Bu kısım, “Birinci Kısım”dır; “Dokuz Nükte”dir.
﷽
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Pek Ciddi Bir Arkadaşım!
Bu defaki mektûbunda, vaktim ve hâlim müsâade etmediği mühim bir mes'eleye dair cevab istiyorsun.
Kardeşim, bu sene elhamdülillâh risaleleri yazanlar pek çoğalmış. İkinci tashih bana geliyor. Sabahtan akşama kadar sür'atli bir tarzda meşgul oluyorum. Çok mühim işlerim de geri kalıyor. Ve bu vazifeyi daha azîm görüyorum. Hususan Şâbân ve Ramazanda, akıldan ziyâde kalb hissedardır, rûh hareket eder. Şu mes'ele‑i azîmeyi başka vakte ta'lik edip, ne vakit Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden kalbe sünûhât gelse, tedrîcen size yazılır. Şimdilik “Üç Nükte”yi beyân edeceğim:
Birinci Nükte
“Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârı bilinmiyor; müfessirler hakikatini anlamamışlar” diye beyân olunan fikrin iki yüzü var. Ve onu diyen, iki tâifedir.
Birincisi: Ehl‑i hak ve ehl-i tedkiktir. Derler ki: “Kur'ân, bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Her asır, nusûs ve muhkemâtını teslîm ve kabûl ile beraber, tetimmat kabîlinden hakàik-ı hafiyesinden dahi hissesini alır; başkasının gizli kalmış hissesine ilişmez.”
Evet, zaman geçtikçe Kur'ân‑ı Hakîm’in daha ziyâde hakàikı inkişaf eder demektir. Yoksa; hâşâ ve kellâ selef-i sâlihînin beyân ettikleri hakàik-ı zâhiriye-i Kur'âniye’ye şübhe getirmek değil. Çünkü, onlara îmân lâzımdır. Onlar nasstır, kat'îdir; esâstırlar, temeldirler.
Kur'ân عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ fermânıyla mânâsı vâzıh olduğunu bildirir. Baştan başa hitâb‑ı İlâhî, o mânâlar üzerine döner, takviye eder, bedâhet derecesine getirir. O mensûs mânâları kabûl etmemekten, hâşâ sümme hâşâ, Cenâb-ı Hakk’ı tekzîb ve Hazret-i Risalet’in fehmini tezyif etmek çıkar.
Demek maânî‑i mensûsa, müteselsilen menba'-ı Risaletten alınmıştır. Hattâ İbn-i Cerîr-i Taberî, bütün maânî-i Kur'ânı, muan'an sened ile müteselsilen menba'-ı Risalete îsâl etmiş ve o tarzda, mühim ve büyük tefsirini yazmış.
İkinci Tâife: Ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, Ahkâm‑ı İslâmiye ve hakàik-ı îmâniyeye karşı gelmek istiyor. Kur'ân-ı Hakîm’in – senin tâbirinle – birer polat kalesi hükmünde olan sûrlu sûreleri içinde yol bulmak istiyor. Böyleler, hâşâ, hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniye’ye şübhe îrâs etmek için bu nev'i sözleri işâa ediyorlar.
İkinci Nükte
Cenâb‑ı Hak, Kur'ân’da çok şeylere kasem etmiş. Kasemât-ı Kur'âniye’de çok büyük nükteler var, çok sırlar var.
Meselâ: وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا’deki kasem, Onbirinci Söz’deki muhteşem temsîlin esâsına işâret eder. Kâinâtı, bir saray ve bir şehir sûretinde gösterir.
Hem يٰسٓ ❋ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ’deki kasem ile, i'câzat‑ı Kur'âniye’nin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir derece-i hürmette olduğunu ihtar eder.
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىفَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ ❋ وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌ’deki kasem, yıldızların sukùtuyla vahye şübhe îrâs etmemek için cin ve şeytanların gaybî haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işâret etmekle beraber; yıldızları dehşetli azametleriyle ve kemâl‑i intizam ile yerlerine yerleştirmek ve seyyârâtları hayret-engîz bir sûrette döndürmekteki azamet-i kudret ve kemâl-i hikmeti, o kasem ile ihtar ediyor…
وَالذَّارِيَاتِوَالْمُرْسَلَاتِ’deki kasemde, havanın temevvücatı ve tasrifatı içinde mühim hikmetleri ihtar etmek için, rüzgârlara memur melâikelere kasem ile nazar‑ı dikkati celbediyor ki; tesâdüfî zannolunan unsurlar, çok nâzik hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar. Ve hâkezâ… Herbir mevkiin, ayrı ayrı nüktesi ve fâidesi vardır.
