Otuzuncu Lem'anın Altıncı Nüktesi
İsm‑i Kayyûm’a bakar.
İsm‑i Hayy’ın bir hülâsası, Nur Çeşmesi’nin bir zeyli olmuş. Bu ism-i Kayyûm dahi, Otuzuncu Söz’ün zeyli olması münâsib görüldü.
İ'tizar: Bu çok ehemmiyetli mes'eleler ve çok derin ve geniş “İsm‑i Kayyûm”un cilve‑i a'zamı, hem muntazaman değil, belki ayrı ayrı lem'alar tarzında kalbe hutûr ettiğinden, hem gayet müşevveş ve acele ve tedkiksiz müsvedde hâlinde kaldığından, elbette tâbirat ve ifâdelerde çok noksanlar, intizamsızlıklar bulunacaktır. Mes'elelerin güzelliklerine benim kusurlarımı bağışlamalısınız.
İhtar: İsm‑i A'zama ait nükteler, a'zamî bir sûrette geniş, hem gayet derin olduğundan, hususan ism-i Kayyûm’a ait mes'eleler ve bilhassa Birinci Şuâ’ı maddiyûnlara baktığı için, daha ziyâde derin gittiğinden, elbette her adam her mes'eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes'eleden bir derece hisse alabilir. “Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz” kaidesiyle, “Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum” diye vazgeçmek kâr‑ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa o kadar kârdır.
İsm‑i A'zama ait mes'elelerin ihâta edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan ism-i Hayy ve Kayyûm’a ve bilhassa hayatın îmân erkânına karşı remizlerine ve bilhassa kazâ ve kader rüknüne hayatın işâretine ve ism-i Kayyûm’un Birinci Şuâı’na herkesin fikri yetişmez; fakat hissesiz de kalmaz. Belki herhalde îmânını kuvvetlendirir.
Saâdet‑i ebediyenin anahtarı olan îmânın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir. Îmânın bir zerre kadar kuvveti ziyâde olması, bir hazinedir. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî diyor ki: “Bir küçük mes'ele-i îmâniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvâk ve kerâmetlere müreccahtır.”
﷽
بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍلَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِوَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُمَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا gibi, Kayyûmiyet‑i İlâhiye’ye işâret eden âyetlerin bir nüktesi ve İsm-i A'zam veyâhut İsm-i A'zamın iki ziyâsından ikinci ziyâsı veyâhut İsm-i A'zamın altı nurundan altıncı nuru olan “Kayyûm” isminin bir cilve‑i a'zamı, Zilkade ayında aklıma göründü. Eskişehir Hapishânesindeki müsâadesizliğim cihetiyle, o nur-u a'zamı elbette tamamıyla beyân edemeyeceğim. Fakat Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) Kaside‑i Ercûze’sinde “Sekîne” nâm‑ı àlîsiyle beyân ettiği İsm-i A'zam ve Celcelûtiye’sinde yine pek muhteşem isimlerle İsm‑i A'zam içinde bulunan o altı ismi en a'zam, en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde kerâmetkârâne bize tesellî verdiği için, bu ism-i Kayyûm’a dahi, evvelki beş esmâ gibi, hiç olmazsa muhtasar bir sûrette, Beş Şuâ ile, o nur‑u a'zama işâret edeceğiz.
Birinci Şuâ
Bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i kayyûmdur; yani, bizâtihi kàimdir, dâimdir, bâkîdir. Bütün eşya O’nunla kàimdir, devam eder ve vücûdda kalır, bekà bulur. Eğer kâinâttan bir dakikacık olsun o nisbet-i Kayyûmiyet kesilse, kâinât mahvolur. Hem O Zât-ı Zülcelâl kayyûmiyetiyle beraber, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’da fermân ettiği gibi, لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءٌ’dür. Yani; ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinâtı bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza‑i Rubûbiyet’inde tutup, bir hâne ve bir saray hükmünde, kemâl-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdes’e, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhâldir.
Evet, bir Zât ki, O’na yıldızların icâdı zerreler kadar kolay gele; Ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine musahhar ola; Ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mâni olmaya; Ve hadsiz efrâd, bir ferd gibi nazarında hazır ola; Ve bütün sesleri birden işite; Ve umumun hadsiz hâcâtını birden yapabile; Ve kâinâtın mevcûdâtındaki bütün intizamât ve mîzanların şehâdetiyle hiçbir şey, hiçbir hâl, dâire‑i meşîet ve irâdesinden hariç olmaya; Ve hiçbir mekânda olmadığı hâlde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola; Ve herşey O’ndan nihâyet derecede uzak olduğu hâlde, O ise herşeye nihâyet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâl’in elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhâldir. Yalnız, mesel ve temsîl sûretinde şuûnât-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nurdaki bütün temsîlât ve teşbihât, bu mesel ve temsîl nev'indendirler.
İşte böyle misilsiz ve Vâcibü'l‑Vücûd ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzîsi ve inkısamı her cihetle muhâl ve tağayyür ve tebeddülü mümteni' ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zât-ı Akdes’in kâinât safahâtında ve tabakàt-ı mevcûdâtında tecellî eden bir kısım cilvelerini, ayn-ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlûkatına ulûhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalâlet insanların bir kısmı, O Zât-ı Zülcelâl’in bazı eserlerini tabiata isnâd etmişler. Hâlbuki, Risale‑i Nurun müteaddid yerlerinde kat'î bürhânlarla isbât edilmiş ki:
Tabiat; Bir San'at‑ı İlâhiye’dir, sâni' olmaz. Bir Kitab‑ı Rabbânî’dir, kâtib olmaz. Bir nakıştır, nakkàş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz. Bir mistardır, masdar olmaz. Bir kàbildir, münfail olur, fâil olmaz. Bir nizâmdır, nâzım olamaz. Bir şerîat‑ı fıtriyedir, şâri' olamaz.
Farz‑ı muhâl olarak, en küçük bir zîhayat mahlûk tabiata havâle edilse, “Bunu yap!” denilse; Risale-i Nurun çok yerlerinde kat'î bürhânlarla isbât edildiği gibi, o küçük zîhayatın a'zâları ve cihâzâtları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir; tâ ki, tabiat o işi görebilsin.
Hem, maddiyûn denilen bir kısım ehl‑i dalâlet, zerrâttaki tahavvülât-ı muntazama içinde hallâkıyet-i İlâhiye’nin ve kudret-i Rabbâniye’nin bir cilve-i a'zamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniye’nin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiye’yi isnâd etmeye başlamışlar.
Fesübhânallâh! İnsanlarda bu derece hadsiz cehâlet olabilir mi ki; mekândan münezzeh olmakla beraber, herbir yerde, herbir şeyin icâdında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri câmid, kör, şuûrsuz, irâdesiz, mîzansız ve tesâdüf fırtınaları içinde çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurâfetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet, bu herifler vahdet‑i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihâyetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler. Yani; bir tek ilâhı kabûl etmedikleri için, nihâyetsiz ilâhları kabûl etmeğe mecbur oluyorlar. Yani; bir tek Zât-ı Akdes’in hàssası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve hàlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihâyetsiz, câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki ulûhiyetlerini kabûl etmeğe, mesleklerince mecbur oluyorlar.
