Birinci Makamı
İki suâlin cevabıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, sıddık kardeşim Re'fet Bey!
Sevr ve hûta dair sorduğun suâlin bazı risalelerde cevabı vardır. O nev'i suâllere göre cevab, Yirmidördüncü Söz’ün Üçüncü Dalı’nda “Oniki Asıl” nâmıyla oniki kaide‑i mühimme beyân edilmiştir. O kaideler ehâdîs-i Nebeviyeye dair, muhtelif te'vilâta dair birer mehenktirler ve ehâdîse gelen evhâmı def' edecek mühim esâslardır. Maatteessüf şimdilik sünûhâttan başka ilmî mesâil ile iştigâlime mâni bazı hâller var. Onun için suâlinize göre cevab veremiyorum. Eğer sünûhât-ı kalbiye olsa, bilmecbûriye meşgul oluyorum. Bazen suâllere, sünûhâta tevâfuk ettiği için cevab verilir, gücenmeyiniz. Onun için herbir suâlinize lâyıkınca cevab veremiyorum. Haydi bu defaki suâlinize kısa bir cevab vereyim.
Bu Defaki Suâlinizde Diyorsunuz ki:
“Hocalar diyorlar: Arz, öküz ve balık üstünde duruyor. Hâlbuki; arz, muallakta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne de balık?”
Elcevab: İbn‑i Abbâs (ra) gibi zâtlara isnâd edilen sahîh bir rivâyet var ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Fermân etmiş: عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِBir rivâyette, bir defa عَلَى الثَّوْرِdemiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِdemiştir. Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyât’tan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadîsi tatbik etmişler. Hususan Benî‑İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sâbıkada “sevr ve hût” hakkında gördükleri hikâyeleri hadîse tatbik edip, hadîsin mânâsını acîb bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu suâlinize dair gayet mücmel Üç Esâs ve Üç Vecih söylenecek.
Birinci Esâs
Benî‑İsrail ulemâsının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski ma'lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman olmuş, İslâmiyete mal olmuş. Hâlbuki o eski ma'lûmâtlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir.
İkinci Esâs
Teşbih ve temsîller, hàvâstan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürûr‑u zamanla hakikat telâkki edilir.
Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben vâlideme dedim: “Neden ay böyle oldu?” Dedi: “Yılan yutmuş.” Dedim: “Daha görünüyor?” Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.”
Bu çocukluk hâtırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurâfe, vâlidem gibi ciddi zâtların lisânında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, felekiyât fennini mütâlaa ettiğim vakit gördüm ki; vâlidem gibi öyle diyenler, bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü; derecât‑ı şemsiyenin medârı olan “mıntıkatü'l-burûc” tâbir ettikleri dâire-i azîme, menâzil-i kameriyenin medârı bulunan mâil-i kamer dâiresi birbiri üstüne geçmekle, o iki dâire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyûn ulemâsı, latîf bir teşbih ile büyük iki yılan nâmı olan “tinnîneyn” nâmını vermişler.
İşte, o iki dâirenin tekàtu' noktasına, “baş” mânâsına “re's”; diğerine “kuyruk” mânâsına “zeneb” demişler. Kamer re'se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyûn ıstılahınca “haylûlet‑i arz” vukû' bulur. Yani; küre-i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasfolur. Sâbık teşbih ile, “Kamer tinnînin ağzına girdi” denilir.
İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisânına girdikçe, mürûr‑u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.
İşte, Sevr ve Hût nâmıyla iki büyük melek, bir teşbih‑i latîf-i kudsî ile ve mânidâr bir işâretle, Sevr ve Hût nâmıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvî lisân-ı Nübüvvetten umumun lisânına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâb etmiş, âdeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar.
Üçüncü Esâs
Nasıl ki, Kur'ân’ın müteşâbihâtı var; gayet derin mes'eleleri temsîlât ile ve teşbihâtla avâma ders veriyor. Öyle de; hadîsin müteşâbihâtı var; gayet derin hakikatleri me'nûs teşbihâtla ifâde eder.
Meselâ; bir‑iki risalede beyân ettiğimiz gibi, bir vakit huzur-u Nebevî’de gayet derin bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp, bu dakikada Cehennem’in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhûr münâfık öldü.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gayet belîğ temsîlinin hakikatini ilân etti.
Senin suâlin cevabına şimdilik Üç Vecih söylenecek.
Birincisi
Hamele‑i Arş ve Semâvât denilen melâikenin birinin ismi “Nesr” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak arş ve semâvâta, Saltanat-ı Rubûbiyet’ine nezâret etmek için ta'yin ettiği gibi, semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyârelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak ta'yin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki:
Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medâr‑ı hayatı olan zirâat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından; elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ o iki meleğin âlem‑i melekût ve âlem-i misâlde sevr ve hût sûretinde temessülleri var. İşte bu münâsebete ve o nezârete işâreten ve küre‑i arzın o iki mühim nev'i mahlûkatına îmâen, lisân-ı mu'cizü'l-beyân-ı Nebevî, اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri hâvî olan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifâde etmiş.
İkinci Vecih
Meselâ nasıl ki, denilse: “Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında: عَلَى السَّيْفِ وَالْقَلَمِ denilir. Yani; “Asker kılıncının şecâatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinâd eder.”