Vakit müsâid olmadığı için, yalnız icmâlen وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ kasemindeki çok nüktelerinden bir nükteye işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Cenâb‑ı Hak, tîn ve zeytin ile kasem vâsıtasıyla, azamet-i kudretini ve kemâl-i rahmetini ve büyük ni'metlerini ihtar ederek, esfel-i sâfilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür ve fikir ve îmân ve amel-i sâlih ile, tâ a'lâ-yı illiyîne kadar terakkiyât-ı maneviyeye mazhar olabilmesine işâret ediyor. Ni'metler içinde tîn ve zeytinin tahsîsinin sebebi; o iki meyvenin çok mübârek ve nâfi' olması ve hilkatlerinde de, medâr-ı dikkat ve ni'met çok şeyler bulunmasıdır.
Çünkü, hayat‑ı ictimâiye ve ticariye ve tenviriye ve gıdâ-yı insaniye için zeytin en büyük bir esâs teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihâzâtını saklayıp dercetmek gibi bir hàrika mu'cize-i kudreti gösterdiği gibi; ta'mında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhâlif olarak devamında ve daha sâir menâfi'indeki ni'met-i İlâhiye’yi kasem ile hâtıra getiriyor. Buna mukâbil, insanı îmân ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor.
Üçüncü Nükte
Sûrelerin başlarındaki hurûf‑u mukattaa İlâhî bir şifredir. Hàs abdine, onlarla bazı işâret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftâhı, O “Abd-i Hàs”tadır; hem O’nun veresesindedir. Kur'ân-ı Hakîm mâdem her zaman ve her tâifeye hitâb ediyor; her asrın her tabakasının hissesini câmi' çok mütenevvi' vücûhları, mânâları olabilir. Selef-i Sâlihîn ise en hàlis parça onlarındır ki, beyân etmişler. Ehl-i velâyet ve tahkîk, seyr ü sülûk-i rûhâniyeye ait çok muâmelât-ı gaybiye işârâtını onlarda bulmuşlar. İşârâtü'l-İ'câz tefsirinde, “El-Bakara” Sûresi’nin başında, i'câz-ı belâğat noktasında bir nebze onlardan bahsetmişiz; müracaat edilsin.
Dördüncü Nükte
Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki tercümesi kàbil olmadığını Yirmibeşinci Söz isbât etmiştir. Hem manevî i'câzındaki ulviyet-i üslûb ise, tercümeye gelmez. Manevî i'câzında olan ulviyet-i üslûb cihetinden gelen zevk ve hakikati beyân ve ifhâm etmek pek müşkül. Fakat yolu göstermek için bir-iki cihete işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْوَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِهِيَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍخَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍيَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِلَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍيُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ gibi âyetlerle, o derece hàrika bir ulviyet‑i üslûb ve i'câzkârâne bir cem'iyet içinde Hallâkıyetin hakikatini hayâle tasvir ediyor, gösteriyor ki:
“Sâni'‑i âlem olan şu kâinâtın ustası, iş başında olarak Şems ve Kamer’i hangi çekiç ile yerlerine çakıyorsa; aynı çekiç ile, aynı ânda zerreleri yerlerine – meselâ zîhayatların gözbebeklerinde – yerleştiriyor. Semâvâtı hangi ölçü ile, hangi manevî âlet ile tertib edip açıyorsa; aynı ânda, aynı tertib ile gözün perdelerini açar, yapar, tanzim eder, yerleştirir. Hem Sâni'-i Zülcelâl, manevî kudretin hangi manevî çekici ile yıldızları göklere çakıyorsa; aynı o manevî çekiç ile, beşerin sîmâsındaki hadsiz alâmet-i fârika noktalarını ve zâhirî ve bâtınî duygularını yerlerine nakşediyor.” diye ifâde eder.
