Dördüncü Risale Olan Dördüncü Kısım
İhtar:Lafz‑ı Resûl’deki nükte-i azîmenin beyânında yüzaltmış âyet yazıldı. İşbu âyetlerin hâsiyeti pek azîm olmakla beraber; mânâ cihetiyle birbirini isbât ve tekmîl ettiğinden, çok mânidâr olduğu için, muhtelif âyâtı hıfzetmek veya okumak arzusunda bulunanlara bir hizb-i Kur'ânî olduğu gibi; Kur'ân kelimesindeki nükte-i azîmenin beyânında, altmışdokuz âyât-ı azîmenin derece-i belâğatı pek fevkalâde ve kuvvet-i cezâleti pek ulvîdir. Bu da ikinci bir hizb-i Kur'ânî olarak ihvâna tavsiye edilir.
Yalnız “Kur'ân” kelimesi, yedi silsile‑i Kur'ân’da mevcûd olup, umum o kelimeyi tutmuş, hariç iki kalmış; o iki de kırâat mânâsında olduğundan, o hurûc, nükteye kuvvet vermiştir. “Resûl” lafzı ise, o kelime ile en ziyâde münâsebetdâr sûreler içinde Sûre-i Muhammed ile Sûre-i Fetih olduğundan, o iki sûreden çıkan silsilelere hasrettiğimizden, hariç kalan “Resûl” lafzı şimdilik dercedilmemiştir. Vakit müsâade etse, bundaki esrâr yazılacaktır inşâallâh.
Üçüncü Nükte
“Dört Nükte”dir.
Birinci Nükte
Lafzullâh, mecmû‑u Kur'ân’da ikibin sekizyüz altı defa zikredilmiştir. Bismillâh’takiler de beraber Lafz-ı Rahmân, yüz ellidokuz defa; lafz-ı Rahîm, ikiyüz yirmi; lafz-ı Gafûr, altmışbir; Lafz-ı Rab, sekizyüz altmış dört; lafz-ı Hakîm, seksenaltı; lafz-ı Alîm, yüz yirmialtı; lafz-ı Kadîr, otuzbir; لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’daki (هُوَ), yirmialtı defa zikredilmiştir. Lafzullâh adedinde çok esrâr ve nükteler var.
Ezcümle: Lafzullâh ve Rab’den sonra en ziyâde zikredilen Rahmân, Rahîm ve Gafûr ve Hakîm ile beraber Lafzullâh, Kur'ân âyetlerinin nısfıdır. Hem Lafzullâh ve Allah lafzı yerinde zikredilen Lafz‑ı Rab ile beraber, yine nısfıdır. Çendan Rab lafzı sekizyüz altmış dört defa zikredilmiştir. Fakat dikkat edilse, beşyüz küsûru Allah lafzı yerinde zikredilmiş, ikiyüz küsûru öyle değildir.
Hem; Allah, Rahmân, Rahîm, Alîm ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’daki (هُوَ) adediyle beraber yine nısfıdır. Fark yalnız dörttür. (هُوَ) yerinde Kadîr ile beraber, yine mecmû‑u âyâtın nısfıdır. Fark dokuzdur. Lafz-ı Celâl’in mecmûundaki nükteler çoktur. Yalnız şimdilik bu nükte ile iktifâ ediyoruz.
İkinci Nükte
Sûreler itibariyledir. Onun dahi çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasd ve bir irâdeyi gösterir bir tarzda tevâfukâtı vardır.
Sûre‑i Bakara’da, âyâtın adediyle Lafz-ı Celâl’in adedi birdir. Fark dörttür ki, Allah lafzı yerinde dört Hüve lafzı var. Meselâ, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ’daki (هُوَ) gibi. Onunla muvâfakat tamam olur.
Âl‑i İmran’da, yine âyâtıyla Lafz-ı Celâl tevâfuktadır, müsâvîdirler. Yalnız Lafz-ı Celâl, ikiyüz dokuzdur, âyet ikiyüzdür. Fark dokuzdur. Böyle meziyât-ı kelâmiyede ve belâğat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez; takribî tevâfukât kâfîdir.