Öyle de; küre‑i arz mâdem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı a'zamının medâr-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmayan kısmının medâr-ı taayyüşleri, zirâatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticâreti de balıktır. Elbette, devlet seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre-i arz da öküz ve balık üstünde duruyor, denilir. Zîra, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukùt eder, Hàlık-ı Hakîm de arzı harâb eder.
İşte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet mu'cizâne ve gayet ulvî ve gayet hikmetli bir cevab ile, اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş. Nev'‑i insanînin hayatı, ne kadar cins-i hayvanînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati, iki kelimeyle ders vermiş.
Üçüncü Vecih
Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tâbir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse, bir tek vaziyet hâsıl olduğu vakit; bazı esed (yani arslan) sûretini, bazı terâzi mânâsına olarak mîzan sûretini, bazı öküz mânâsına sevr sûretini, bazı balık mânâsına hût sûretini göstermişler. O münâsebete binâen o burçlara o isimler verilmiş.
Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre‑i arz geziyor. Öyle ise; o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal dâireler yerine, yerde arzın medâr-ı senevîsinde, küçük mikyâsta o dâireleri teşkil etmek gerektir. Şu hâlde, burûc-u semâviye, arzın medâr-ı senevîsinden temessül edecek. Ve o hâlde küre-i arz, her ayda burûc-u semâviyenin birinin gölgesinde ve misâlindedir. Güyâ arzın medâr-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semâvî burçlar onda temessül ediyor.
İşte bu vecihle Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir defa عَلَى الثَّوْرِ , bir defa عَلَى الْحُوتِ demiş. Evet, mu'cizü'l‑beyân olan lisân-ı Nübüvvete yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işâreten bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş. Çünkü; küre‑i arz, o suâlin zamanında Sevr Burcu’nun misâlinde idi. Bir ay sonra yine sorulmuş, عَلَى الْحُوتِ demiş. Çünkü; o vakit küre‑i arz Hût Burcu’nun gölgesinde imiş.
İşte, istikbâlde anlaşılacak bu ulvî hakikate işâreten ve küre‑i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine îmâen ve semâvî burçlar, güneş itibariyle muattal ve misâfirsiz olduklarına ve hakîki işleyen burçlar ise, küre-i arzın medâr-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre-i arz olduğuna remzen, عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir. وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
Bazı Kütüb‑ü İslâmiye’de sevr ve hûta dair acîb ve haric-i akıl hikâyeler, ya İsrailiyât’tır veya temsîlâttır veya bazı muhaddislerin te'vilâtıdır ki, bazı dikkatsizler tarafından hadîs zannedilerek Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a isnâd edilmiş.
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
İkinci Suâl
Âl‑i Abâ Hakkındadır.
Kardeşim, Âl‑i Abâ hakkındaki cevabsız kalan suâlinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübârek abâsını, Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in üstlerine örtmesi ve onlara bu sûretle, لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا âyetiyle duâ etmesinin esrârı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız, vazife‑i Risalete taalluk eden bir hikmeti şudur ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ ve istikbâl-bîn nazar-ı Nübüvvetle, otuz-kırk sene sonra Sahâbeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtâz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşâhede etmiş. Hazret-i Ali’yi ümmet nazarında tathîr ve tebrie etmek ve Hazret-i Hüseyin’i tâziye ve tesellî etmek ve Hazret-i Hasan’ı tebrik etmek ve musâlaha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm fâidesini ilân etmek ve Hazret-i Fâtıma’nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt ünvân-ı àlîsine lâyık olacaklarını ilân etmek için, o dört şahsa, kendiyle beraber “Hamse-i Âl-i Abâ” ünvânını bahşeden o abâyı örtmüştür.
Evet, çendan Hazret‑i Ali halife-i bilhak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan, ümmet nazarında tebriesi ve berâeti vazife-i Risalet hasebiyle ehemmiyetli olduğundan, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o sûretle onu tebrie ediyor. Onu tenkid ve tahtie ve tadlîl eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecâviz tarafdârlarını sükûta dâvet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit tarafdârları Hazret-i Ali hakkındaki tefritleri ve tadlîlleri ve Hazret-i Hüseyin’in gayet fecî, ciğer-sûz hâdisesiyle Şîaların ifratları ve bid'aları ve Şeyheyn’den teberrîleri, ehl-i İslâm’a çok zararlı düşmüştür.
İşte bu abâ ve duâ ile, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali (ra) ve Hazret-i Hüseyin’i mes'ûliyetten ve ittihamdan ve ümmetini onlar hakkında sû-i zandan kurtardığı gibi; Hazret-i Hasan’ı (ra), yaptığı musâlaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i Risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fâtıma’nın zürriyetinin nesl-i mübâreki, Âlem-i İslâmda “Ehl-i Beyt” ünvânını alarak àlî bir şeref kazanacaklarını ve Hazret-i Fâtıma, وَاِنّ۪ٓي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ diyen Hazret‑i Meryem’in vâlidesi gibi zürriyetçe çok müşerref olacağını ilân ediyor.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ الطَّيِّب۪ينَ الطَّاهِر۪ينَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِد۪ينَ الْمُكْرَم۪ينَ الْاَخْيَارِ اٰم۪ينَ