İşte sen gel, echeliyetin nihâyetsiz derecesine bak! Evet, zerrelerdeki cilve ise, zerreler tâifesini Vâcibü'l‑Vücûd’un havliyle, kudretiyle, emriyle, muntazam ve muhteşem bir ordu hükmüne getirmiştir. Eğer bir sâniye O Kumandan-ı A'zamın emri ve kuvveti geri alınsa, o çok kesretli, câmid, şuûrsuz tâife, başıbozuklar hükmüne gelecekler, belki bütün bütün mahvolacaklar!
Hem, insanların bir kısmı, güyâ daha ileri görüyor gibi, daha ziyâde câhilâne bir dalâletle, Sâni'‑i Zülcelâl’in gayet latîf, nâzenîn, mutî', musahhar bir sahife-i icraatı ve emirlerinin bir vâsıta-i nakliyâtı ve zaîf bir perde-i tasarrufâtı ve latîf bir midâd-ı (mürekkeb) kitabeti ve en nâzenîn bir hulle-i icâdâtı ve bir mâye-i masnûâtı ve bir mezraa-i hubûbatı olan “esîr” maddesini, cilve-i Rubûbiyetine âyinedârlık ettiği için, masdar ve fâil tevehhüm etmişler. Bu acîb cehâlet, hadsiz muhâlleri istilzam ediyor. Çünkü esîr maddesi; maddiyûnları boğduran zerrât maddesinden daha latîf ve eski hükemânın saplandığı heyûlâ fihristesinden daha kesif, ihtiyarsız, şuûrsuz, câmid bir maddedir. Bu hadsiz bir sûrette tecezzî ve inkısam eden ve nâkillik ve infiâl hàssasıyla ve vazifesiyle techiz edilen bu maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha küçük olan zerrelerine, herşeyde herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücûd bulan fiilleri, eserleri isnâd etmek, esîrin zerreleri adedince yanlıştır.
Evet, mevcûdâtta görünen fiil‑i icâd öyle bir keyfiyettedir ki; herşeyde, hususan zîhayat olsa, ekser eşyayı ve belki umum kâinâtı görecek, bilecek ve kâinâta karşı o zîhayatın münâsebetini tanıyacak, te'min edecek bir iktidar ve ihtiyardan geldiğini gösteriyor ki, maddî ve ihâtasız olan esbâbın hiçbir cihetle fiili olmaz. Evet, sırr‑ı kayyûmiyetle, en cüz'î bir fiil-i icâdî, doğrudan doğruya bütün kâinât Hàlık’ının fiili olduğuna delâlet eden bir sırr-ı a'zamı taşıyor.
Evet, meselâ bir arının icâdına teveccüh eden bir fiil, iki cihetle Hàlık‑ı Kâinât’a hususiyetini gösteriyor:
Birincisi: O arının bütün emsâlinin, bütün zeminde, aynı zamanda, aynı fiile mazhariyetleri gösteriyor ki; bu cüz'î ve hususî fiil ise, ihâtalı, rû‑yi zemini kaplamış bir fiilin bir ucudur. Öyle ise; o büyük fiilin fâili ve o fiilin sâhibi kim ise, o cüz'î fiil dahi O’nundur.
İkinci Cihet: Bu hazır arının hilkatine teveccüh eden fiilin fâili olmak için, o arının şerâit‑i hayatiyesini ve cihâzâtını ve kâinâtla münâsebâtını te'min edecek ve bilecek kadar pek büyük bir iktidar ve ihtiyar lâzım geldiğinden, o cüz'î fiili yapan zâtın, ekser kâinâta hükmü geçmekle ancak o fiili öyle mükemmel yapabilir.
Demek en cüz'î fiil, iki cihetle Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs olduğunu gösterir.
En ziyâde cây‑i dikkat ve cây-i hayret şudur ki: Vücûdun en kuvvetli mertebesi olan “vücûb”un; Ve vücûdun en sebatlı derecesi olan “maddeden tecerrüd”ün; Ve vücûdun zevâlden en uzak tavrı olan “mekândan münezzehiyet”in; Ve vücûdun en sağlam ve tağayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan “vahdet”in sâhibi olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un en hàs hàssası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve sermediyeti; vücûdun en zaîf mertebesi ve en incecik derecesi ve en müteğayyir, mütehavvil tavrı ve en ziyâde mekâna yayılmış olan hadsiz, kesretli bir maddî madde olan esîr ve zerrât gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyet isnâd etmek ve onları ezelî tasavvur etmek ve kısmen âsâr‑ı İlâhiye’nin onlardan neş'et ettiğini tevehhüm etmek, ne kadar hilâf-ı hakikat ve vâkıa muhâlif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale-i Nurun müteaddid cüz'lerinde kat'î bürhânlarla gösterilmiştir.
İkinci Şuâ
“İki Mes'ele”dir.
Birinci Mes'ele
İsm‑i Kayyûm’un bir cilve-i a'zamına işâret eden, لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌمَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَالَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ gibi âyetlerin işâret ettiği hakikat‑i a'zamın bir vechi şudur ki:
Şu kâinâttaki ecrâm‑ı semâviyenin kıyâmları, devamları, bekàları, sırr-ı Kayyûmiyetle bağlıdır. Eğer o cilve-i Kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı küre-i arzdan bin defa büyük milyonlarla küreler, fezâ-yı gayr-ı mütenâhî boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler.
Nasıl ki, meselâ havada, tayyareler yerinde binler muhteşem kasırları kemâl‑i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zâtın kayyûmiyet iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizâm ve devamları ile ölçülür. Öyle de; O Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâl’in madde-i esîriye içinde hadsiz ecrâm-ı semâviyeye nihâyet derecede intizam ve mîzan içinde sırr-ı Kayyûmiyetle bir kıyâm, bir bekà, bir devam vererek, bazısı küre-i arzdan bin ve bir kısmı bir milyon defa büyük, milyonlarla azîm küreleri direksiz, istinâdsız, boşlukta durdurmakla beraber, herbirini bir vazife ile tavzif edip gayet muhteşem bir ordu şeklinde, emr-i “kün feyekûn”den gelen fermânlara kemâl-i inkıyadla itâat ettirmesi, ism-i Kayyûm’un a'zamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi; herbir mevcûdun zerreleri dahi, yıldızlar gibi, sırr-ı Kayyûmiyetle kàim ve o sır ile bekà ve devam ediyorlar.
