İkinci Ders
وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَ ❋ وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَ
Ey insan‑ı gâfil! Ey dünya için dinini ihmal eden! Şu temsîlî bir hikâyeyi dinle‥ Tâ dinsiz dünyanın hakikatini göresin.
Eski zamanda iki kardeş vardı. Bu iki kardeş seyahate çıktılar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yolun başında bir adamı gördüler. O adam onlara dedi ki:
“Sağ yolda kanun ve nizâma tebaiyet var. Ve o tebaiyet külfeti içinde, bir emniyet ve saâdet var. Sol yolda ise, bir serbestiyet ve bir hürriyet var. O serbestiyet ve hürriyet içinde bir tehlike ve şekàvet var. İstediğiniz yola gidebilirsiniz.”
Güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ deyip gitti. Ve o hafif külfeti ve nizâm ve kanunu kabûl etti. Sû‑i hulk sâhibi, âzâde-ser kardeş, serbestlik için sol yolu tercih etti. Zâhiren hafif, ma'nen gayet ağır bir vaziyette gitti. Biz de hayâlen bunu takib ediyoruz.
İşte dağ ve sahrâdan gide gide, tâ hàlî bir sahrâya dâhil oldu. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki; dehşetli bir arslan meşelikten çıkıp, kendisine hücum etti. O da kaçıp, altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rastgeldi. Havfından kendini içine attı. Yarısına kadar inmekle kuyunun duvarında göğermiş bir ağaca rastgeldi. O ağacı tuttu. Gördü ki: O ağacın iki kökü var. Biri siyah renkte, diğeri beyaz renkte iki fare, o iki köke musallat olup kesiyorlar.
Yukarı baktı, arslan kuyunun başında nöbetçi gibi bekliyor. Aşağıya baktı, dehşetli bir ejderha kuyunun içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıda ayağının yakınına kadar gelmiş. Ağzının genişliği ise bi'rin yani kuyunun ağzına benzer. Kuyunun duvarına bakar. Isırıcı, muzır haşerât etrafını sarmışlar.
Ağacın başına baktı, gördü ki; incir ağacıdır. Lâkin hàrikadan olarak, cevizden nara kadar çok muhtelif ağaçların meyveleri ve yemişleri var. Sû‑i fehminden ve sû-i tâli'inden bu dehşetli hâlâtın âdi ve kendi kendine olmuş bir şey olmadığını anlamadı. Ve bu ince iş içinde iş olduğuna intikal etmedi. Kalb ve rûhu ve akıl ve letâifi bu elîm ve dehşetli vaziyetten feryâd ve figân ederken, nefs-i emmâresi teğâfül ile tecâhül etti. Kalb ve rûhun âh ve enîn ve fizârından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bostanda bulunuyor gibi o meyveleri yemeğe başladı. Fakat, o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadîs-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurdu ki:اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْد۪ي ب۪ي yani; “Kulum beni nasıl tanırsa, ona öyle muâmele ederim.”
Şu bedbaht adam da sû‑i zannıyla gördüğünü hakikat telâkki etti. Öyle muâmele gördü ve görüyor. Ne ölür ki kurtulsun ve ne de elemsiz kalır ki yaşasın. Şu miskin ahmak fehmetmedi ki, bu tılsımlı ve acîb işlerde tesâdüf mümkün olmaz.
Biz de şu meş'ûmu şu azâbda bırakıp döneceğiz. Mübârek ve yümünlü diğer kardeşin arkasından gideriz.
İşte şu zât, hüsn‑ü sîretinden nâşi', hüsn-ü zannı ile ünsiyet ederek yolunda gidiyor. Bak, nasıl hüsn-ü nazarıyla kardeşinin mahrum kaldığı bostandan istifade ediyor. Şu bostanda çiçek ve yemişlerle beraber, murdar ve müstakzer şeyler de bulunur. Bu kardeş ise, bu güzel şeylerden istifade etti. Mülevvesâta bakmadı. İstirahat etti.
Evvelki meş'ûm kardeşi ise, murdar şeylerle meşgul oldu. Midesini bulandırdı.
