Yedinci Kısım: İşârât‑ı Seb'a
﷽
فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ الَّذ۪ي يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَيُر۪يدُونَ اَنْ يُطْفِؤُ۫ا نُورَ اللّٰهِ بِاَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّٰهُ اِلَّٓا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
Üç suâlin cevabı olarak “Yedi İşâret”tir.
Birinci Suâl
Dört işârettir
Birinci İşâret
Şeâir‑i İslâmiyeyi tağyîre teşebbüs edenlerin senedleri ve hüccetleri, yine her fenâ şeylerde olduğu gibi, ecnebîleri körü körüne taklidcilik yüzünden geliyor.
Diyorlar ki: “Londra’da ihtidâ edenler ve ecnebîlerden îmâna gelenler, memleketlerinde ezân ve kamet gibi çok şeyleri kendi lisânlarına tercüme ediyorlar, yapıyorlar. Âlem‑i İslâm onlara karşı sükût ediyor, i'tirâz etmiyor. Demek bir cevâz-ı Şer'î var ki, sükût ediliyor?‥”
Elcevab: Bu kıyâsın o kadar zâhir bir farkı var ki; hiçbir cihette onlara kıyâs etmek ve onları taklid etmek zîşuûrun kârı değildir. Çünkü ecnebî diyarına, lisân‑ı Şerîatta “Dâr-ı harb” denilir. Dâr-ı harpte çok şeylere cevâz olabilir ki, “Diyar-ı İslâm”da mesağ olamaz.
Hem Frengistan diyarı, Hıristiyan şevketi dâiresidir. Istılahât‑ı Şer'iyenin maânîsini ve kelimât-ı mukaddesenin mefâhimini lisân-ı hâl ile telkin edecek ve ihsâs edecek bir muhît olmadığından; bilmecbûriye kudsî maânî, mukaddes elfâza tercih edilmiş; maânî için elfâz terkedilmiş, ehvenü'ş-şer ihtiyar edilmiş.
Diyar‑ı İslâmda ise; muhît, o kelimât-ı mukaddesenin meâl-i icmâlîsini Ehl-i İslâm’a lisân-ı hâl ile ders veriyor. An'ane‑i İslâmiye ve İslâmî tarih ve umum Şeâir-i İslâmiye ve umum erkân-ı İslâmiyete ait muhâverât-ı Ehl-i İslâm, o kelimât-ı mukaddesenin mücmel meâllerini, mütemâdiyen ehl-i îmâna telkin ediyorlar. Hattâ şu memleketin maâbid ve medâris-i diniyesinden başka makberistânın mezar taşları dahi, birer telkin edici, birer muallim hükmündedir ki; o maânî-i mukaddeseyi, ehl-i îmâna ihtar ediyorlar.
Acaba, kendine Müslüman diyen bir adam, dünyanın bir menfaati için, bir günde elli kelime frengî lûgatından taallüm ettiği hâlde; elli senede ve her günde elli defa tekrar ettiği Sübhânallâh, Velhamdülillâh ve Lâ ilâhe İllallâh ve Allâhu Ekber gibi mukaddes kelimeleri öğrenmezse, elli defa hayvandan daha aşağı düşmez mi? Böyle hayvanlar için, bu kelimât‑ı mukaddese tercüme ve tahrif edilmez ve tehcir edilmezler! Onları tehcir ve tağyîr etmek, bütün mezar taşlarını hâkketmektir; bu tahkîre karşı titreyen mezaristandaki ehl-i kubûru aleyhlerine döndürmektir.