Evet, bir zîhayatın cesedindeki zerrelerin herbir a'zâya mahsûs bir hey'et ile küme küme toplanıp dağılmadıkları ve sel gibi akan unsurların fırtınaları içinde vaziyetlerini muhâfaza edip dağılmamaları ve muntazaman durmaları, bilbedâhe, kendi kendilerinden olmayıp, belki sırr‑ı Kayyûmiyetle olduğundan; herbir cesed muntazam bir tabur, herbir nev'i muntazam bir ordu hükmünde olarak, bütün zîhayat ve mürekkebâtın zemin yüzünde ve yıldızların fezâ âleminde durmaları ve gezmeleri gibi, bu zerreler dahi hadsiz dilleriyle sırr-ı Kayyûmiyeti ilân ederler…
İkinci Mes'ele
Eşyanın sırr‑ı Kayyûmiyetle münâsebetdâr fâidelerinin ve hikmetlerinin bir kısmına işâret etmeyi, bu makam iktiza ediyor.
Evet, herşeyin hikmet‑i vücûdu ve gaye-i fıtratı ve fâide-i hilkati ve netice-i hayatı üçer nev'idir.
Birinci Nev'i: Kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
İkinci Nev'i: Daha mühimdir ki, herşey, umum zîşuûr mütâlaa edebilecek ve Fâtır‑ı Zülcelâl’in cilve-i esmâsını bildirecek birer âyet, birer mektûb, birer kitab, birer kaside hükmünde olarak, mânâlarını hadsiz okuyucularına ifâde etmesidir.
Üçüncü Nev'i ise, Sâni'‑i Zülcelâl’e aittir, O’na bakar. Herşeyin fâidesi ve neticesi kendine bakan bir ise, Sâni'-i Zülcelâl’e bakan yüzlerdir ki, Sâni'-i Zülcelâl, Kendi acâib-i san'atını Kendisi temâşâ eder; Kendi cilve-i esmâsına, Kendi masnûâtında bakar. Bu a'zamî üçüncü nev'ide hikmet-i hilkatini ifâde için, bir sâniye kadar yaşamak kâfîdir.
Hem, herşeyin vücûdunu iktiza eden bir sırr‑ı Kayyûmiyet var ki, Üçüncü Şuâ’da izâh edilecek…
Bir zaman, tılsım‑ı kâinât ve muammâ-yı hilkat cilvesiyle mevcûdâtın hikmetlerine ve fâidelerine baktım, dedim: “Acaba bu eşya neden böyle kendini gösteriyorlar, çabuk kaybolup gidiyorlar? Onların şahsına bakıyorum: Muntazam, hikmetli giyinmiş, giydirilmiş, süslendirilmiş, sergiye, temâşâgâha gönderilmiş. Hâlbuki bir-iki günde, belki bir kısmı birkaç dakikada kaybolup, faydasız, boşu boşuna gidiyorlar. Bu kısa zamanda bize görünmelerinden maksad nedir?” diye çok merak ediyordum. O zaman, mevcûdâtın, hususan zîhayatın, dünya dershânesine gelmelerinin mühim bir hikmetini lütf-u İlâhî ile buldum. O da şudur:
Herşey, hususan zîhayat, gayet mânidâr bir kelime, bir mektûb, bir kaside‑i Rabbânîdir, bir ilânnâme-i İlâhîdir. Umum zîşuûrun mütâlaasına mazhar olduktan ve hadsiz mütâlaacılara mânâsını ifâde ettikten sonra, lafzı ve hurûfu hükmündeki sûret-i cismâniyesi kaybolur.
Bir sene kadar bu hikmet bana kâfî geldi. Bir sene sonra, masnûâtta ve bilhassa zîhayatlarda bulunan çok hàrika ve pek ince san'atın mu'cizeleri inkişaf etti. Anladım ki: Bu çok ince ve çok hàrika olan dekàik‑ı san'at, yalnız zîşuûrların nazarlarına ifâde-i mânâ için değildir. Gerçi herbir mevcûdu hadsiz zîşuûrlar mütâlaa edebilir. Fakat hem onların mütâlaası mahdûddur, hem de herkes o zîhayatın bütün dekàik-ı san'atına nüfûz edemezler. Demek, zîhayatların en mühim netice‑i hilkati ve en büyük gaye-i fıtratı, Zât-ı Kayyûm-u Ezelî’nin Kendi nazarına Kendi acâib-i san'atını ve verdiği rahîmâne hediyelerini ve ihsânlarını arz etmektir.
Bu gaye ise, çok zaman bana kanâat verdi. Ve ondan anladım ki, her mevcûdda, hususan zîhayatlarda hadsiz dekàik‑ı san'at bulunması, Zât-ı Kayyûm-u Ezelî’nin nazarına arz etmek, yani, Zât-ı Kayyûm-u Ezelî Kendi san'atını Kendisi temâşâ etmek olan hikmet-i hilkat, o büyük masârife kâfî geliyordu. Bir zaman sonra gördüm ki, mevcûdâtın şahıslarında ve sûretlerindeki dekàik-ı san'at devam etmiyor; gayet sür'atle tazeleniyor, tebeddül ediyor, nihâyetsiz bir fa'âliyet ve bir hallâkıyet içinde tahavvül ediyorlar. Bu hallâkıyet ve bu fa'âliyetin hikmeti, elbette o fa'âliyet derecesinde büyük olmak lâzım geliyor, diye tefekküre başladım. Bu defa mezkûr iki hikmet kâfî gelmemeğe başladılar, noksan kaldılar. Gayet merak ile, ayrı bir hikmeti aramaya ve taharrîye başladım. Bir zaman sonra, Lillâhi'l-Hamd, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın feyziyle, sırr-ı Kayyûmiyet noktasında azîm, hadsiz bir hikmet, bir gaye göründü. Ve onun ile “tılsım‑ı kâinât” ve “muammâ‑yı hilkat” tâbir edilen bir sırr‑ı İlâhî anlaşıldı. Yirmidördüncü Mektûb’da tafsîlen beyân edildiğinden, burada yalnız icmâlen iki-üç noktasını Üçüncü Şuâ’da zikredeceğiz.
Evet, sırr‑ı Kayyûmiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcûdâtı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihâyetsiz fezâda, رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا sırrıyla durdurup, kıyâm ve bekà verip, umumunu böyle sırr‑ı Kayyûmiyetin tecellîsine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinâd olmazsa, hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukùt edecek.
Hem nasıl ki, bütün mevcûdât, vücûdları ve kıyâmları ve bekàları cihetinde Kayyûm‑u Zülcelâl’e dayanıyorlar; kıyâmları onunladır. Öyle de; mevcûdâtın keyfiyât ve ahvâlinde binler silsilelerin – temsîlde hatâ olmasın – telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı Kayyûmiyette uçları وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ sırrıyla bağlıdır. Eğer o nurânî nokta‑i istinâda dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhâl ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek. Belki mevcûdât adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ; bu şey – hıfz veya nur veya vücûd veya rızık gibi – bir cihette buna dayanır, bu da ötekine, o da ona… Gitgide, herhalde nihâyetsiz olamaz, bir nihâyeti bulunacak. İşte, bütün böyle silsilelerin müntehâları, elbette sırr-ı Kayyûmiyettir. Sırr-ı Kayyûmiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhûm silsilelerde birbirine dayanmak râbıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı Kayyûmiyete bakar.
