بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Senirkentli Kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hâfız Bekir, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler!
Hâfız Tevfik ile gönderdiğiniz üç mes'eleye mülhidler eskiden beri ilişiyorlar.
Birincisi: حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ Âyetin ifâde ettiği zâhir mânâsına göre; “Güneşin, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş” diyor.
İkincisi: Sedd‑i Zülkarneyn nerededir?
Üçüncüsü: Âhirzamanda Hazret‑i İsâ’nın (as) geleceğine ve Deccâlı öldüreceğine dairdir.
Bu suâllerin cevabları uzundur. Yalnız muhtasar bir işâretle deriz ki: Âyât‑ı Kur'âniye, üslûb-u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifâde ettiği için, çok defa teşbih ve temsîl sûretinde beyân ediyor.
İşte, تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ yani; güneşin harâretli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr‑i Muhît-i Garbî’nin sâhilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurûb ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani; zâhir nazarda, Bahr-i Muhît-i Garbî’nin sevâhilinde, yazın şiddet-i harâretiyle etrafındaki bataklık harâretlenmiş, tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası sûretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr-i Muhîtin bir kısmında, güneşin zâhirî gurûbunu görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve mâden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.
Evet, Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cizâne belâğat-ı ifâdesi bu cümle ile çok mesâili ders veriyor. Evvelâ: Zülkarneyn’in mağrib tarafına seyahati, şiddet-i harâret zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurûb âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesâdüf ettiğini beyân etmekle, Afrika’nın tamam istilâsı gibi çok ibretli mes'elelere işâret eder.
Ma'lûmdur ki; görünen hareket‑i şems zâhirîdir ve küre-i arzın mahfî hareketine delildir, onu haber veriyor. Hakikat-i gurûb murad değildir. Hem çeşme, teşbihtir. Uzaktan, büyük bir deniz küçük bir havuz gibi görünür. Harâretten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbihi ve Arapça hem çeşme, hem güneş, hem göz mânâsında olan عَيْنٍ kelimesi, esrâr‑ı belâğatça gayet mânidâr ve münâsibdir.
Zülkarneyn’in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş‑ı A'zamdan gelen ve ecrâm-ı semâviyeye kumanda eden semâvî hitâb-ı Kur'ânî bir misâfirhâne-i Rahmâniyede sirâc vazifesini gören musahhar güneşi Bahr-i Muhît-i Garbî gibi bir çeşme-i Rabbânîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor ve mu'cizâne üslûbu ile, denizi harâretli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir. Ve semâvî gözlere öyle görünür.
Elhâsıl: Bahr‑i Muhît-i Garbî’yi “çamurlu bir çeşme” tâbiri, Zülkarneyn’e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur'ân’ın nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn’in galat-ı his nev'indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur'ân semâvâta bakarak geldiğinden, küre-i arzı kâh bir meydân, kâh bir saray, bazen bir beşik, bazen bir sahife gibi gördüğünden; sisli, buharlı, koca Bahr-i Muhît-i Atlas-ı Garbî’yi bir çeşme tâbir etmesi, azamet-i ulviyetini gösteriyor.