Ehl‑i ilhâda kapılan ulemâü's-sû', milleti aldatmak için diyorlar ki: “İmâm‑ı A'zam, sâir imâmlara muhâlif olarak demiş ki: ‘İhtiyaç olsa, diyar-ı baîdede, Arabî hiç bilmeyenlere, ihtiyaç derecesine göre; Fâtiha yerine Fârisî tercümesi cevâzı var.’ Öyle ise, biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz?‥”
Elcevab: İmâm‑ı A'zam’ın bu fetvâsına karşı, başta a'zamî imâmların en mühimleri ve sâir oniki eimme-i müçtehidîn, o fetvânın aksine fetvâ veriyorlar. Âlem-i İslâm’ın cadde-i kübrâsı, o umum eimmenin caddesidir; mu'zam-ı ümmet, cadde-i kübrâda gidebilir. Başka hususî ve dar caddeye sevkedenler, idlâl ediyorlar. İmâm-ı A'zam’ın fetvâsı, beş cihette hususîdir.
Birincisi: Merkez‑i İslâmiyetten uzak diyar-ı âherde bulunanlara aittir.
İkincisi: İhtiyac‑ı hakîkiye binâendir.
Üçüncüsü: Bir rivâyette, lisân‑ı ehl-i Cennet’ten sayılan Fârisî lisânıyla tercümeye mahsûstur.
Dördüncüsü: Fâtiha’ya mahsûs olarak cevâz verilmiş, tâ Fâtiha’yı bilmeyen namazı terketmesin.
Beşincisi: Kuvvet‑i îmândan gelen bir hamiyet-i İslâmiye ile, maânî-i mukaddesenin, avâmın tefehhümüne medâr olmak için cevâz gösterilmiş. Hâlbuki, za'f‑ı îmândan gelen ve menfî fikr-i milliyetten çıkan ve lisân-ı Arabî’ye karşı nefret ve za'f-ı îmândan tevellüd eden meyl-i tahrib sâikasıyla tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk ettirmektir!‥
İkinci İşâret
Şeâir‑i İslâmiyeyi tağyîr eden ehl-i bid'a, evvelâ ulemâü's-sû'dan fetvâ istediler. Sâbıkan, beş vecihle hususî olduğunu gösterdiğimiz fetvâyı gösterdiler.
Sâniyen; ehl‑i bid'a, ecnebî inkılâbcılarından böyle meş'ûm bir fikir aldılar ki: Avrupa, Katolik Mezhebi’ni beğenmeyerek başta ihtilâlciler, inkılâbcılar ve feylesoflar olarak – Katolik Mezhebi’ne göre – ehl-i bid'a ve Mu'tezile telâkki edilen Protestanlık Mezhebi’ni iltizam edip, Fransızların İhtilâl-i Kebîrinden istifade ederek, Katolik Mezhebi’ni kısmen tahrib edip, Protestanlığı ilân ettiler.
İşte, körü körüne taklidciliğe alışan buradaki hamiyet‑fürûşlar diyorlar ki: “Mâdem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâb oldu; bidâyette inkılâbcılara mürted denildi, sonra Hıristiyan olarak yine kabûl edildi. Öyle ise, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâb olabilir?‥”
Elcevab: Bu kıyâsın, Birinci İşâretteki kıyâstan daha ziyâde farkı zâhirdir. Çünkü Din‑i İsevî’de, yalnız esâsât-ı diniye Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’dan alındı. Hayat-ı ictimâiyeye ve fürûât-ı şer'iyeye dair ekser ahkâmlar, Havâriyyûn ve sâir rüesâ-yı rûhâniye tarafından teşkil edildi. Kısm-ı a'zamı, kütüb-ü sâbıka-i mukaddeseden alındı. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm dünyaca hâkim ve sultan olmadığından ve kavânîn-i umumiye-i ictimâiyeye merci' olmadığından; esâsât-ı diniyesi, hariçten bir libâs giydirilmiş gibi şerîat-ı Hıristiyaniye nâmına örfî kanunlar, medenî düsturlar alınmış, başka bir sûret verilmiş. Bu sûret tebdil edilse, o libâs değiştirilse, yine Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın esâs dini bâkî kalabilir. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ı inkâr ve tekzîb çıkmaz.
