mahlûk, kâinâtın bir misâl-i musağğarası ve küçük bir fihristesi hükmünde olduğundan, o tek zîhayata sâhib çıkan, bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan Zât olabilir. Ve bir çekirdek, hilkatçe bir ağaçtan geri olmadığı ve bir ağaç küçük bir kâinât hükmünde olduğu gibi, herbir zîhayat dahi küçük bir kâinât ve küçük bir âlem hükmünde olduğundan, bu sırr-ı Ehadiyet cilvesi, şirk ve iştirâki muhâl derecesine getiriyor.
Bu kâinât, o sır ile, değil yalnız tecezzî kabûl etmez bir külldür; belki mâhiyetçe, inkısam ve iştirâki ve tecezzîsi imkânsız ve müteaddid elleri kabûl etmez bir küllî hükmüne geçtiğinden, ondaki herbir cüz', bir cüz'î ve bir ferdi hükmünde ve o küll dahi bir küllî hükmünde olduğundan, hiçbir cihetle iştirâkin imkânı olmuyor. Bu ism‑i Ferd’in cilve-i a'zamı, hakikat-i Tevhidi, bu sırr-ı Ehadiyet’le bedâhet derecesinde isbât ediyor.
Evet, kâinâtın envâ'ları birbiri içine girift olması ve kenetleşmesi ve herbirinin vazifesi umuma baktığı cihetle, kâinâtı, Rubûbiyet ve icâd noktasında tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne getirdiği misillû; kâinâtta fa'âliyet gösteren ef'âl‑i umumiye-i muhîta dahi, birbirinin içinde tedâhül cihetiyle, yani, meselâ hayat vermek fiili içinde, aynı ânda iâşe ve terzîk fiili görünüyor. Ve o iâşe, ihyâ fiilleri içinde, aynı zamanda o zîhayatın cesedini tanzim, techiz fiilleri müşâhede olunuyor. Ve o iâşe, ihyâ, tanzim, techiz fiilleri içinde; aynı vakitte tasvir, terbiye ve tedbir fiilleri nazara çarpıyor. Ve hâkezâ, böyle muhît ve umumî ef'âlin birbiri içine tedâhülü ve girift olması ve ziyâdaki yedi renk gibi imtizaç, belki ittihâd etmesi haysiyetiyle ve o ef'âlin herbiri mâhiyetçe bir birlik ve vahdet içinde ekser mevcûdâta ihâtası ve şümûlü ve Vahdânî birer fiil olduğundan, herhalde fâilinin bir tek Zât olması ve herbiri umum kâinâtı istilâ etmesi ve sâir ef'âl ile muâvenetdârâne birleşmesi itibariyle, kâinâtı tecezzî kabûl etmez bir küll hükmüne getirdiği gibi; zîhayat mahlûkların herbirisi, kâinâtın bir çekirdeği, bir fihristesi, bir nümûnesi hükmünde olduğundan, kâinâtı, Rubûbiyet noktasında tecezzî ve inkısamı imkân haricinde bir küllî hükmüne getirmiştir.
Demek kâinât öyle bir külldür ki; bir cüz'e Rab olmak, umum o külle Rab olmakla olur. Ve öyle bir küllîdir ki; herbir cüz, bir ferd hükmüne geçip, bir tek ferde Rubûbiyetini dinlettirmek, umum o küllîyi musahhar etmekle olabilir.
Altıncı İşâret
Ferdiyet‑i Rabbâniye ve Vahdet-i İlâhiye, bütün kemâlâtın medârı, esâsı olduğu ve kâinâtın hilkatindeki hikmetlerin ve maksadların menşe'i ve mâdeni olduğu gibi; zîşuûr ve zîaklın, hususan insanın metâlibinin ve arzularının husûl bulmasının menba'ı ve çare‑i yegânesidir. Eğer Ferdiyet olmazsa, beşerin bütün metâlib ve arzuları sönecek. Hem hilkat-i kâinâtın neticeleri hiçe inecek, hem mevcûd ve muhakkak olan ekser kemâlâtın in'idâmına vesile olacak.
Meselâ; insanda en şedîd ve sarsılmaz ve aşk derecesinde bir arzu‑yu bekà var. Ve o matlabı vermek için, bütün kâinâtı sırr-ı Ferdiyetle kabzasında tutan ve bir menzili kapayıp öbür menzili açmak gibi kolay bir sûrette dünyayı kapayıp âhireti açabilir bir Zât, o arzu-yu bekàyı yerine getirebilir. Ve bu arzu gibi, ebede uzanmış ve kâinâtın etrafına yayılmış, beşerin binler arzuları, sırr-ı Ferdiyete ve hakikat-i Tevhide bağlıdırlar. Eğer o Ferdiyet olmazsa, onlar olmaz, akîm kalırlar. Ve Vahdetle bütün kâinâta birden tasarruf eden bir Zât-ı Ferd olmazsa, o matlablar yerine gelmez. Farazâ gelse de çok nâkıs olur.
İşte bu sırr‑ı azîm içindir ki, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, Tevhid ve Ferdiyeti pek çok tekrar ile, kuvvetli bir harâretle, yüksek bir halâvetle ders verdiği gibi; bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâ, en büyük zevklerini ve saâdetlerini, Kelime-i Tevhid olan “Lâ ilâhe illâ Hû”da buluyorlar.
