Birinci Kelime: “El‑Emel” yani Rahmet‑i İlâhiye’den kuvvetli ümîd beslemek. Evet ben kendi hesabıma aldığım dersime binâen: Ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem-i İslâmın saâdet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâm’ın terakkîsi, onların intibâhıyla olan Arab’ın saâdetinin fecr-i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin burnunun rağmına olarak ben dünyaya işittirecek derecede kanâat‑ı kat'iyyemle derim:
İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Öyle ise şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş. Bu da'vâma çok bürhânlardan ders almışım. Şimdi o bürhânlardan mukaddemâtlı bir buçuk bürhânı zikredeceğim. O bürhânın mukaddemâtına başlıyoruz:
İşte, İslâmiyet’in hakàikı hem ma'nen, hem maddeten terakkî etmeye kàbil ve mükemmel bir isti'dâdı var.
Birinci Cihet Olan Ma'nen Terakkî İse: Biliniz! Hakîki vukûâtı kaydeden tarih, hakikate en doğru şâhiddir. İşte tarih bize gösteriyor. Hattâ, Rus’u mağlûb eden Japon başkumandanının, İslâmiyetin hakkâniyetine şehâdeti de şudur ki:
“Hakikat‑i İslâmiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde Ehl-i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini tarih gösteriyor. Ve Ehl-i İslâm’ın Hakikat-i İslâmiyede za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor.” Sâir dinler ise bil'akistir. Yani salâbet ve taassublarının zaafiyeti nisbetinde temeddün ve terakkî ettikleri gibi, dinlerine salâbet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedennî ve ihtilâllere ma'rûz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş.
Hem Asr‑ı Saâdet’ten şimdiye kadar hiçbir tarih bize göstermiyor ki; bir Müslümanın muhâkeme-i akliye ile ve delil-i yakìnî ile ve İslâmiyet’e tercih etmekle eski ve yeni ayrı bir dine girdiğini tarih göstermiyor. Avâmın delilsiz, taklidî bir sûrette başka dine girmesinin bu mes'elede ehemmiyeti yok. Dinsiz olmak da başka mes'eledir. Hâlbuki, bütün dinlerin etbâ'ları ise – hattâ en ziyâde dinine taassub gösteren İngilizlerin ve eski Rusların – muhâkeme-i akliye ile İslâmiyet’e dâhil olduklarını ve günden güne, bazı zaman takım takım kat'î bürhân ile İslâmiyet’e girdiklerini tarihler bize bildiriyorlar.
Eğer biz ahlâk‑ı İslâmiye’nin ve hakàik-ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.
Hem nev'‑i beşer, hususan medeniyet fenlerinin îkazâtıyla uyanmış, intibâha gelmiş, insaniyetin mâhiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar ve olamazlar. Ve en dinsizi de, dine ilticâ etmeğe mecburdur. Çünkü acz-i beşerî ile beraber hadsiz musîbetler ve onu inciten haricî ve dâhilî düşmanlara karşı istinâd noktası; ve fakrıyla beraber, hadsiz ihtiyacâta mübtelâ ve ebede kadar uzanmış arzularına medet ve yardım edecek istimdâd noktası, yalnız ve yalnız Sâni'-i Âlemi tanımak ve îmân etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok!‥
Kalbin sadefinde din‑i hakkın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddî-manevî kıyâmetler kopacak ve hayvanatın en bedbahtı, en perîşanı olacak.
Hâsıl‑ı kelâm: Beşer bu asırda harblerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin îkazâtıyla uyanmış ve insaniyetin cevherini ve câmi' isti'dâdını hissetmiş. Ve insan, acîb cem'iyetli isti'dâdıyla yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış; belki ebede meb'ûstur ki, ebede uzanan arzular, mâhiyetinde var. Ve bu dar, fânî dünya, insanın nihâyetsiz emel ve arzularına kâfî gelmediğini herkes bir derece hissetmeğe başlamış.
Hattâ insaniyetin bir kuvâsı ve hàdimi olan kuvve‑i hayâliyeye denilse: “Sana dünya saltanatı ile beraber bir milyon sene ömür olacak, fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir sûrette bir i'dâm senin başına gelecek.” Elbette hakîki insaniyetini kaybetmeyen ve intibâha gelmiş o insanın hayâli, sevinç ve beşârete bedel, derinden derine teessüf ve eyvâhlarla saâdet-i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak.
İşte bu nükte içindir ki, herkesin kalbinde derinden derine bir din‑i hakkı aramak meyli çıkmış. Herşeyden evvel, ölüm i'dâmına karşı din-i haktaki bir hakikati arıyor ki kendini kurtarsın. Şimdiki hâl-i âlem bu hakikate şehâdet eder.
Kırkbeş sene sonra, tamamıyla beşerin bu ihtiyac‑ı şedîdini dinsizliğin zuhûruyla küre-i arzın kıt'aları ve devletleri birer insan gibi hissetmeğe başlamışlar. Hem âyât-ı Kur'âniye, başlarında ve âhirlerinde beşeri aklına havâle eder, “Aklına bak” der, “Fikrine, kalbine müracaat et, meşveret et, onunla görüş ki, bu hakikati bilesin” diyor.