Hâlbuki; din ve şerîat‑ı İslâmiyenin sâhibi olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm, iki cihanın sultanı, şark ve garb ve Endülüs ve Hind, birer taht-ı saltanatı olduğundan; Din-i İslâm’ın esâsâtını bizzat kendisi gösterdiği gibi, o dinin teferruâtını ve sâir ahkâmını, hattâ en cüz'î âdâbını dahi bizzat O getiriyor. O haber veriyor, O emir veriyor.
Demek, fürûât‑ı İslâmiye, değişmeye kàbil bir libâs hükmünde değil ki; onlar tebdil edilse, esâs-ı din bâkî kalabilsin… Belki; esâs-ı dine bir ceseddir, lâakal bir cilddir. Onunla imtizaç ve iltiham etmiş; kàbil-i tefrik değildir. Onları tebdil etmek, doğrudan doğruya Sâhib-i Şerîatı inkâr ve tekzîb etmek çıkar.
Mezâhibin ihtilâfı ise; Sâhib‑i Şerîatın gösterdiği nazarî düsturların tarz-ı tefehhümünden ileri gelmiştir. “Zarûriyât-ı diniye” denilen ve kàbil-i te'vil olmayan ve “muhkemât” denilen düsturları ise, hiçbir cihette kàbil-i tebdil değildir ve medâr-ı ictihâd olamaz. Onları tebdil eden, başını dinden çıkarıyor; يَمْرُقُونَ مِنَ الدّ۪ينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الْقَوْسِ kaidesine dâhil oluyor.
Ehl‑i bid'a, dinsizliklerine ve ilhâdlarına şöyle bir bahâne buluyorlar. Diyorlar ki: “Âlem‑i insaniyetin müteselsil hâdisâtına sebeb olan Fransız İhtilâl-i Kebîrinde, papazlara ve rüesâ-yı rûhâniyeye ve onların mezheb-i hàssı olan Katolik Mezhebi’ne hücum edildi ve tahrib edildi. Sonra çoklar tarafından tasvîb edildi. Frenkler dahi, ondan sonra daha ziyâde terakkî ettiler?‥”
Elcevab: Bu kıyâsın dahi, evvelki kıyâslar gibi farkı zâhirdir. Çünkü; Fransızlarda, hàvâs ve hükûmet adamları elinde çok zaman Din‑i Hıristiyanî, bâhusus Katolik Mezhebi; bir vâsıta-i tahakküm ve istibdâd olmuştu. Hàvâs, o vâsıta ile nüfûzlarını avâm üzerinde idâme ediyorlardı. Ve “serseri” tâbir ettikleri avâm tabakasında intibâha gelen hamiyet-perverlerini ve hàvâs zâlimlerin istibdâdına karşı hücum eden hürriyet-perverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vâsıta olduğundan ve dörtyüz seneye yakın Frengistan’da ihtilâller ile istirahat-i beşeriyeyi bozmağa ve hayat-ı ictimâiyeyi zîr ü zeber etmeye bir sebeb telâkki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik nâmına değil, belki Hıristiyanlığın diğer bir mezhebi nâmına hücum edildi. Ve tabaka-i avâmda ve feylesoflarda bir küsmek, bir adâvet hâsıl olmuştu ki; ma'lûm hâdise-i tarihiye vukû'a gelmiştir.
Hâlbuki: Din‑i Muhammedî (asm) ve şerîat-ı İslâmiyeye karşı, hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekvâ etsin. Çünkü onları küstürmüyor, onları himâye ediyor. Tarih-i İslâm meydândadır. İslâmlar içinde bir-iki vukûâttan başka dâhilî muhârebe-i diniye olmamış. Katolik Mezhebi ise, dörtyüz sene ihtilâlât-ı dâhiliyeye sebeb olmuş.
Hem İslâmiyet, hàvâstan ziyâde avâmın tahassungâhı olmuştur. Vücûb‑u zekât ve hurmet-i ribâ ile; hàvâssı, avâmın üstünde müstebid yapmak değil, bir cihette hàdim yapıyor!‥ سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْخَيْرُ النَّاسِ مَنْ يَنْفَعُ النَّاسَ diyor.