Üçüncü Şuâ
كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍفَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُيَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُبِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍفَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا gibi âyetlerin işâret ettikleri hallâkıyet‑i İlâhiye ve fa'âliyet-i Rabbâniye içindeki sırr-ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına bir-iki mukaddime ile işâret edeceğiz.
Birincisi: Şu kâinâta baktığımız vakit görüyoruz ki; zaman seylinde mütemâdiyen çalkanan ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı, bir sâniyede gelir, der‑akab kaybolur. Bir tâifesi, bir dakikada gelir, geçer. Bir nev'i, bir saat âlem-i şehâdete uğrar, âlem-i gayba girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir kısmı da asırlarda bu âlem-i şehâdete gelip, konup, vazife görüp gidiyorlar. Bu hayret verici seyahat ve seyerân-ı mevcûdât ve sefer ve seyelân-ı mahlûkat öyle bir intizam ve mîzan ve hikmetle sevk ü idare edilir; ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basîrâne, hakîmâne, müdebbirâne kumandanlık ediyor ki, bütün akıllar farazâ ittihâd edip bir tek akıl olsa, o hakîmâne idarenin künhüne yetişmez ve kusur bulup tenkid edemez!
İşte bu hallâkıyet‑i Rabbâniye’nin içinde, o sevimli ve sevdiği masnûâtın, hususan zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak âlem-i gayba gönderiyor. Hiçbirine nefes aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor. Mütemâdiyen bu misâfirhâne-i âlemi doldurup misâfirlerin rızâsı olmayarak boşaltıyor. Kalem-i kazâ ve kader, küre-i arzı yazar bozar tahtası gibi yaparak يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ cilveleriyle mütemâdiyen küre‑i arzda yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder.
İşte bu fa'âliyet‑i Rabbâniye’nin ve bu hallâkıyet-i İlâhiye’nin bir sırr-ı hikmeti ve esâslı bir muktazîsi ve bir sebeb-i dâîsi üç mühim şûbeye ayrılan hadsiz, nihâyetsiz bir hikmettir.
O Hikmetin Birinci Şûbesi şudur ki: Fa'âliyetin her nev'i, cüz'î olsun küllî olsun, bir lezzet verir. Belki her fa'âliyette bir lezzet var. Belki fa'âliyet ayn‑ı lezzettir. Belki fa'âliyet, ayn‑ı lezzet olan vücûdun tezâhürüdür ve ayn-ı elem olan ademden tebâüd ile silkinmesidir.
Evet, her kàbiliyet sâhibi, bir fa'âliyetle kàbiliyetinin inkişafını lezzetle takib eder. Herbir isti'dâdın fa'âliyetle tezâhür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Herbir kemâl sâhibi, fa'âliyetle kemâlâtının tezâhürünü lezzetle takib eder. Mâdem herbir fa'âliyette böyle sevilir, istenilir bir kemâl, bir lezzet vardır; ve fa'âliyet dahi bir kemâldir; ve mâdem zîhayat âleminde dâimî ve ezelî bir hayattan neş'et eden hadsiz bir muhabbetin, nihâyetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor; ve o cilveler gösteriyor ki, Kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütûflarda bulunan Zât’ın kudsiyetine lâyık ve vücûb‑u vücûduna münâsib o hayat-ı Sermediyenin muktezâsı olarak, hadsiz derecede – tâbirde hatâ olmasın – bir aşk‑ı lâhutî, bir muhabbet‑i kudsiye, bir lezzet‑i mukaddese gibi şuûnât‑ı kudsiye o Hayat-ı Akdes’te var ki, o şuûnât böyle hadsiz fa'âliyetle ve nihâyetsiz bir hallâkıyetle kâinâtı dâima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.
Sırr‑ı Kayyûmiyete Bakan Hadsiz Fa'âliyet-i İlâhiye’deki Hikmetin İkinci Şûbesi: Esmâ‑i İlâhiye’ye bakar. Ma'lûmdur ki, herbir cemâl sâhibi, kendi cemâlini görmek ve göstermek ister. Herbir hüner sâhibi, kendi hünerini teşhîr ve ilân etmekle nazar-ı dikkati celb etmek ister ve sever. Ve hüneri gizli kalmış bir güzel hakikat ve güzel bir mânâ, meydâna çıkmak ve müşterileri bulmak ister ve sever. Mâdem bu esâslı kaideler, herşeyde derecesine göre cereyan ediyor; elbette Cemîl-i Mutlak olan Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâl’in binbir Esmâ-i Hüsnâ’sından herbir ismin, kâinâtın şehâdetiyle ve cilvelerinin delâletiyle ve nakışlarının işâretiyle, herbirisinin herbir mertebesinde hakîki bir hüsün, hakîki bir kemâl, hakîki bir cemâl ve gayet güzel bir hakikat, belki herbir ismin herbir mertebesinde hadsiz envâ'-ı hüsünle hadsiz hakàik-ı cemîle vardır.
Mâdem bu esmânın kudsî cemâllerini irâe eden âyineleri ve güzel nakışlarını gösteren levhaları ve güzel hakikatlerini ifâde eden sahifeleri, bu mevcûdâttır ve bu kâinâttır. Elbette o dâimî ve bâkî esmâ, hadsiz cilvelerini ve nihâyetsiz mânidâr nakışlarını ve kitaplarını, hem müsemmâları olan Zât‑ı Kayyûm-u Zülcelâl’in nazar-ı müşâhedesine, hem hadd ü hesaba gelmeyen zîrûh ve zîşuûr mahlûkatın nazar-ı mütâlaasına göstermek ve nihâyetli, mahdûd bir şeyden nihâyetsiz levhaları ve bir tek şahıstan pek çok şahısları ve bir hakikatten pek kesretli hakikatleri göstermek için, o aşk-ı mukaddes-i İlâhîye istinâden ve o sırr-ı Kayyûmiyete binâen, kâinâtı umumen ve mütemâdiyen cilveleriyle tazelendiriyorlar, değiştiriyorlar.
Dördüncü Şuâ
Kâinâttaki Hayret‑nümâ Fa'âliyet-i Dâimenin Hikmetinin Üçüncü Şûbesi Şudur Ki: Herbir merhamet sâhibi, başkasını memnun etmekten mesrûr olur. Herbir şefkat sâhibi, başkasını mesrûr etmekten memnun olur. Herbir muhabbet sâhibi, sevindirmeye lâyık mahlûkları sevindirmekle sevinir. Herbir âlîcenâb zât, başkasını mes'ûd etmekle lezzet alır. Herbir âdil zât, ihkàk‑ı hak etmek ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sâhiblerini minnetdâr etmekle keyiflenir. Hüner sâhibi herbir san'atkâr, san'atını teşhîr etmekle ve san'atının tasavvur ettiği tarzda işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder.