Demek O Sâni'‑i Zülcelâl, iş başında; işlerini hem göze, hem kulağa göstermek için, Âyât-ı Kur'âniye ile, bir çekici zerreye vuruyor; aynı âyetin diğer kelimesiyle, o çekici şemse vuruyor; merkezine çakar gibi ulvî üslûb ile Vahdâniyeti ayn-ı Ehadiyet içinde ve nihâyet celâli, nihâyet cemâl içinde ve nihâyet azameti, nihâyet hafâ içinde ve nihâyet vüs'ati, nihâyet dikkat içinde ve nihâyet haşmeti, nihâyet rahmet içinde ve nihâyet bu'diyeti, nihâyet kurbiyet içinde gösterir. Muhâl telâkki edilen cem'-i ezdâdın en uzak mertebesini, vâcib derecesindeki bir sûretini ifâde eder, isbât edip gösterir.
İşte bu tarz ifâdesi ve üslûbudur ki, en hàrika edîbleri, belâğatına secde ettiriyor.
Hem meselâ: وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyetiyle, şöyle bir üslûb‑u àlî ile Saltanat-ı Rubûbiyet’indeki haşmeti gösterir. Şöyle ki:
“Gökler ve zemin; iki mutî' kışla hükmünde ve iki muntazam ordu merkezi sûretinde tek bir emirle veya boru gibi bir işâretle, o iki kışlada fenâ ve adem perdesinde yatan mevcûdât, o emre kemâl‑i sür'atle ve itâatle ‘Lebbeyk!’ deyip, meydân-ı haşir ve imtihana çıkarlar.”
İşte, haşir ve kıyâmeti ne kadar mu'cizâne bir üslûb‑u àlî ile ifâde edip ve o da'vânın içinde bir delil-i iknâîye işâret ediyor ki:
Bilmüşâhede, nasıl ki, zeminin cevfinde saklanmış ve ölmüş hükmündeki tohumlar ve cevv‑i semâda, ademde ve küre-i havâiyede dağılmış, saklanmış katreler; nasıl kemâl-i intizam ve sür'atle haşrolup her baharda meydân-ı tecrübe ve imtihana çıkıyorlar; zeminde hubûbat, semâda katarât her vakit bir mahşer-nümûn sûretini alırlar; öyle de, haşr-i ekber dahi öyle kolay zuhûr eder. Mâdem bunu görüyorsunuz, onu dahi inkâr edemezsiniz. Ve hâkezâ… Şu âyetlere, sâir âyâttaki derece-i belâğatı kıyâs edebilirsiniz.
Acaba, şu tarzdaki âyâtın hakîki tercümesi mümkün müdür? Elbette değildir! Olsa olsa, ya kısa bir meâl‑i icmâlî veya âyetin her cümlesi için beş-altı satır tefsir yazmak lâzım gelir.
Beşinci Nükte
Meselâ “Elhamdülillâh” bir cümle‑i Kur'âniye’dir. Bunun en kısa mânâsı, ilm-i nahiv ve beyân kaidelerinin iktiza ettiği şudur: كُلُّ فَرْدٍ مِنْ اَفْرَادِ الْحَمْدِ مِنْ اَىِّ حَامِدٍ صَدَرَ وَعَلٰى اَىِّ مَحْمُودٍ وَقَعَ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ خَاصٌّ وَمُسْتَحِقٌّ لِلذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُسَمّٰى بِاللّٰهِ
Yani: “Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hàstır ve lâyıktır O Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a ki, ALLAH denilir.”
İşte, “ne kadar hamd varsa”, “El‑i istiğrak”tan çıkıyor. “Her kimden gelse” kaydı ise, “Hamd” masdar olup, fâili terk edildiğinden, böyle makamda umumiyeti ifâde eder. Hem mef'ûlün terkinde, yine makam-ı hitâbîde külliyet ve umumiyeti ifâde ettiği için, “her kime karşı olsa” kaydını ifâde ediyor. “Ezelden ebede kadar” kaydı ise; fiilî cümlesinden ismî cümlesine intikal kaidesi, sebat ve devama delâlet ettiği için, o mânâyı ifâde ediyor. “Hàs ve müstehak” mânâsını “lillâh”daki “lâm-ı cerr” ifâde ediyor. Çünkü o “lâm”, ihtisàs ve istihkak içindir. “Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd” kaydı ise; vücûb-u vücûd, Ulûhiyetin lâzım-ı zarûrîsi ve Zât-ı Zülcelâl’e karşı bir ünvân-ı mülâhaza olduğundan, “Lafzullâh” sâir esmâ ve sıfâta câmiiyeti ve İsm-i A'zam olduğu itibariyle, delâlet-i iltizamiye ile delâlet ettiği gibi; Vâcibü'l-Vücûd ünvânına dahi, o delâlet-i iltizamiye ile delâlet ediyor.