Hem Kur'ân‑ı Hakîm lisânıyla; اَفَلَا تَعْقِلُونَاَفَلَا يَتَدَبَّرُونَاَفَلَا يَتَفَكَّرُونَ gibi kudsî havâleler ile, aklı istişhâd ediyor ve îkaz ediyor ve akla havâle ediyor, tahkîke sevkediyor. Onun ile, ehl‑i ilim ve ashâb-ı akla, din nâmına makam veriyor; ehemmiyet veriyor. Katolik Mezhebi gibi aklı azletmiyor, ehl-i tefekkürü susturmuyor; körü körüne taklid istemiyor.
Hakîki Hıristiyanlık değil, belki şimdiki Hıristiyan dininin esâsıyla İslâmiyetin esâsı mühim bir noktadan ayrıldığından, sâbık farklar gibi çok cihetlerle ayrı ayrı gidiyorlar. O mühim nokta şudur:
İslâmiyet, tevhid‑i hakîki dinidir ki; vâsıtaları, esbâbları iskàt ediyor. Enâniyeti kırıyor, ubûdiyet-i hàlisa te'sis ediyor. Nefsin rubûbiyetinden tut, tâ her nev'i rubûbiyet-i bâtılayı kat'ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki; hàvâstan bir büyük insan tam dindar olsa, enâniyeti terketmeye mecbur olur. Enâniyeti terketmeyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terkeder.
Şimdiki Hıristiyanlık dini ise; “velediyet akîdesi”ni kabûl ettiği için, vesâit ve esbâba te'sir‑i hakîki verir. Din nâmına enâniyeti kırmaz; belki Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın bir mukaddes vekili diye, o enâniyete bir kudsiyet verir. Onun için, dünyaca en büyük makam işgal eden Hıristiyan hàvâsları, tam dindar olabilirler. Hattâ Amerika’nın esbak Reis-i Cumhûru Wilson ve İngilizlerin esbak Reis-i Vükelâsı Lloyd George gibi çoklar var ki, müteassıb birer papaz hükmünde dindar oldular.
Müslümanlarda ise, öyle makamlara girenler, nâdiren tam dindar ve salâbetli kalırlar. Çünkü, gururu ve enâniyeti bırakamıyorlar. Takvâ‑yı hakîki ise, gurur ve enâniyetle ictimâ' edemiyor.
Evet nasıl ki; Hıristiyan hàvâssının taassubu, Müslüman hàvâslarının adem‑i salâbeti mühim bir farkı gösteriyor, öyle de; Hıristiyandan çıkan feylesoflar dinlerine karşı lâkayd veya muârız vaziyeti alması ve İslâmdan çıkan hükemâların kısm-ı a'zamı, hikmetlerini esâsât-ı İslâmiye’ye bina etmesi; yine mühim bir farkı gösteriyor.
Hem ekseriyetle zindânlara ve musîbetlere düşen âmî Hıristiyanlar, dinden medet beklemiyorlar. Eskiden çoğu dinsiz oluyordular. Hattâ Fransa’nın İhtilâl‑i Kebîrini çıkaran ve “serseri dinsiz” tâbir edilen tarihçe meşhûr inkılâbcılar, o musîbet-zede avâm kısmıdır. İslâmiyette ise, ekseriyet-i mutlaka ile hapse ve musîbete düşenler, dinden medet beklerler ve dindar oluyorlar. İşte bu hâl dahi, mühim bir farkı gösteriyor.
Üçüncü İşâret
Ehl‑i bid'a diyorlar ki: “Bu taassub‑u dinî, bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakkî etti?”
Elcevab: Yanlışsınız ve aldanmışsınız veya aldatıyorsunuz! Çünkü Avrupa, dinine müteassıbdır. Hattâ bir âdi Bulgar’a veya bir nefer‑i İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın!” denilse, taassubları muktezâsınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım!‥”
Hem tarih şâhiddir ki; Ehl‑i İslâm, ne vakit dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakkî etmiş. Ne vakit salâbeti terketmişse, tedennî etmiş. Hıristiyanlık ise, bil'akistir. Bu da, mühim bir fark-ı esâsîden neş'et etmiş.