İşte bu mezkûr düsturların herbiri birer kaide‑i esâsiyedir ki, kâinâtta ve âlem-i insaniyette cereyan ediyorlar. Bu kaidelerin Esmâ-i İlâhiye’de cereyan ettiklerini gösteren üç misâl, Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfında izâh edilmiştir. Bir hülâsası bu makamda yazılması münâsib olduğundan deriz:
Nasıl ki, meselâ gayet merhametli, sehàvetli, gayet kerîm, âlîcenâb bir zât, fıtratındaki àlî seciyelerin muktezâsıyla, büyük bir seyahat gemisine, çok muhtaç ve fakir insanları bindirip, gayet mükemmel ziyâfetlerle, ikramlarla o muhtaç fakirleri memnun ederek, denizlerde, arzın etrafında gezdirir. Ve kendisi de, onların üstünde, onları mesrûrâne temâşâ ederek, o muhtaçların minnetdârlıklarından lezzet alır ve onların telezzüzlerinden mesrûr olur ve onların keyiflerinden sevinir, iftihar eder.
Mâdem böyle bir tevzîat memuru hükmünde olan bir insan, böyle cüz'î bir ziyâfet vermekten bu derece memnun ve mesrûr olursa; elbette bütün hayvanları ve insanları ve hadsiz melekleri ve cinleri ve rûhları, bir sefîne‑i Rahmânî olan küre-i arz gemisine bindirerek; rû-yi zemini, envâ'-ı mat'ûmâtla ve bütün duyguların ezvâk ve erzâkıyla doldurulmuş bir sofra-i Rabbâniye şeklinde onlara açmak ve o muhtaç ve müteşekkir ve minnetdâr ve mesrûr mahlûkatını aktâr-ı kâinâtta seyahat ettirmekle ve bu dünyada bu kadar ikramlarla onları mesrûr etmekle beraber, dâr-ı bekàda, Cennetlerinden herbirini ziyâfet-i dâime için birer sofra yapan Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a ait olarak, o mahlûkatın teşekkürlerinden ve minnetdârlıklarından ve mesrûriyetlerinden ve sevinçlerinden gelen ve tâbirinde âciz olduğumuz ve me'zun olmadığımız Şuûnât-ı İlâhiye’yi “memnuniyet‑i mukaddese”, “iftihar‑ı kudsî” ve “lezzet‑i mukaddese” gibi isimlerle işâret edilen maânî‑i Rubûbiyettir ki, bu dâimî fa'âliyeti ve mütemâdi hallâkiyeti iktiza eder.
Hem meselâ, bir mâhir san'atkâr, plaksız bir fonoğraf yapsa, o fonoğraf istediği gibi konuşsa, işlese; san'atkârı ne kadar müftehir olur, mütelezziz olur, kendi kendine “Mâşâallâh” der. Mâdem icâdsız ve sûrî bir küçük san'at, san'atkârının rûhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa; elbette bu mevcûdâtın Sâni'‑i Hakîm’i, kâinâtın mecmûunu, hadsiz nağmelerin envâ'ıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir mûsikî-i İlâhiye ve bir fabrika-i acîbe yapmakla beraber; kâinâtın herbir nev'ini, herbir âlemini ayrı bir san'atla ve ayrı san'at mu'cizeleriyle göstererek zîhayatların kafalarında birer fonoğraf, birer fotoğraf, birer telgraf gibi çok makineleri, hattâ en küçük bir kafada dahi yapmakla beraber; herbir insan kafasına, değil yalnız plaksız fonoğraf, birer aynasız fotoğraf, bir telsiz telgraf, belki bunlardan yirmi defa daha hàrika, her insanın kafasında öyle bir makineyi yapmaktan ve istediği tarzda işleyip neticeleri vermekten gelen iftihar‑ı kudsî ve memnuniyet‑i mukaddese gibi mânâları ve Rubûbiyetin bu nev'inden olan ulvî şuûnâtı, elbette ve herhalde bu fa'âliyet‑i dâimeyi istilzam eder.
Hem meselâ, bir hükümdar‑ı âdil, ihkàk-ı hak için mazlumların hakkını zâlimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhâfaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması, hükümdarlığın ve adâletin bir kaide-i esâsiyesi olduğundan; elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara “hukuk‑u hayat” tâbir edilen şerâit‑i hayatiyeyi vermekle; ve hayatlarını muhâfaza için onlara cihâzât ihsân etmekle; ve zaîfleri kavîlerin şerrinden rahîmâne himâye etmekle; ve umum zîhayatlarda, bu dünyada ihkàk-ı hak etmek nev'i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev'i ise kısmen sırr-ı adâletin icrasından olmakla; ve bilhassa Mahkeme‑i Kübrâ-yı Haşirde, adâlet-i ekberin tecellîsinden hâsıl olan ve tâbirinde âciz olduğumuz şuûnât-ı Rabbâniye ve maânî-i kudsiyedir ki, kâinâtta bu fa'âliyet-i dâimeyi iktiza ediyor.
İşte bu üç misâl gibi, Esmâ‑i Hüsnâ’nın umumunda, herbirisi bu fa'âliyet-i dâimede böyle kudsî bazı Şuûnât-ı İlâhiye’ye medâr olduklarından, hallâkıyet-i dâimeyi iktiza ederler.
Hem mâdem her kàbiliyet, herbir isti'dâd, inbisat ve inkişaf edip semere vermekle bir ferâhlık, bir genişlik, bir lezzet verir. Hem mâdem her vazifedâr, vazifesini yapmak ve bitirmekle, vazifesinden terhisinde büyük bir rahatlık, bir memnuniyet hisseder. Ve mâdem bir tek tohumdan birçok meyveleri almak ve bir dirhemden yüz dirhem kâr kazanmak, sâhiblerine çok sevinçli bir hâlettir, bir ticârettir. Elbette, bütün mahlûkattaki hadsiz isti'dâdları inkişaf ettiren ve bütün mahlûkatını kıymetdâr vazifelerde istihdam ettikten sonra terakkîvâri terhis ettiren; yani, unsurları mâdenler mertebesine, mâdenleri nebâtlar hayatına, nebâtları rızık vâsıtasıyla hayvanların derece‑i hayatına ve hayvanları, insanların şuûrkârâne olan yüksek hayatına çıkarıyor.
İşte, herbir zîhayatın zâhirî bir vücûdunun zevâliyle – Yirmidördüncü Mektûb’da izâh edildiği gibi – rûhu, mâhiyeti, hüviyeti, sûreti ve misâlî vücûdları ve ilmî ve gaybî mevcûdiyetleri ve cesed‑i necmîsi ve gılâf-ı rûhu gibi kendinden alınmış pek çok vücûdlarını arkasında bırakıp ve yerinde vazife başına geçiren fa'âliyet-i dâime ve hallâkıyet-i Rabbâniye’den neş'et eden maânî-i kudsiye ve Rubûbiyet-i İlâhiye’nin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.