İşte, “Elhamdülillâh” cümlesinin en kısa ve ulemâ‑i Arabiyece müttefekun-aleyh bir mânâ-yı zâhirîsi şöyle olursa, başka bir lisâna o i'câz ve kuvvetle nasıl tercüme edilebilir?
Hem, elsine‑i âlem içinde “lisân-ı nahvî”, Arabî’den başka bir tek lisân var; o da hiçbir vakit Arab lisânının câmiiyetine yetişemez. Acaba, o câmi' ve i'câzdarâne olan lisân-ı nahvî ile mu'cizekârâne bir sûrette ve her ciheti birden bilir, irâde eder bir ilm-i muhît içinde zuhûr eden kelimât-ı Kur'âniye; sâir elsine-i terkîbiye ve tasrifiye vâsıtasıyla, zihni cüz'î, şuûru kısa, fikri müşevveş, kalbi karanlıklı bazı insanların kelimât-ı tercümiyesi nasıl o mukaddes kelimât yerini tutabilir?
Hattâ diyebilirim ve belki isbât edebilirim ki; herbir harf‑i Kur'ân, bir hakàik hazinesi hükmüne geçer; bazen bir tek harf, bir sahife kadar hakikatleri ders verir.
Altıncı Nükte
Bu mânâyı tenvir için, kendi başımdan geçmiş nurlu bir hâli ve hakikatli bir hayâli söylüyorum. Şöyle ki:
Bir vakit اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ’deki nun‑u mütekellim-i maa'l-gayrı düşündüm ve mütekellim-i vahde sîgasından, “na'büdü” sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemâatin fazileti ve sırrı, o “nun”dan inkişaf etti. Gördüm ki:
Namaz kıldığım o Bayezid Câmii’ndeki cemâatle iştirâkimi ve herbiri benim bir nev'i şefâatçim hükmüne ve kırâatimde izhâr ettiğim hükümlere ve da'vâlara birer şâhid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubûdiyetimi, o cemâatin büyük ve kesretli ibâdâtı içinde Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdime cesâret geldi.
Birden bir perde daha inkişaf etti. Yani, İstanbul’un bütün mescidleri ittisal peydâ etti. O şehir, o Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların duâlarına ve tasdiklerine ma'nen bir nev'i mazhariyet hissettim.
Onda dahi; rû‑yi zemin mescidinde, Kâbe-i Mükerreme etrafında dâirevî saflar içinde kendimi gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ dedim. “Benim bu kadar şefâatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar.” Mâdem hayâlen bu perde açıldı; Kâbe‑i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhâd edip, tahiyyâtta getirdiğim اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ olan îmânın tercümânını mübârek Hacerü'l‑Esved’e tevdî' edip emânet bırakıyorum derken, birden bir vaziyet daha açıldı. Gördüm ki, dâhil olduğum cemâat üç dâireye ayrıldı:
Birinci Dâire: Rû‑yi zeminde mü'minler ve muvahhidîndeki cemâat-i uzmâ.
İkinci Dâire: Baktım, umum mevcûdât, bir salât‑ı kübrâda, bir tesbihât-ı uzmâda, her tâife kendine mahsûs salavât ve tesbihât ile meşgul bir cemâat içindeyim. “Vezâif-i Eşya” tâbir edilen hidemât-ı meşhûde, onların ubûdiyetlerinin ünvânlarıdır. O hâlde “Allâhu Ekber” deyip hayretten başımı eğdim, nefsime baktım:
Üçüncü bir dâire içinde, hayret‑engîz, zâhiren ve keyfiyeten küçük, hakikaten ve vazifeten ve kemiyeten büyük, bir küçük âlemi gördüm ki; zerrât-ı vücûdiyemden tâ havâss-ı zâhiriyeme kadar, tâife tâife vazife-i ubûdiyetle ve şükrâniye ile meşgul bir cemâat gördüm. Bu dâirede, kalbimdeki latîfe-i Rabbâniyem, اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ o cemâat nâmına diyor. Nasıl, evvelki iki cemâatte de lisânım, o iki cemâat‑i uzmâyı niyet ederek demişti…
Elhâsıl: “Na'büdü” “nun”u, şu üç cemâate işâret ediyor. İşte bu hâlette iken, birden Kur'ân‑ı Hakîm’in tercümânı ve mübelliği olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, Medine-i Münevvere denilen manevî minberinde, şahsiyet-i maneviyesi, haşmetiyle temessül ederek يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمْ hitâbını, ma'nen herkes gibi ben de işitip; o üç cemâatte herkes benim gibi اِيَّاكَ نَعْبُدُ ile mukàbele ediyor, tahayyül ettim. اِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ kaidesince, şöyle bir hakikat fikre göründü ki:
Mâdem bütün âlemlerin Rabbi, insanları muhâtab ittihàz edip, umum mevcûdâtla konuşur ve şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hitâb-ı izzeti, nev'-i beşere belki umum zîrûha ve zîşuûra tebliğ ediyor. İşte bütün mâzi ve müstakbel, zaman-ı hâzır hükmüne geçti; bütün nev'-i beşer bir mecliste, safları muhtelif bir cemâat şeklinde olarak; o hitâb, o sûretle onlara ediliyor.