Hem İslâmiyet, sâir dinlere kıyâs edilmez. Bir Müslüman, İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabûl edemez; belki Cenâb‑ı Hakk’ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şeyi tanımaz; belki kendinde kemâlâta medâr olacak bir vicdân bulunmaz, tefessüh eder. Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa musâlaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfûzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünkü vicdânı tefessüh eder, hayat-ı ictimâiyeye bir zehir hükmüne geçer.
Hâlbuki; Hıristiyanın bir dinsizi, yine hayat‑ı ictimâiyeye nâfi' bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesâtı kabûl eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenâb-ı Hakk’ı bir cihette tasdik edebilir.
Acaba bu ehl‑i bid'a ve doğrusu ehl-i ilhâd, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve âsâyişi düşünüyorlarsa; Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def'etmesi, bin ehl-i diyânetin idaresinden daha müşküldür.
Eğer terakkîyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare‑i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkîye dahi mânidirler. Terakkî ve ticâretin esâsı olan emniyet ve âsâyişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribâtçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakkî ve saâdet-i hayatiyeyi beklesin.
Böyle ahmaklardan mühim bir mevkii işgal eden birisi demiş ki: “Biz, Allah‥ Allah‥ diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti.”
“Cevabü'l‑ahmaki es-sükût” kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht âkıller bulunduğundan deriz ki:
Ey bîçâreler! Bu dünya bir misâfirhânedir. Her günde otuzbin şâhid, cenazeleriyle “El‑Mevtü hak” hükmünü imza ediyorlar ve o da'vâya şehâdet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şâhidleri tekzîb edebilir misiniz?‥ Mâdem edemiyorsunuz; mevt, Allah‥ Allah‥ dedirtir. Sekerâtta Allah‥ Allah‥ yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümât-ı ebedîyi o sekerâttakinin önünde ışıklandırır, ye's-i mutlakını ümîd-i mutlaka çevirebilir?‥ Mâdem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâkî bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah‥ Allah‥ demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa tüfek de Allah der, top da Allâhu Ekber diye bağırır, “Allah” ile iftar eder, imsâk eder…
Dördüncü İşâret
Tahribâtçı ehl‑i bid'a iki kısımdır.
Bir kısmı – güyâ din hesabına, İslâmiyete sadâkat nâmına – güyâ dini milliyetle takviye etmek için, “Zaafa düşmüş din şecere‑i nurâniyesini, milliyet toprağında dikmek, kuvvetleştirmek istiyoruz” diye, dine tarafdâr vaziyeti gösteriyorlar.
İkinci kısım; millet nâmına, milliyet hesabına, unsuriyete kuvvet vermek fikrine binâen, “Milliyeti, İslâmiyetle aşılamak istiyoruz” diye, bid'aları icâd ediyorlar.
Birinci kısma deriz ki: Ey “sâdık ahmak” ıtlâkına mâsadak bîçâre ulemâü's‑sû' veya meczûb, akılsız, câhil sofîler! Hakikat-i kâinât içinde kökü yerleşmiş ve hakàik-ı kâinâta kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet; mevhûm, muvakkat, cüz'î, hususî, menfî‥ belki esâssız, garazkâr, zulümkâr, zulmânî unsuriyet toprağına dikilmez! Onu oraya dikmeye çalışmak, ahmakàne ve tahribkârâne, bid'akârâne bir teşebbüstür.