Mühim Bir Suâle Kat'î Bir Cevab: Ehl‑i dalâletten bir kısmı diyorlar ki: “Kâinâtı bir fa'âliyet-i dâime ile tağyîr ve tebdil eden Zât, elbette kendisinin de müteğayyir ve mütehavvil olması lâzım gelir.”
Elcevab: Hâşâ! Yüz bin defa hâşâ! Yerdeki âyinelerin tağayyürü, gökteki güneşin tağayyürünü değil, bil'akis, cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Hem ezelî, ebedî, sermedî, her cihetçe kemâl‑i mutlakta ve istiğnâ-yı mutlakta, maddeden mücerred, mekândan, kayıttan, imkândan münezzeh, müberrâ, muallâ olan bir Zât-ı Akdes’in tağayyürü ve tebeddülü muhâldir. Kâinâtın tağayyürü O’nun tağayyürüne değil, belki adem-i tağayyürüne ve gayr-ı mütehavvil olduğuna delildir. Çünkü müteaddid şeyleri intizamla dâimî tağyîr ve tahrîk eden bir Zât, müteğayyir olmamak ve hareket etmemek lâzım gelir. Meselâ; sen çok iplerle bağlı çok gülleleri ve topları çevirdiğin ve dâimî intizamla tahrîk edip vaziyetler verdiğin vakit, senin, yerinde durup tağayyür ve hareket etmemekliğin gerektir. Yoksa o intizamı bozacaksın.
Meşhûrdur ki, intizamla tahrîk eden hareket etmemek ve devam ile tağyîr eden müteğayyir olmamak gerektir; tâ ki, o iş intizamla devam etsin.
Sâniyen: Tağayyür ve tebeddül, hudûstan ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan ve maddîlikten ve imkândan ileri geliyor. Zât‑ı Akdes ise, hem kadîm, hem her cihetçe kemâl-i mutlakta, hem istiğnâ-yı mutlakta, hem maddeden mücerred, hem Vâcibü'l-Vücûd olduğundan; elbette tağayyür ve tebeddülü muhâldir, mümkün değildir.
Beşinci Şuâ
“İki Mes'ele”dir.
Birinci Mes'elesi
İsm‑i Kayyûm’un cilve-i a'zamını görmek istersek, hayâlimizi bütün kâinâtı temâşâ edecek, biri en uzak şeyleri, diğeri en küçük zerreleri gösterecek iki dûrbîn yapıp, birinci dûrbînle bakıyoruz, görüyoruz ki: İsm-i Kayyûm’un cilvesiyle, küre-i arzdan bin defa büyük milyonlar küreler, yıldızlar, direksiz olarak, havadan daha latîf olan madde-i esîriye içinde kısmen durdurulmuş, kısmen vazife için seyahat ettiriliyor.
Sonra, o hayâlin, hurdebînî olan ikinci dûrbîniyle, küçük zerrâtı görecek bir sûretle bakıyoruz. O sırr‑ı Kayyûmiyetle, zîhayat mahlûkat-ı arziyenin herbirinin zerrât-ı vücûdiyeleri, yıldızlar gibi muntazam bir vaziyet alıp hareket ediyorlar ve vazifeler görüyorlar. Hususan zîhayatın kanındaki “küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ” tâbir ettikleri zerrelerden teşekkül eden küçücük kütleleri, seyyâr yıldızlar gibi, Mevlevîvâri iki hareket-i muntazama ile hareket ediyorlar görüyoruz.
Bir hülâsatü'l‑hülâsa: İsm‑i A'zamın altı ismi, ziyâdaki yedi renk gibi imtizaç ederek teşkil ettikleri ziyâ-yı kudsiyeye bakmak için, bir hülâsanın zikri münâsibdir. Şöyle ki:
Bütün kâinâtın mevcûdâtını böyle durduran, bekà ve kıyâm veren ism‑i Kayyûm’un bu cilve-i a'zamının arkasından bak: İsm‑i Hayy’ın cilve-i a'zamı, o bütün mevcûdât-ı zîhayatı cilvesiyle şu'lelendirmiş, kâinâtı nurlandırmış, bütün zîhayat mevcûdâtı cilvesiyle yaldızlıyor.
Şimdi bak, ism‑i Hayy’ın arkasında ism-i Ferd’in cilve-i a'zamı, bütün kâinâtı envâ'ıyla, eczâsıyla bir Vahdet içine alıyor; herşeyin alnına bir Sikke‑i Vahdet koyuyor; herşeyin yüzüne bir Hâtem-i Ehadiyet basıyor; nihâyetsiz ve hadsiz dillerle cilvesini ilân ettiriyor.
Şimdi ism‑i Ferd’in arkasında ism-i Hakem’in cilve-i a'zamına bak ki; yıldızlardan zerrelere kadar, hayâlin iki dûrbîniyle temâşâ ettiğimiz mevcûdâtı, herbirisini, cüz'î olsun, küllî olsun, en büyük dâireden en küçük dâireye kadar, herbirine lâyık ve münâsib olarak, meyvedâr bir nizâm ve hikmetli bir intizam ve semeredâr bir insicam içine almış, bütün mevcûdâtı süslendirmiş, yaldızlandırmış.
Sonra ism‑i Hakem’in cilve-i a'zamı arkasında bak ki; ism‑i Adlin cilve-i a'zamıyla (İkinci Nüktede izâh edildiği vecihle) bütün kâinâtı, mevcûdâtıyla, fa'âliyet-i dâime içinde öyle hayret-engîz mîzanlarla, ölçülerle, tartılarla idare eder ki; ecrâm-ı semâviyeden biri, bir sâniye de muvâzenesini kaybetse, yani ism-i Adl’in cilvesi altından çıksa, yıldızlar içinde bir herc ü merce, bir kıyâmet kopmasına sebebiyet verecek. İşte, bütün mevcûdâtın dâire-i a'zam-ı Kehkeşân’dan, yani, Samanyolu tâbir edilen mıntıka-i kübrâdan tut, tâ kan içindeki küreyvât-ı hamrâ ve beyzânın dâire-i hareketlerine kadar herbir dâiresini, herbir mevcûdunu hassas bir mîzan, bir ölçü ile biçilmiş bir şekil ve bir vaziyetle, baştan başa, yıldızlar ordusundan tâ zerreler ordusuna kadar bütün mevcûdâtın emr-i “kün feyekûn”den gelen emirlere kemâl-i musahhariyetle itâat ettiklerini gösteriyor.