Yedinci İşâret
İşte bu Tevhid‑i Hakîkiyi bütün merâtibiyle en mükemmel bir sûrette ders veren, isbât eden, ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti, elbette o Tevhidin kat'iyyeti derecesinde sâbit olmak lâzım gelir. Çünkü; mâdem dâire-i vücûdun en büyük hakikati olan Tevhidi bütün hakàikıyla O Zât ders veriyor; elbette Tevhidi isbât eden bütün bürhânlar, dolayısıyla, onun risaletini ve vazifesinin hakkâniyetini ve da'vâsının doğruluğunu dahi kat'î isbât eder denilebilir. Evet, böyle binler hakàik-ı àliyeyi cem'eden Ferdiyet ve Vahdâniyeti hakkıyla keşfedip ders veren bir risalet, gayet kat'î bir sûrette o Tevhid, o Ferdiyetin muktezâsıdır ve lâzımıdır. Onlar, onu herhalde isterler.
İşte o vazifeyi tam tamına yerine getiren Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şahsiyet-i maneviyesinin derece-i ehemmiyetine ve ulviyetine ve bu kâinâtın bir güneşi olduğuna şehâdet eden pek çok delillerden, sebeblerden üç tanesini nümûne olarak beyân ediyoruz.
Birincisi: Umum ümmet, umum asırlarda işledikleri umum hasenâtın bir misli, “Essebebü ke'l‑fâil” sırrınca, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sahife-i hasenâtına geçtiği gibi; umum ümmet, her günde ettikleri salavât duâsının kat'î makbûliyeti cihetiyle, o hadsiz duâların iktiza ettikleri makam ve mertebeyi düşünmekle, Şahsiyet-i Maneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu kâinât içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşılır.
İkincisi: Âlem‑i İslâmın şecere-i kübrâsının menşe'i, çekirdeği, hayatı, medârı olan mâhiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, fevkalâde isti'dâd ve cihâzâtıyla, Âlem-i İslâmiyet’in maneviyatını teşkil eden kudsî kelimâtı, tesbihâtı, ibâdâtı en evvel bütün mânâlarıyla hissedip yapmaktan gelen terakkiyât-ı rûhiyesini düşün; habîbiyet derecesine çıkan ubûdiyet-i Muhammediye’nin (asm) velâyeti, sâir velâyetlerden ne kadar yüksek olduğunu anla.
Bir zaman, bir tek tesbihin, bir tek namazda, Sahâbelerin tarz‑ı telâkkisine yakın bir sûrette bana inkişafı, bir ay kadar ibâdet derecesinde ehemmiyetli göründü; Sahâbelerin yüksek kıymetini onunla anladım. Demek, bidâyet-i İslâmiyede kelimât-ı kudsiyenin verdiği feyiz ve nurun başka bir meziyeti var. Tazeliği haysiyetiyle başka bir letâfeti, bir tarâveti, bir lezzeti var ki, gaflet perdesi altında, mürûr-u zamanla gizlenir, azalır, perdelenir. Zât-ı Muhammediye (asm) ise, onları menba'-ı hakîkisinden (Zât-ı Akdes’ten) turfanda, taze olarak, fevkalâde isti'dâdıyla almış, emmiş, massetmiş. Bu sırra binâen, O Zât, bir tek tesbihten, başkasının bir sene ibâdeti kadar feyiz alabilir.
İşte bu nokta‑i nazardan, Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, haddi ve nihâyeti olmayan merâtib-i kemâlâtta ne derece terakkî ettiğini kıyâs et.
Üçüncüsü: Bu kâinâtın Hàlık’ı, bu kâinâttaki bütün makàsıdının en ehemmiyetli medârı nev'‑i insan olduğundan ve bütün Hitâbât-ı Sübhâniyenin en anlayışlı bir muhâtabı nev'-i beşer olduğundan; o nev'-i beşer içinde en meşhûr, en nâmdâr ve âsârıyla ve icraatıyla en mükemmel, en muhteşem ferd olan Zât-ı Muhammediye’yi (asm), o nev' nâmına, belki umum kâinât hesabına Kendine muhâtab ittihàz eden Zât-ı Ferd-i Zülcelâl, elbette onu hadsiz kemâlâtta hadsiz feyzine mazhar etmiştir.
İşte, bu Üç Nokta gibi çok noktalar var; kat'î bir sûrette isbât ederler ki, Şahsiyet‑i Maneviye-i Muhammediye (asm) kâinâtın manevî bir güneşi olduğu gibi; bu kâinât denilen Kur'ân-ı Kebîrin âyet-i kübrâsı ve o Furkàn-ı A'zamın ism-i a'zamı ve ism-i Ferd’in cilve-i a'zamının bir âyinesidir.
Kâinâtın umum zerrâtının, umum zamanlarındaki umum dakikalarının bütün âşirelerine darb edilip, hâsıl‑ı darb adedince O Zât-ı Ahmediye’ye salât ü selâm, nihâyetsiz hazine-i rahmetinden inmesini, Zât-ı Ferd-i Ehad-i Samed’den niyâz ediyoruz.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