بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Seksen sene ibâdetli bir ömrü bahtiyarlara kazandıran Ramazan‑ı mübârekte, inşâallâh Nur’un şirket-i manevîsi o kazanca mazhar olacak. Bayrama kadar elden geldiği kadar, Nurcular ihlâs ile birbirinin duâlarına manevî âmîn demeli ki, birisi o sekseni kazansa, herbiri derecesine göre hissedar olur. En zaîf ve en ağır yükü bulunan bu hasta kardeşinize elbette manevî yardım edersiniz. …
Sâniyen: Nurların erkânlarından bir‑iki doktor, benim hastalığımın şiddetiyle beraber, o hàlis, sâdık zâtlara hastalık noktasında müracaat etmeyip ve ilâçlarını da yemeyip, çok ağır hastalıklar içinde onlarla meşveret etmeyerek ve şiddet-i ihtiyacım ve elemlerin içinde yanıma geldikleri vakit, hastalığa dair bahis açmadığımdan endişeli bir merak onlara geldiğinden, sırlı bir hakikati izhâra mecbur oldum. Belki size de fâidesi var diye yazıyorum.
Onlara dedim ki: Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkiniyle zaîf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin. En zaîf damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss‑i nefs-i cisim galebe eder. “Zarûrettir, mecburiyet var.” der, rûh ve kalbi susturur. Doktoru, müstebid bir hâkim gibi yapar. Ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itâate mecbur ediyor. Bu ise, fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir.
Hem, gizli düşmanlarım da bu zaîf damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasıl ki korku ve tama' ve şân ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü, insanın en zaîf damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler, i'dâmlarına beş para vermediğimizi anladılar.
Sonra, insanın bir zaîf damarı, derd‑i maîşet ve tama' cihetinde, çok soruşturdular; nihâyetinde o zaîf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki; onların mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukûâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyâde, resmen, “Ne ile yaşıyor?” diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra, en zaîf bir damar‑ı insaniye olan şân ü şeref ve rütbe noktasında, bana çok elîm bir tarzda, o zaîf damarımı tutmak için, emredilmiş. İhanetler, tahkîrler, damara dokunduracak işkenceler yaptılar, hiçbir şeye muvaffak olamadılar. Ve kat'iyyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünyanın şân ü şerefini, bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfürûşluk biliyoruz. Onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u câh ve şân ü şeref-i dünyeviyeye, beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihetle dîvâne biliyoruz.
Sonra, bizim hizmetimiz itibariyle bizde zaîf damar sayılan, fakat hakikat noktasında herkesin makbûlü ve her şahıs onu kazanmağa müştâk olan manevî makam sâhibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek ve o ni'met‑i İlâhiye’yi kendinde bilmektir ki, insanlara, menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat, böyle benlik ve enâniyet ve menfaat-perestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırr-ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamağa bina edilen hizmet-i îmâniye, şahsî makam-ı maneviyeyi aramamak iktiza ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîki ihlâsın sırrı bozulmasın.
İşte bunun içindir ki herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemâlât‑ı rûhiyeyi, Nur hizmetinin haricinde aramadığımı, zaîf damarlarımı tutmağa çalışanlar anladılar. Bu noktada dahi mağlûb oldular.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm. Ve gelecek Leyle‑i Kadir, herbir Nurcu hakkında seksenüç sene ibâdetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini, hakikat-i Leyle-i Kadr’i şefâatçi ederek Rahmet-i İlâhiye’den niyâz ediyoruz.
Kardeşiniz Said Nursî