Ondördüncü Âyet
Sûre‑i Nisâ’da لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ
Bu iki âyet bu asra da hususî bakarlar.
Birincisinin meâli gösteriyor ki: Ehl‑i dalâlet müteşâbihât-ı Kur'âniye’yi yanlış te'vilât ile tahrifine ve şübheleri çoğaltmasına çalıştığı bir zamanda, ilimde rüsuhu bulunan bir tâife o müteşâbihât-ı Kur'âniye’nin hakîki te'villerini beyân edip ve îmân ederek o şübehâtı izâle eder. Bu küllî mânânın her asırda mâsadakları ve cüz'iyâtları var.
Harb‑i Umumî vâsıtasıyla, bin seneden beri Kur'ân aleyhinde terâküm eden Avrupa i'tirâzları ve evhâmları Âlem-i İslâm içinde yol bulup yayıldılar. O şübehâtın bir kısmı fennî şeklini giydi, ortaya çıktı. Bu şübehâtı ve i'tirâzları bu zamanda def'eden başta Risalei'n-Nur ve şâkirdleri göründüğünden, bu âyet bu asra da baktığından Risalei'n-Nur ve şâkirdlerine remzen bakmakla beraber ulemâ-i müteahhirînin mezhebine göre اِلَّا اللّٰهُ’da vakfedilmez. O hâlde makam‑ı cifrîsi aynen اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى’nın makamı gibi bin üçyüz kırkdört ederek Resâili'n‑Nur ve şâkirdlerinin meydân-ı mücâhede-i maneviyeye atılmaları tarihine tam tamına tevâfukla onları da bu âyetin harîm-i kudsîsinin içine alıyor.
Hem haşrin en kuvvetli ve parlak bir bürhânı olan Onuncu Söz’ün etrafa yayılması tarihine ve Kur'ânın kırk vecihle mu'cize olduğunu beyân eden Yirmibeşinci Söz’ün iştihârı hengâmına hem اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى adedine tam tamına tevâfukla bakar.
Eğer mezheb‑i selef gibi اِلَّا اللّٰهُ’da vakıf olsa, o hâlde اَلرَّاسِخُونَ’deki şeddeli (ر) , iki (ر) sayılsa bin üçyüz altmış küsûr ederek Risaletü'n‑Nur şâkirdlerinin bundan onbeş-yirmi sene sonraki râsihâne ve muhakkìkâne olan ilimlerine ve îmânlarına remzen baktığı gibi, şeddeli (ر) , asıl itibariyle bir (ل) , bir (ر) sayılsa bin ikiyüz oniki ederek bundan bir buçuk asır evvel Mevlâna Hâlid Zülcenâheynin Hindistan’dan getirdiği parlak bir ilm‑i hakikat rüsuhuyla o zamanda meydân alan te'vilât-ı fâsideyi ve şübehâtı dağıtarak yüz senede elli milyondan ziyâde insanları dâire-i irşadına aldığı ve tenvir ettiği zamanın tarihine tam tamına tevâfukla bakar.
İkinci Âyet olan اَلرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ şeddeli (ر) , aslına nazaran bir (ل) , bir (ر) sayılmak cihetiyle makam‑ı ebcedîsi bin üçyüz kırkdört etmekle her asra baktığı gibi bu asra da hususî remzen bakar. Ve ilm-i hakikatte râsihâne çalışan ve kuvvetli îmân eden bir tâifeye işâret eder. Ve çok âyetlerin ehemmiyetle gösterdikleri bu bin üçyüz kırkdörtte Risaletü'n-Nur ve şâkirdlerinden daha ziyâde bu vazifeyi müşkül şerâit içinde sebatkârâne yapan zâhirde görülmüyor. Demek bu âyet onları dahi dâire-i harîmine hususî dâhil ediyor.