Sûre‑i Nisâ, Mâide, En'âm; üçünün mecmû-u âyetleri, mecmûundaki Lafz-ı Celâl’in adedine tevâfuktadır. Âyetlerin adedi dörtyüz altmışdört, Lafz-ı Celâl’in adedi dörtyüz altmışbir; Bismillâh’taki Lafzullâh ile beraber tam tevâfuktadır.
Hem meselâ, baştaki beş sûrenin Lafz‑ı Celâl adedi; Sûre-i A'râf, Enfâl, Tevbe, Yûnus, Hûd’daki Lafz-ı Celâl adedinin iki mislidir. Demek bu âhirdeki beş, evvelki beşin nısfıdır. Sonra gelen Sûre-i Yûsuf, Ra'd, İbrahim, Hicr, Nahl sûrelerindeki Lafz-ı Celâl adedi, o nısfın nısfıdır. Sonra Sûre-i İsrâ, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiyâ, Hacc; o nısfın, nısfının nısfıdır. Sonra gelen beşer beşer, takriben o nisbetle gidiyor; yalnız bazı küsûrâtla fark var. Öyle farklar, böyle makam‑ı hitâbîde zarar vermez. Meselâ; bir kısım yüz yirmibir, bir kısmı yüz yirmibeş; bir kısmı yüz ellidört, bir kısmı yüz ellidokuzdur.
Sonra, Sûre‑i Zuhruf’tan başlayan beş sûre; o nısıf, nısf-ı nısfın nısfına iniyor. Sûre-i Necm’den başlayan beş; o nısıf, nısf-ı nısf-ı nısfın nısfıdır, fakat takribîdir. Küçük küsûrâtın farkları, böyle makàmât-ı hitâbiyede zarar vermez. Sonra gelen küçük beşler içinde, üç beşlerin, yalnız üçer aded Lafz-ı Celâl’i var.
İşte bu vaziyet gösteriyor ki; Lafz‑ı Celâl’in adedine tesâdüf karışmamış; bir hikmet ve intizam ile adedleri ta'yin edilmiş.
Lafzullâhın Üçüncü Nüktesi
Sahifeler nisbetine bakar. Şöyle ki:
Bir sahifede olan Lafz‑ı Celâl adedi, o sahifenin sağ yüzü ve o yüze karşıki sahifeye ve bazen soldaki karşıki sahife ve karşının arka yüzüne bakar. Ben kendi nüsha-i Kur'âniyemde bu tevâfuku tedkik ettim. Ekseriyetle gayet güzel bir nisbet-i adediye ile bir tevâfuk gördüm. Nüshama da işâretler koydum. Çok defa müsâvî olur. Bazen nısıf veyâhut sülüs oluyor. Herhalde bir hikmet ve intizamı ihsâs eder bir vaziyeti vardır.
Dördüncü Nükte
Sahife‑i vâhiddeki tevâfukâttır.
Kardeşlerimle üç‑dört ayrı ayrı nüshaları mukàbele ettik. Umumunda tevâfukât matlûb olduğuna kanâatimiz geldi. Yalnız, matbaa müstensihleri başka maksadları takib ettiklerinden, bir derece tevâfukâtta intizamsızlık düşmüş. Tanzim edilse, pek nâdir istisna ile, mecmû-u Kur'ân’da ikibin sekizyüz altı Lafz-ı Celâl’in adedinde tevâfukât görünecektir.
Ve bunda bir şu'le‑i i'câz parlıyor. Çünkü fikr-i beşer, bu pek geniş sahifeyi ihâta edemez ve karışamaz. Tesâdüfün ise, bu mânidâr ve hikmetdâr vaziyete eli ulaşamaz.
Dördüncü Nükteyi bir derece göstermek için, yeni bir mushaf yazdırıyoruz ki; en münteşir mushafların aynı sahife, aynı satırlarını muhâfaza etmekle beraber, san'atkârların lâkaydlığı te'siriyle adem‑i intizama ma'rûz kalan yerleri tanzim edip, tevâfukâtın hakîki intizamı inşâallâh gösterilecektir… Ve gösterildi.
اَللّٰهُمَّ يَا مُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ مَادَارَ الْقَمَرَانِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