بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ تَوَافُقَاتِ الْكَلِمَاتِ وَحُرُوفَاتِهَا ف۪ي كِتَابِ الْكَائِنَاتِ
Azîz, sıddık, âlîcenâb kardeşlerim!
Nur ve Gül fabrikalarının vaziyetlerinden, bu acîb zamanda ne tarzda olduğunu haber vermiyorsunuz. Hâlbuki, bu dünyada en ziyâde alâkadar olduğum onlardır. Her ne ise… Bu defa hakikatlerin yemişleri nev'inde ve Risale‑i Nur talebelerinin medâr-ı teşviki olan letâif-i tevâfukiyeden birisini, Feyzi’nin sebebiyle ve arzusuyla size gönderildi. Şöyle ki:
Bir gün tashihât işim yoktu. İşârâtü'l‑İ'câz’ın (ت) tevâfuku hakkında yanlışım ve sehvim hâtırıma geldi. Bir keffâretü'z‑zünûb aradım. Birden, Lafzullâh’ın başı olan elif, Risale-i Nurun bir muhtasar fihristesi ve çekirdek-i aslîsi olan İşârâtü'l‑İ'câz’da ve resâil‑i sâirede kerâmetkârâne vaziyetler gösterdiğini düşündüm. Acaba Lafzullâhın (ل) ve (ه) harfleri dahi ne vaziyet gösterecek diye baştan aşağıya kadar bütün – İşârâtü'l‑İ'câz’ı – sahifelerdeki satır başları ve nihâyetlerini saydım. (ل) ve (ه)’nin “elif” gibi kerâmetkârâne vaziyetini gördüm. Belki inşâallâh, tevâfukta sehivden gelen kusurlarıma ve yanlışlarıma bu da bir küçük keffâretü'z‑zünûb olur.
Evvelki mektûbda, İşârâtü'l‑İ'câz’da, sâir hurûfâtın mecmûu başka bir tarzda ehemmiyetli bir vaziyet‑i hàrikaları bulunduğuna bir işâret, bir uç, bir emâre gördüğümüzü size yazmıştık; fakat, o geniş sırrı tamamen görmek çok zamana muhtaç olduğundan, çok ehemmiyetli vazifeler şimdilik onunla iştigâle müsâade etmedi.
Azîz kardeşlerim! Bu sıkıntılı zamanda ve tazyîkat altında akıl ve kalbi eğlendiren ve keyiflendiren böyle tefekkühât‑ı ilmiyeyi isrâf saymayınız. Hüsn‑ü niyet öyle bir kimyadır ki; şişeleri elmasa çevirir; toprağı altun yapar. İnşâallâh o hüsn‑ü niyetle, bu tefekkühât dahi hakîki bir gıdâ anbarına bir anahtar olur ve hizmette zaafa düşenlere kût ve kuvvete yol açar.
Lafzullâhın âhir harfi seksenbeş defa o Lafza‑i Celâl’in evvelki harfi oluyor. اَللّٰهُ وَاحِدٌ adedine mânidâr bir tek farkla tevâfuk lisânıyla اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. (ه) bir adedi, seksenbeş defa hemen hemen umumiyetle tevâfuk eder. Yalnız, bazen bir sahife fâsıla olur. (ه) iki adedi, kırkiki defa ekseriyet‑i mutlaka ile tevâfuk eder. (ه) üç adedi, yirmibeş defadır, ekserî tevâfuktadır. Hecede ikinci ve Kur'ân’da ve Bismillâh’da birinci harf olan (ب)yine seksenbeş defa bir oluyor. اَللّٰهُ وَاحِدٌ der. (ب) iki adedi kırküç olup, bir farkla (ه)’nin ikisine tevâfuk eder. (با) üç adedi yirmiyedi olup, (ه)’nin üçüne iki farkla tevâfuk eder. (ب) beş adedi yirmiüç defa (ه)’nin üç adedine iki farkla tevâfuk eder. (ت) altı adedi onbeş defa (و)’ın dört adedine tevâfuk eder. (و) altı adedi yirmialtı veya yirmiyedi defadır. (و)’ın beş adedi yirmibeş defa olup, altı adedine bir veya iki farkla tevâfuk eder. (ا) altı adedi, sekiz defa ve (ا) beş adedi sekiz defa birbiriyle tam tevâfuk eder. Elhâsıl: Beş (ه) ile altı هُوَism‑i mukaddesi oldukları için kerâmetkârâne vaziyetler gösteriyorlar.
Lafzullâhın ortadaki harfi olan (ل) yetmişbeş defa evvelki harfi olan elif oluyor. Hemen hemen umumiyetle tevâfuk ile هُوَ اللّٰهُ adedine üç farkla tevâfuk lisânıyla هُوَ اللّٰهُ okuyor. (ل)’ın iki adedi altmışbeş defa olup, ekseriyet‑i mutlaka ile tevâfuk ederek, farksız veya iki farkla اَللّٰهُadedine tevâfuk lisânıyla اَللّٰهُ der, zikreder. Ve (ل)’ın üç adedi ekserî birbirine tevâfuk ile otuzüç defa olarak, otuzüç aded‑i mübârekine tevâfukla ve (ل)’ın makam‑ı cifrîsine üç farkla tevâfuk etmekle beraber yalnız mânidâr bir farkla وَاحِدٌ اَحَدٌ adedine tevâfuk lisânıyla وَاحِدٌ اَحَدٌ der, hükmeder. (ل)’ın dört adedi onsekiz olup, وَاحِدٌ adedi olan ondokuz yine yalnız bir mânidâr farkla, tevâfuk lisânıyla وَاحِدٌ der, tevhidi ilân eder. Bu dört adedi, iki aded ile beraber, yalnız iki farkla, tevâfuk diliyle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ okurlar.
İşte seksenbeş, yetmişbeş, altmışbeş olması ve bir adedi seksenbeş ve iki adedi onun yarısı olan kırka ve üçü onun nısfı yirmiye inmesi ve birbiriyle tevâfukları ve Lafza‑i Celâl’in ve Kelime-i Tevhidin lem'alarını ifâde etmeleri gibi, muntazam niseb-i adediye ve mânidâr münâsebet-i tevâfukiye bize kanâat veriyor ki, tesâdüfî değil, belki alâmet-i kabûl bir tevfiktir; bir tanzimdir.
Kardeşiniz Said Nursî