O vakit herbir Âyât‑ı Kur'âniye, gayet haşmetli ve vüs'atli bir makamdan, gayet kesretli ve muhtelif ve ehemmiyetli muhâtabından, nihâyetsiz azamet ve celâl sâhibi Mütekellim-i Ezelî’den ve makam-ı mahbûbiyet-i uzmâ sâhibi tercümân-ı àlîşânından aldığı bir kuvvet, ulviyet, cezâlet ve belâğat içinde; parlak, hem pek parlak bir nur-u i'câzı, içinde gördüm.
O vakit, değil umum Kur'ân; ya bir sûre, yâhut bir âyet, belki herbir kelimesi birer mu'cize hükmüne geçti; “Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân ve'l-Kur'ân” dedim.
O ayn‑ı hakikat olan hayâlden “Na'büdü” nun’una girdiğim gibi çıktım ve anladım ki: Kur'ânın değil âyetleri, kelimeleri, belki nun-u na'büdü gibi bazı harfleri dahi mühim hakikatlerin nurlu anahtarlarıdır.
Kalb ve hayâl, o nun‑u na'büdüden çıktıktan sonra, akıl karşılarına çıktı, dedi: “Ben de hisse isterim. Sizin gibi uçamam. Ayaklarım delildir, hüccettir. Aynı نَعْبُدُ ve نَسْتَع۪ينُ’de, Ma'bûd ve Müsteân olan Hàlık’a giden yolu göstermek lâzımdır ki, sizin ile gelebileyim.”
O vakit kalbe şöyle geldi ki: De o mütehayyir akla:
Bak kâinâttaki bütün mevcûdâta; zîhayat olsun, câmid olsun, kemâl‑i itâat ve intizam ile vazife sûretinde ubûdiyetleri var. Bir kısmı şuûrsuz, hissiz oldukları hâlde, gayet şuûrkârâne, intizam-perverâne ve ubûdiyetkârâne vazife görüyorlar. Demek bir Ma'bûd-u Bilhak ve bir Âmir-i Mutlak vardır ki, bunları ibâdete sevkedip istihdam ediyor.
Hem bak, bütün mevcûdâta, hususan zîhayat olanlara‥ herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacâtı var ve vücûd ve bekàsına lâzım pek kesretli, muhtelif matlûbları var; en küçüğüne elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez. Hâlbuki o hadsiz matlabları, ummadığı yerden, vakt‑i münâsibde, muntazaman onların ellerine veriliyor ve bilmüşâhede görünüyor…
İşte, şu mevcûdâtın bu hadsiz fakr ve ihtiyacâtı ve bu fevkalâde iânât‑ı gaybiye ve imdâdât-ı Rahmâniye bilbedâhe gösterir ki: Bir Ganiyy-i Mutlak ve Kerîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan bir hâmî ve râzıkları vardır ki; herşey ve her zîhayat, O’ndan istiâne eder, medet bekliyor. Ma'nen; اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ der.
O vakit akıl, “Âmennâ ve saddaknâ” dedi.