Sonra, bu güzel huylu arkadaş da, gitgide öteki kardeşi gibi bir sahrâ‑yı azîme dâhil oldu. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti, korktu. Lâkin kardeşinden daha az korkmuştu. Zîra o arslanın, sahrâ sultanının bir memuru olduğu ihtimali kendisine tesellî verdi. Lâkin yine kaçtı. Altmış arşınlık derinliğinde bir bi'r-i muattalaya, yani susuz bir kuyuya rastgeldi, kendini içine attı. Ortasında duran bir ağacı tuttu. O da kardeşi gibi gördü ki; iki mahlûk, o ağacın iki kökünü de kesiyorlar.
Sonra baktı; yukarıda arslan, aşağıda büyük bir yılan var. Yılan geniş ağzını açmış, ayağına takarrüb etmiş olduğunu gördü. Bîçâre o da havfından tedehhüş etti. Lâkin onun dehşeti, kardeşinin dehşetinden çok derece daha hafif idi. Çünkü güzel hüsn‑ü zannıyla ve fehmiyle bu umûr-u acîbeyi birbiriyle alâkadar ve bir emir ile hareket eder gibi görmekle anladı ki, bu işlerde bir tılsım var. Bunlar bir hâkimin emriyle dönerler. O hafî hâkim; ona bakıyor, tecrübe ediyor, onu bir maksad için dâvet ediyor. Şu tatlı havftan bir merak neş'et etti. Merakı da: “Acaba beni tecrübe edip ve kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acîb yol ile böyle acîb bir maksada beni sevkeden kimdir?”
İşte şu merak‑ı mârifetten, sâhib-i tılsımın muhabbeti neş'et etti. Ağacın başına baktı, gördü ki; incir ağacıdır. Lâkin meyveleri, ayrı ayrı çok ağaçların meyveleridir. O vakit tamamen korkusu zâil oldu ve o vakit anladı ki, bunda bir tılsım var. O tılsım bunlara hükmediyor. Zîra mümkün değil bu incir ağacı, böyle çok ağacın meyvesini versin. Belki o ağaç, liste ve fihristedir. Gizli olan hâkimin bostanına, hem o melik-i kerîmin misâfirlerine ihzar ettiği çeşit çeşit et'imeye işâret eder; ve o taamların nümûneleridirler.
Onun bu muhabbetinden, tılsımı açmak talebi ve tılsım sâhibini râzı etmek arzusu neş'et etti. Birden miftâh ona ilhâm edildi. O da nidâ etti ki: “Sana i'timâd ediyorum ve herşeyi senin için terkediyorum ve yalnız seninim ve seni istiyorum.” dedi.
Birden kuyu duvarı yarıldı. Şâhâne ve nezîh bir bahçeye bir kapı açıldı. Arslan ve yılan da iki mutî' hizmetkâra dönüp, onu o bahçeye girmek için dâvet ettiler. Hattâ o arslan kendisine musahhar bir at mesâbesine döndü.
İşte ey hayâl arkadaşım, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvâzene et!
Evvelki bedbaht, her vakit yılanın ağzına girmeğe muntazırdır. Şu bahtiyar ise, meyvedâr ve revnâkdâr bir bahçeye dâvet edilir.
Hem evvelki bedbahtın, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Bu bahtiyar ise; lezîz bir ibret, tatlı ve mahbûb bir havf ve şevk ve mârifet içinde garâibi seyrediyor.
Hem o bedbaht, vahşet ve ye's içinde azâb çekiyor. Şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümîd ve iştiyak içinde telezzüz ediyor.
Hem o bedbaht, vahşî canavar düşmanların hücumlarına ma'rûz bir mahpus hükmündedir. Şu bahtiyar, bir azîz misâfirdir ki, misâfir olduğu melik‑i kerîmin acîb hizmetkârlarıyla ünsiyet ediyor.
Hem o bedbaht, zehirli lezîz yemişleri yemekle azâbını tâcil ediyor. Zîra o meyveler, asıllarına müşteri olmak için nümûnelerdir. Tatmağa izin var, hayvan gibi yemeğe izin yoktur. Şu bahtiyar ise tadar, işi anlar; yemesini te'hir eder ve intizar ile telezzüz eder.
Eğer bedbaht kardeş olmamak ve bahtiyar kardeş olmak istersen, Kur'ân’ı dinle, mutî' ol, O’na yapış ve itâat et.