Şimdi, ism‑i Adl’in cilve-i a'zamı arkasında (Birinci Nüktede izâh edildiği gibi) ism‑i Kuddûs’ün cilve-i a'zamına bak ki; kâinâtın bütün mevcûdâtını öyle temiz, pâk, sâfî, güzel, süslü, berrak yapar gösterir ki, bütün kâinâta ve bütün mevcûdâta Cemîl‑i Mutlak’ın hadsiz derecede cemâl-i zâtîsine lâyık ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ-i Hüsnâ’sına münâsib olacak güzel âyineler şeklini vermiştir.
Elhâsıl; İsm‑i A'zamın bu altı ismi ve altı nuru, kâinâtı ve mevcûdâtı ayrı ayrı güzel renklerde, çeşit çeşit nakışlarda, başka başka zînetlerde bulunan yaldızlı perdeler içinde mevcûdâtı sarmıştır.
Beşinci Şuâ’nın İkinci Mes'elesi
Kâinâta tecellî eden Kayyûmiyetin cilvesi, Vâhidiyet ve Celâl noktasında olduğu gibi, kâinâtın merkezi ve medârı ve zîşuûr meyvesi olan insanda dahi, Kayyûmiyetin cilvesi, Ehadiyet ve Cemâl noktasında tezâhürü var. Yani nasıl ki; kâinât sırr‑ı Kayyûmiyetle kàimdir; öyle de, ism-i Kayyûm’un mazhar-ı ekmeli olan insan ile, bir cihette kâinât kıyâm bulur. Yani; kâinâtın ekser hikmetleri, maslahatları, gayeleri insana baktığı için, güyâ insandaki cilve-i Kayyûmiyet, kâinâta bir direktir. Evet, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm, bu kâinâtta insanı irâde etmiş ve kâinâtı onun için yaratmış denilebilir. Çünkü insan, câmiiyet-i tâmme ile bütün Esmâ-i İlâhiye’yi anlar, zevk eder. Hususan rızıktaki zevk cihetiyle pek çok Esmâ-i Hüsnâ’yı anlar. Hâlbuki melâikeler onları o zevk ile bilemezler.
İşte, insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki; Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm, insana, bütün esmâsını ihsâs etmek ve bütün envâ'-ı ihsânatını tattırmak için öyle iştihâlı bir mide vermiş ki, o midenin geniş sofrasını hadsiz envâ'‑ı mat'ûmâtıyla kerîmâne doldurmuş.
Hem bu maddî mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra‑i ni'met açmış. O hayat ise, duyguları vâsıtasıyla, o sofra-i ni'metten her çeşit istifadeler ile, teşekkürâtın her nev'ini yapar.
Ve bu hayat midesinden sonra, bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dâirede rızık ve ni'met ister. Akıl ve fikir ve hayâl, o midenin elleri hükmünde, semâvât ve zemin genişliğinde o sofra‑i rahmetten istifade edip şükreder.
Ve insaniyet midesinden sonra, hadsiz geniş diğer bir sofra‑i ni'met açmak için, İslâmiyet ve îmân akîdelerini, çok rızık ister bir manevî mide hükmüne getirip, onun rızık sofrasının dâiresini mümkinât dâiresinin haricinde genişletip, Esmâ‑i İlâhiye’yi de içine alır kılmıştır ki; o mide ile ism-i Rahmân’ı ve ism-i Hakîm’i en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder, “Elhamdülillâhi alâ Rahmâniyetihî ve alâ Hakîmiyetihî” der. Ve hâkezâ, bu manevî mide‑i kübrâ ile hadsiz ni'met-i İlâhiye’den istifade edebilir. Ve bilhassa o midedeki muhabbet-i İlâhiye zevkinin daha başka bir dâiresi var…
İşte, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm, insanı bütün kâinâta bir merkez, bir medâr yaparak, kâinât kadar geniş bir sofra-i ni'met insana açtığının ve kâinâtı insana musahhar ettiğinin ve kâinâtın insan ile mazhar olduğu sırr-ı Kayyûmiyetle bir cihette kàim olduğunun hikmeti ise, insanın mühim üç vazifesidir:
Birincisi: Kâinâtta münteşir bütün envâ'‑ı ni'meti insanla tanzim etmek. Ve insanın menfaati ipiyle tesbih taneleri gibi tanzim eder, ni'metlerin iplerinin uçlarını insanın başına bağlar, rahmet hazinelerinin umum çeşitlerine insanı bir liste hükmüne getirir.
İkinci Vazifesi: Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un hitâbâtına, insan, câmiiyeti haysiyetiyle en mükemmel muhâtab olmak ve hayretkârâne san'atlarını takdir ve tahsin etmekle en yüksek sesli bir dellâl olmak ve şuûrdârâne teşekkürâtın bütün envâ'ıyla, bütün envâ'-ı ni'metine ve çeşit çeşit hadsiz ihsânatına şükür ve hamd ü senâ etmektir.
Üçüncü Vazifesi: Hayatı ile, üç cihetle Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’a ve şuûnâtına ve sıfât-ı muhîtasına âyinedârlık etmektir.
Birinci Vecih: İnsan, kendi acz‑i mutlakıyla Hàlık’ının kudret-i mutlakasını ve derecâtını; ve aczin dereceleriyle kudretin mertebelerini hissetmektir. Ve fakr-ı mutlakıyla rahmetini ve rahmetinin derecelerini idrak etmek; ve zaafıyla O’nun kuvvetini anlamaktır. Ve hâkezâ, noksan sıfatlarıyla Hàlık’ının evsâf-ı kemâline mikyâsvâri âyine olmak… Gecede nurun daha ziyâde parlamasına nazaran, gece zulmetinin elektrik lambalarını göstermeğe mükemmel bir âyine olduğu gibi; insan dahi, böyle nâkıs sıfatlarıyla Kemâlât‑ı İlâhiye’ye âyinedârlık eder.
İkinci Vecih: İnsan, cüz'î irâdesiyle ve azıcık ilmiyle ve küçücük kudretiyle ve zâhirî mâlikiyetiyle ve hânesini bina etmesiyle, bu kâinât ustasının mâlikiyetini ve san'atını ve irâdesini ve kudretini ve ilmini, kâinâtın büyüklüğü nisbetinde anlar, âyinedârlık eder.
Üçüncü Vecih’teki âyinedârlığın iki yüzü var:
Birisi: Esmâ‑i İlâhiye’nin ayrı ayrı nakışlarını kendinde göstermektir. Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinâtın küçük bir fihristesi ve bir misâl-i musağğarası hükmünde olup, umum esmânın nakışlarını gösteriyor.
