Sekizinci Ders
﷽
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ
اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ
Şu âyetler, duânın mühim bir esâs‑ı ubûdiyet olduğunu gösteriyor.
Ey hakikat‑i hâlden gâfil müddeî! Da'vâ ediyorsun ki: “Duâ ediliyor, cevab verilmiyor. Âyet ise âmmdır.”
Evvelen: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Belki cevab vermek dâimîdir. Fakat is'âf‑ı hâcet, mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ sen, tabibi çağırıyorsun. Dersin ki: “Ey hekim!…”
O da cevaben: “Lebbeyk” der.
Sonra dersin: “Bana şu taamı veyâhut şu dermanı ver.”
Hekim bazen münâsib gördüğü matlûbu aynen verir; bazen istediğinden daha a'lâsını verir; bazen de, senin hastalığına zarar olduğu için, cevab verdiği hâlde sana bir şey vermez.
Duâ, bir nev'i ibâdet olduğu için, hàlis olmak gerektir. Tâ ki kabûl olunsun. İbâdetin semerâtı ise uhrevîdir. Dünyevî işler, o ibâdâtın evkàt‑ı mahsûsalarıdır. Meselâ yağmursuzluk, yağmur namazının vaktidir. Namaz, yağmur yağması için vaz' edilmemiştir. Umûr-u dünyeviye niyet edilse, o ibâdet olan duâ hàlis olmadığı için kabûle lâyık olmaz.
Evet nasıl ki gurûb, mağrib namazının vaktidir. Ay ve Güneş’in tutulmaları da, salâtü'l‑küsuf ve'l-hüsûf denilen iki ibâdât-ı mahsûsanın vaktidir. Yoksa gaye değil ki, namaz kılmakla, tâ Güneş ve Kamer açılsınlar. Çünkü Güneş ve Kamer’in açılmaları zamanı muayyendir. Fâtır-ı Zülcelâl, bu iki âyât-ı azîmin nikâbı zamanında yani perdelendikleri zamanda ibâdını, ibâdete dâvet eder.
Onun gibi, yağmursuzluk da yağmur namazının vaktidir. Yağmurun gelmesinin gayesi değil. Yağmursuzluk devam ettikçe – ol vechile – Allah’a ibâdet devam eder. Yağmur geldiği vakit, vakti kazâ olur.
Onun gibi, zâlimlerin tasallutu ve beliyelerin nüzûlü zamanları, bazı ed'iye‑i mahsûsanın evkàtıdır. Belki de o beliyeler, o duâları söylettirmek içindir. Yoksa o duâlar, sırf o beliyelerin def'i için değildir. Belki bir nev'i ubûdiyet olan o duâlar, o beliyelerin devamı müddetince devam ederler. Eğer duâların berekâtıyla beliyeler def' ve ref' olunsalar “nurun alâ nur…” Şâyet ref' olunmazlarsa, denilemez ki: “Duâ kabûl olunmadı.” Belki “Duânın vakti bitmedi” denilir.