Eğer şu hikâye‑i temsîliyedeki dekàiki fehmettin ise, hakikati ona tatbik et. Mühimlerini ben söyleyeceğim. İncelerini de sen istihrâc et.
Bak! O iki kardeş, rûh‑u mü'min ile rûh-u kâfirdir; kalb-i sâlih ile kalb-i fâsıktır. O iki tarîk ise, tarîk-ı Kur'ân ve îmân ile tarîk-ı isyan ve tuğyandır. O yoldaki bostan ise, cem'iyet-i beşeriye içinde muvakkat hayat-ı ictimâiyedir ki; şer ve hayır, çirkin ve güzel karışıktır. O sahrâ ise, arz ve dünyadır. O arslan ise, ölüm ve eceldir. O bi'r (kuyu) ise, beden-i insan ve hayattır. O altmış arşın derinlik ise, vasatî ve ömr-ü gâlibî olan altmış seneye işârettir. O ağaç ise, müddet-i ömürdür. O beyaz ve siyah iki fare ise, gece ve gündüzdür. O ejderha yılan ise, ağzı kabir olan âlem-i Berzaha giden yoldur. O haşerât-ı muzırra ise, beliyeler ve musîbetlerdir. O ağaçtaki yemişler ise niam-ı dünyeviyedir ki, niam-ı uhreviyenin listesi ve ihzar edici müşâbihleri, müşterileri meyve-i Cennet’e dâvet eden nümuneleridir. O ağaç, birliğiyle beraber başka başka yemişler vermesi ile, sikke‑i kudrete ve hâtem-i rubûbiyete ve tuğrâ-i Ulûhiyet’e işârettir. Çünkü, bir şeyden herşeyi yapmak; bir topraktan bütün meyveleri yapmak, bir sudan bütün hayvanları halketmek, bir basit gıdâdan bütün cihâzât-ı hayvaniyeyi icâd etmek‥ hem herşeyi bir şey yapmak; bir zîhayatın yediği gayet mütebâyin taamlardan, bir lahm-ı mahsûs (et) ve bir cild-i basit nescetmek (dokumak) gibi san'atlar, Ehad ve Samed olan Sultan-ı Ezel ve Ebed’in sikke-i hàssasıdır, hâtem-i mahsûsasıdır, taklid edilmez bir tuğrâsıdır. O zehirli bir kısım meyveler ise, lezâiz-i muharremedir. O tılsım ise, sırr-ı îmân ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir. O miftâh ise, يَا اَللّٰهُ veلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُve اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ kelimeleridir.
O su'ban ağzının, yani yılan ve ejderha ağzının, bostan kapısına inkılâbı, kabre işârettir ki; kabir ehl‑i dalâlet ve tuğyana, vahşet-i nisyan içinde, zindân gibi bir berzah ve su'ban batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu hâlde; ehl-i Kur'ân ve îmâna, dehliz-i cinândan, rahmet-i Rahmân’a ve zindân-ı dünyadan, bostan-ı bekàya açılan bir kapıya döner. Ve o müdhiş arslanın mûnis bir hizmetkâra ve musahhar bir ata dönmesi ise, mevte işârettir ki; mevt ile ehl-i dalâlet; bütün mahbûbâtından elîm bir firâk-ı ebedî içinde, kendi cennet-i kâzibe-i dünyeviyelerinden ihrac ve vahşet ve infirad içinde zindân-ı mezara idhal olundukları hâlde; ehl-i hidayet ve Kur'ân için, o mevt, müştâk oldukları ahbablarına visâl ve hakîki vatanlarına vusûl ve zindân-ı dünyadan bostan-ı cinâna dâvet ve Hannân, Mennân, Deyyân ve Rahmân’ın rahmetinin fazlından, hizmetlerine mukâbil ahz-ı ücret etmelerine vesiledir.
Elhâsıl: Hayat‑ı fâniyeyi esâs maksad yapan, zâhiren cennet içinde olsa da, ma'nen cehennemdedir. Hayat-ı bâkiyeye müteveccih olan zât ise, saâdet-i dâreyne mazhardır.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَالْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ اٰم۪ينَ