Yedinci Nükte
Sonra o hâlde اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ❋ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ dediğim vakit, baktım ki: Mâzi tarafına göçüp giden kafile‑i beşer içinde gayet nurânî, parlak; Enbiyâ, Sıddıkîn, Şühedâ, Evliyâ, Sâlihîn kafilelerini gördüm ki, istikbâl zulümâtını dağıtıp, ebede giden yolda bir cadde-i kübrâ-yı müstakîmde gidiyorlar. Bu kelime beni o kafileye iltihak etmek için yol gösteriyor; belki iltihak ettiriyor…
Birden, “Fesübhânallâh!” dedim; zulümât‑ı istikbâli tenvir eden ve kemâl-i selâmetle giden bu nurânî kafile-i uzmâya iltihak etmemek, ne kadar hasâret ve helâket olduğunu zerre mikdar şuûru olan bilmesi lâzım. Acaba bid'aları icâd etmekle o kafile-i uzmâdan inhiraf eden; nereden nur bulabilir, hangi yoldan gidebilir?
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, rehberimiz fermân etmiş ki: كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِي النَّارِ Acaba bu fermân‑ı kat'îye karşı “ulemâü's-sû'” tâbirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvâyı veriyorlar ki; lüzumsuz, zararlı bir sûrette Şeâir-i İslâmiyenin bedîhiyâtına karşı geliyorlar; tebdili kàbil görüyorlar? Olsa olsa, muvakkat bir cilve-i mânâdan gelen bir intibâh-ı muvakkat, o ulemâ-i sû'u aldatmıştır.
Meselâ: Nasıl ki, bir hayvanın veyâhut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarâfet gösterir; fakat az bir zamanda o zarîf et ve o güzel meyve, o yabânî ve paslı ve kesif ve ârızî deri altında siyahlanır, taaffün eder.
Öyle de, Şeâir‑i İslâmiyedeki tâbirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayatdâr ve sevâbdâr bir cild, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maânîdeki bir nurâniyet, muvakkaten çıplak – bir derece – görünür; fakat, cildden cüdâ olmuş bir meyve gibi, o mübârek mânâların rûhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşerî postunu bırakıp gider‥ nur uçar, dumanı kalır. Her ne ise…
Sekizinci Nükte
Buna dair bir düstur‑u hakikati beyân etmek lâzım. Şöyle ki:
Nasıl “Hukuk‑u Şahsiye” ve bir nev'i Hukukullâh sayılan “Hukuk-u Umumiye” nâmıyla iki nev'i hukuk var, öyle de; mesâil-i Şer'iyede bir kısım mesâil, eşhâsa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara “Şeâir-i İslâmiye” tâbir edilir. Bu şeâirin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızâsı olmazsa, onlara ilişmek, umumun hukukuna tecâvüzdür.
O şeâirin en cüz'îsi (sünnet kabîlinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar‑ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum Âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı Saâdet’ten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmın bağlandığı o nurânî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler, düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hatâya düşüyorlar. Ve zerre mikdar şuûrları varsa, titresinler!‥
Dokuzuncu Nükte
Mesâil‑i Şerîattan bir kısmına “taabbüdî” denilir; aklın muhâkemesine bağlı değildir, emrolduğu için yapılır. İlleti, emirdir.
Bir kısmına “ma'kulü'l‑mânâ” tâbir edilir. Yani bir hikmet ve bir maslahatı var ki, o hükmün teşrîine müreccih olmuş; fakat sebeb ve illet değil. Çünkü hakîki illet, emir ve nehy-i İlâhîdir.
Şeâirin taabbüdî kısmı; hikmet ve maslahat onu tağyîr edemez, taabbüdîlik ciheti tereccuh ediyor, ona ilişilmez. Yüzbin maslahat gelse, onu tağyîr edemez. Öyle de; “Şeâirin fâidesi, yalnız ma'lûm mesâlihtir.” denilmez ve öyle bilmek hatâdır. Belki o maslahatlar ise, çok hikmetlerinden bir fâidesi olabilir.
Meselâ biri dese: “Ezânın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır; şu hâlde bir tüfenk atmak kâfîdir.” Hâlbuki o dîvâne bilmez ki, binler maslahat‑ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfenk sesi, o maslahatı verse; acaba nev'-i beşer nâmına, yâhut o şehir ahâlisi nâmına, hilkat-i kâinâtın netice-i uzmâsı ve nev'-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı Tevhid ve Rubûbiyet-i İlâhiye’ye karşı izhâr-ı ubûdiyete vâsıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?‥
Elhâsıl: Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle “Yaşasın Cehennem!” der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiat ister.
لَا يَسْتَو۪ٓي اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ‥ الخ