İkinci kısım milliyetçilere deriz ki: Ey sarhoş hamiyet‑fürûşlar! Bir asır evvel milliyet asrı olabilirdi. Şu asır, unsuriyet asrı değil! Bolşevizm, sosyalizm mes'eleleri istilâ ediyor; unsuriyet fikrini kırıyor, unsuriyet asrı geçiyor… Ebedî ve dâimî olan İslâmiyet milliyeti; muvakkat, dağdağalı unsuriyetle bağlanmaz ve aşılanmaz. Ve aşılamak olsa da; İslâm milletini ifsad ettiği gibi, unsuriyet milliyetini dahi ıslah edemez, ibkà edemez… Evet, muvakkat aşılamakta bir zevk ve bir muvakkat kuvvet görünüyor, fakat pek muvakkat ve âkıbeti hatarlıdır.
Hem Türk unsurunda ebedî kàbil‑i iltiyâm olmamak sûretinde bir inşikak çıkacak. O vakit milletin kuvveti, bir şık, bir şıkkın kuvvetini kırdığı için, hiçe inecek. İki dağ birbirine karşı bir mîzanın iki gözünde bulunsa, bir batman kuvvet, o iki kuvvet ile oynayabilir; yukarı kaldırır, aşağı indirir.
İkinci Suâl
İki işârettir:
Birinci İşâret ki, “Beşinci İşâret”tir. Mühim bir suâlin, gayet muhtasar bir cevabıdır.
Suâl: Âhirzamanda Hazret‑i Mehdi geleceğine ve fesâda girmiş âlemi ıslah edeceğine dair müteaddid rivâyât-ı sahîha var. Hâlbuki şu zaman, cemâat zamanıdır; şahıs zamanı değil! Şahıs ne kadar dâhî ve hattâ yüz dâhî derecesinde olsa, bir cemâatin mümessili olmazsa, bir cemâatin şahs-ı manevîsini temsîl etmezse; muhâlif bir cemâatin şahs-ı manevîsine karşı mağlûbdur. Şu zamanda – kuvvet-i velâyeti ne kadar yüksek olursa olsun – böyle bir cemâat-i beşeriyenin ifsadât-ı azîmesi içinde nasıl ıslah eder?‥ Eğer Mehdi’nin bütün işleri hàrika olsa, şu dünyadaki Hikmet-i İlâhiye’ye ve kavânîn-i âdetullâha muhâlif düşer. Bu Mehdi mes'elesinin sırrını anlamak istiyoruz?
Elcevab: Cenâb‑ı Hak kemâl-i rahmetinden, şerîat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himâyet olarak, herbir fesâd-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a'zam veya bir mürşid-i ekmel veyâhut bir nev'i Mehdi hükmünde mübârek zâtları göndermiş; fesâdı izâle edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedî’yi (asm) muhâfaza etmiş.
Mâdem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesâdı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb‑u a'zam olarak bir zât-ı nurânîyi gönderecek ve o zât da, Ehl-i Beyt-i Nebevî’den olacaktır.
Cenâb‑ı Hak, bir dakika zarfında beyne's-semâ ve'l-ard âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder. Ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümûnesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icâd eden Kadîr-i Zülcelâl; Mehdi ile de, Âlem-i İslâm’ın zulümâtını dağıtabilir. Ve va'detmiştir, va'dini elbette yapacaktır.
Kudret‑i İlâhiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer dâire-i esbâb ve Hikmet-i Rabbâniye noktasında düşünülse, yine o kadar ma'kul ve vukû'a lâyıktır ki; “Eğer Muhbir-i Sâdık’tan rivâyet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır” diye ehl-i tefekkür hükmeder. Şöyle ki: Felillâhilhamd, اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ فِي الْعَالَم۪ينَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ duâsı – umum ümmet, umum namazında, günde beş defa tekrar ettikleri bu duâ – bilmüşâhede makbûl olmuştur ki; Âl‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Âl-i İbrahim Aleyhisselâm gibi öyle bir vaziyet almış ki; umum mübârek silsilelerin başında, umum aktâr ve a'sârın mecma'larında o nurânî zâtlar kumandanlık ediyorlar. Ve öyle bir kesrettedirler ki; o kumandanların mecmûu, muazzam bir ordu teşkil ediyorlar.