İkinci Yüzü: Şuûnât‑ı İlâhiye’ye âyinedârlık eder. Yani; kendi hayatıyla Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına işâret ettiği gibi, kendi hayatında inkişaf eden sem' ve basar gibi duyguların vâsıtasıyla, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un sem' ve basar gibi sıfatlarına âyinedârlık eder, bildirir. Hem, insan, hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassâsiyet sûretinde galeyân eden ve kesretli bir sûrette olan çok ince hayatî duygular, mânâlar ve hisler vâsıtasıyla, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un şuûnât-ı kudsiyesine âyinedârlık eder. Meselâ, o hassâsiyet içinde; sevmek, iftihar etmek, memnun olmak, mesrûr olmak, müferrah olmak gibi mânâlar ile – Zât-ı Akdes’in kudsiyetine ve gınâ-yı mutlakına münâsib ve lâyık olmak şartıyla – o nev'iden olan şuûnâtına âyinedârlık eder.
Hem, insan nasıl ki; hayat‑ı câmiasıyla Zât-ı Zülcelâl’in sıfât ve şuûnâtına bir mikyâs-ı mârifettir; ve cilve-i esmâsına bir fihristedir ve şuûrlu bir âyinedir; ve hâkezâ çok cihetlerle Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’a âyinedârlık eder. Öyle de; insan şu kâinâtın hakàiklarına bir vâhid-i kıyâsîdir, bir fihristedir, bir mikyâstır ve bir mîzandır.
Meselâ; kâinâtta, Levh‑i Mahfûz’un gayet kat'î bir delil-i vücûdu ve bir nümûnesi, insandaki kuvve-i hâfızadır. Ve âlem‑i misâlin vücûduna kat'î delil ve nümûne, kuvve-i hayâliyedir. Ve kâinâttaki rûhânilerin bir delil‑i vücûdu ve nümûnesi, insandaki kuvvelerdir ve latîfelerdir ve hâkezâ… İnsan, küçük bir mikyâsta, kâinâttaki hakàik‑ı îmâniyeyi şühûd derecesinde gösterebilir.
İşte, insanın mezkûr vazifeler gibi çok mühim hizmetleri var. Cemâl‑i Bâkî’ye âyinedir. Kemâl-i Sermediyeye dellâl-ı muzhirdir. Ve Rahmet-i Ebediyeye muhtac-ı müteşekkirdir. Mâdem cemâl, kemâl, rahmet bâkîdirler ve sermedîdirler; elbette O Cemâl-i Bâkî’nin âyine-i müştâkı ve O Kemâl-i Sermedînin dellâl-ı âşıkı ve O Rahmet-i Ebediyenin muhtac-ı müteşekkiri olan insan, bâkî kalmak için bir dâr-ı bekàya girecek; ve o bâkîlere refâkat için ebede gidecek; ve o ebedî cemâl ve o sermedî kemâl ve dâimî rahmete, ebedü'l-âbâdda refâkat etmek gerektir, lâzımdır.
Çünkü ebedî bir cemâl, fânî bir müştâka ve zâil bir dosta râzı olmaz. Çünkü cemâl, kendini sevdiği için, sevmesine mukâbil muhabbet ister. Zevâl ve fenâ ise, o muhabbeti adâvete kalbeder, çevirir.
Eğer insan ebede gidip bâkî kalmazsa, fıtratındaki Cemâl‑i Sermediyeye karşı olan esâslı muhabbet yerine, adâvet bulunacaktır. Onuncu Söz’ün hâşiyesinde beyân edildiği gibi, bir zaman bir dünya güzeli, bir âşıkını huzurundan çıkarıyor. O adamdaki aşk, birden adâvete dönüyor ve diyor ki: “Tuh! Ne kadar çirkindir!” diyerek, kendine tesellî vermek için, cemâlinden küsüyor, cemâlini inkâr ediyor. Evet, insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği veyâhut tutamadığı şeylerin adâvetkârâne kusurlarını arar, âdeta düşmanlık etmek ister.
Mâdem bütün kâinâtın şehâdetiyle Mahbûb‑u Hakîki ve Cemîl-i Mutlak, bütün güzel Esmâ-i Hüsnâ’sıyla Kendini insana sevdiriyor ve insanların Kendini sevmelerini istiyor; elbette ve herhalde, Kendisinin hem mahbûbu, hem habîbi olan insana fıtrî bir adâveti verip derinden derine kendinden küstürmeyecek. Ve fıtraten en ziyâde sevimli ve muhabbetli ve perestiş için yarattığı en müstesnâ mahlûku olan insanın fıtratına bütün bütün zıt olarak bir gizli adâveti, rûhuna vermeyecek.
Çünkü insan, sevdiği ve kıymetini takdir ettiği bir cemâl‑i mutlaktan ebedî ayrılmaktan gelen derin yarasını, ancak ona adâvetle, ondan küsmekle ve onu inkâr etmekle tedâvi edebilir. İşte, kâfirlerin, Allah’ın düşmanı olması bu noktadan ileri geliyor. Öyle ise; herhalde O Cemâl‑i Ezelî, Kendisinin âyine-i müştâkı olan insan ile ebedü'l-âbâd yolunda seyahatinde beraber bulunmak için, alâ külli hâl, bir dâr-ı bekàda bir hayat-ı bâkiyeye insanı mazhar edecek.
Evet, mâdem insan, fıtraten bir Cemâl‑i Bâkî’ye müştâk ve muhib bir sûrette halk edilmiştir. Ve mâdem bâkî bir cemâl, zâil bir müştâka râzı olamaz. Ve mâdem insan, bilmediği veya yetişemediği veya tutamadığı bir maksûddan gelen hüzün ve elemden tesellî bulmak için, o maksûdun kusurunu bulmakla, belki gizli adâvet etmekle kendini teskin eder. Ve mâdem bu kâinât, insan için halk edilmiş ve insan ise, mârifet ve muhabbet-i İlâhiye için yaratılmış. Ve mâdem bu kâinâtın Hàlık’ı, esmâsıyla sermedîdir. Ve mâdem esmâlarının cilveleri dâim ve bâkî ve ebedî olacaktır. Elbette ve herhalde, insan bir dâr-ı bekàya gidecek ve bir hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaktır.
Ve insanın kıymetini ve vazifelerini ve kemâlâtını bildiren, rehber‑i a'zam ve insan-ı ekmel olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, insana dair beyân ettiğimiz bütün kemâlâtı ve vazifeleri en ekmel bir sûrette kendinde ve dininde göstermesiyle gösteriyor ki: Nasıl kâinât insan için yaratılmış ve kâinâttan maksûd ve müntehab insandır; öyle de, insandan dahi en büyük maksûd ve en kıymetdâr müntehab ve en parlak âyine-i Ehad ve Samed, elbette Ahmed-i Muhammed’dir. عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ
يَا اَللّٰهُ ، يَا رَحْمٰنُ ، يَا رَح۪يمُ ، يَا فَرْدُ ، يَا حَىُّ ، يَا قَيُّومُ ، يَا حَكَمُ ، يَا عَدْلُ ، يَا قُدُّوسُ ، نَسْئَلُكَ بِحَقِّ فُرْقَانِكَ الْحَك۪يمِ وَبِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ ، وَبِحَقِّ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَبِحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ ، اَنْ تَحْفَظَنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ اٰم۪ينَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