Eğer maddî şekle girse ve bir tesânüd ile bir fırka vaziyetini alsalar, İslâmiyet dinini milliyet‑i mukaddese hükmünde râbıta-i ittifak ve intibâh yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz!‥ İşte o pek kesretli o muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır ve Hazret-i Mehdi’nin en hàs ordusudur.
Evet, bugün tarih‑i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senedlerle ve an'ane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve àlî haseb ve asîl neseb ile mümtâz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beyt’ten gelen Seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. Eski zamandan beri bütün ehl-i hakikatin fırkaları başında onlar ve ehl-i kemâlin nâmdâr reisleri yine onlardır. Şimdi de, kemiyeten milyonları geçen bir nesl-i mübârektir. Mütenebbih ve kalbleri îmânlı ve muhabbet-i Nebevî ile dolu ve cihan-değer şeref-i intisabıyla serfirâzdırlar.
Böyle bir cemâat‑i azîme içindeki mukaddes kuvveti tehyîc edecek ve uyandıracak hâdisât-ı azîme vücûda geliyor… Elbette o kuvvet-i azîmedeki bir hamiyet-i àliye feverân edecek ve Hazret-i Mehdi başına geçip, tarîk-ı hak ve hakikate sevkedecek. Böyle olmak ve böyle olmasını; bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullâhtan ve Rahmet-i İlâhiye’den bekleriz ve beklemekte haklıyız…
İkinci İşâret Yani Altıncı İşâret:
Hazret‑i Mehdi’nin cem'iyet-i nurâniyesi, Süfyân komitesinin tahribâtçı rejim-i bid'akârânesini tamir edecek, Sünnet-i Seniye’yi ihyâ edecek; yani Âlem-i İslâmiyet’te risalet-i Ahmediye’yi (asm) inkâr niyetiyle Şerîat-ı Ahmediye’yi (asm) tahribe çalışan Süfyân komitesi, Hazret-i Mehdi cem'iyetinin mu'cizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacak.
Hem âlem‑i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet niyetiyle medeniyet ve mukaddesât-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccâl komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın din-i hakîkisini İslâmiyetin hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedâkâr bir İsevî cemâati nâmı altında ve “Müslüman İsevîleri” ünvânına lâyık bir cem'iyet, o Deccâl komitesini, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın riyâseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri, inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracak.
Şu mühim sır pek uzundur. Başka yerlerde bir nebze bahsettiğimizden burada bu kısa işâretle iktifâ ediyoruz…
Yedinci İşâret Yani Üçüncü Suâl:
Diyorlar ki: “Senin eski zamandaki müdafaâtın ve İslâmiyet hakkındaki mücâhedâtın, şimdiki tarzda değil. Hem Avrupa’ya karşı İslâmiyeti müdafaa eden mütefekkirîn tarzında gitmiyorsun. Neden Eski Said vaziyetini değiştirdin? Neden manevî mücâhidîn‑i İslâmiye tarzında hareket etmiyorsun?
Elcevab: Eski Said ile mütefekkirîn kısmı, felsefe‑i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabûl edip, onların silâhlarıyla onlarla mübâreze ediyorlar; bir derece onları kabûl ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünûn-u müsbete sûretinde lâyetezelzel teslîm ediyorlar, o sûretle İslâmiyetin hakîki kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta, kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar; güyâ takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini bir derece tenzîl etmek olduğundan, o mesleği terkettim.
Hem bilfiil gösterdim ki: İslâmiyetin esâsları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esâsları onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Mektûb, Yirmidokuzuncu Söz bu hakikati bürhânlarıyla isbât ederek göstermiştir.
Eski meslekte, felsefeyi derin zannedip, Ahkâm‑ı İslâmiye’yi zâhirî telâkki edip felsefenin dallarıyla bağlamakla durulmak ve muhâfaza edilmek zannediliyordu. Hâlbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki onlara yetişsin!‥
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا اِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ فِي الْعَالَم۪ينَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