Meselâ: Bakınız, o âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: “Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakikati bilesiniz.” “Biliniz” ve “Bil” hakikatine dikkat et. “Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl‑i mürekkebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyorlar, dîvâneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt-i hayatında, hâdisât-ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikamet yolunu bulsun. Neden tefekkür ve tedebbür ve aklen muhâkeme etmiyorlar, dalâlete düşüyorlar. Ey insanlar ibret alınız! Geçmiş kurûnlardan ibret alıp gelecek manevî belâlardan kurtulmağa çalışınız!” mânâsında gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyâsen çok âyetlerde beşeri aklına, fikriyle meşverete havâle ediyor.
Ey bu Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem-i İslâm’ın câmi-i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler!
Hâsıl‑ı kelâm: Biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik‑ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efrâdları gibi ruhbanları taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmişbirde fecr‑i sâdıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.
Evet, Hakàik‑ı İslâmiyet’in mâzi kıt'asını tamamen istilâsına sekiz dehşetli mânialar mümânaat ettiler.
Birinci, İkinci, Üçüncü Mâniler: Ecnebîlerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mâni, mârifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü ve Beşinci Mâniler: Papazların ve rûhâni reislerin riyâsetleri ve tahakkümleri ve ecnebîlerin körü körüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mâni dahi fikr‑i hürriyet ve meyl-i taharrî-i hakikat, nev'-i beşerde başlamasıyla zevâl bulmaya başlıyor.
Altıncı, Yedinci Mâniler: Bizdeki istibdâd ve şerîatın muhâlefetinden gelen sû‑i ahlâkımız mümânaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdâd kuvveti şimdi zevâl bulması, cemâat ve komitenin dehşetli istibdâdlarının otuz-kırk sene sonra zevâl bulmasına işâret etmekle ve hamiyet-i İslâmiye’nin şiddetli feverânı ile ve sû-i ahlâkın çirkin neticeleri görülmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya başlamış. İnşâallâh tam zevâl bulacak.
Sekizinci Mâni: Fünûn‑u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakàik-ı İslâmiyenin zâhirî mânâlarına muhâlif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman-ı mâzideki istilâsına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre-i Arza emr-i İlâhî ile nezârete memur “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki rûhâni melâikeyi, dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl-i fen ve felsefe hakikati bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.
Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakikati bilindikten sonra en muannid feylesof da teslîm olmağa mecbur oluyor. (Hattâ Risale‑i Nur, “Mu'cizât-ı Kur'âniye Risalesi”nde fennin iliştiği bütün âyetlerin her birisinin altında Kur'ân’ın bir lem'a-i i'câzını gösterip, ehl-i fennin medâr-ı tenkid zannettikleri Kur'ân-ı Kerîm’in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatleri izhâr edip en muannid feylesofu da teslîme mecbur ediyor. Meydândadır, isteyen bakabilir ve baksın; bu mâni, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.)
Evet, bazı muhakkìkîn‑i İslâmiye’nin bu yolda te'lifâtları var. Bu sekizinci dehşetli mânianın zîr ü zeber olacağına emâreler görünüyor.
Evet, şimdi olmasa da otuz‑kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o sekiz mânileri mağlûb edip dağıtmak için; taharrî-i hakikat meyelânını ve insafı ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düşman tâifesinin sekiz cebhesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
Evet meşhûrdur ki: “En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehâdet etsin.”
İşte yüzer misâllerinden iki misâl:
Birincisi: Ondokuzuncu Asr’ın ve Amerika Kıt'asının en meşhûr feylesofu Mister Karlayl, en yüksek sadâsıyla çekinmeyerek feylesoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
“İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sâir dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyet’in hakkı imiş. Çünkü sâir dinler – fakat Kur'ân’ın tasdikine mazhar olmayan kısmı – hiç hükmündedir.”
Hem Mister Karlayl yine diyor: “En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı, Muhammed’in (asm) sözüdür. Çünkü, hakîki söz, onun sözleridir.”
Hem yine de diyor ki:
“Eğer hakikat‑i İslâmiyette şübhe etsen, bedîhiyât ve zarûriyât-ı kat'iyyede iştibâh edersin. Çünkü en bedîhî ve zarûrî bir hakikat ise, İslâmiyet’tir.”
İşte bu meşhûr feylesof, İslâmiyet hakkında bu şehâdetini eserinde müteferrik yerde yazmış.
İkinci Misâl: Avrupa’nın asr‑ı âhirde en meşhûr bir feylesofu Prens Bismark diyor ki:
“Ben bütün Kütüb‑ü Semâviyeyi tedkik ettim. Tahrif olmalarına binâen beşerin saâdeti için aradığım hakîki hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'ân’ını umum kütüblerin fevkınde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saâdetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zarûriyâtını inkâr etmiş olurlar. Yani Kur'ân Allah kelâmı olduğu bedîhîdir.”
İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları, Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkìkleri mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi‑i Emevî’deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki; istikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevkedecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve hurâfâttan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki, Kur'ân’a tâbi olur, ittifak eder.
İkinci Cihet: Yani maddeten İslâmiyetin terakkîsinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki, maddeten dahi İslâmiyet istikbâle hükmedecek. “Birinci Cihet”, maneviyat cihetinde terakkiyâtı isbât ettiği gibi; bu “İkinci Cihet” dahi maddî terakkiyâtını ve istikbâldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünkü Âlem‑i İslâm’ın şahs-ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kırılmaz “beş kuvvet” ictimâ' ve imtizaç edip yerleşmiş:
Birincisi: Bütün kemâlâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakîki bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle techiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mâhiyette bulunan Hakikat‑i İslâmiyettir.
İkinci Kuvvet: Medeniyet ve san'atın hakîki üstadı ve vesilelerin ve mebâdîlerin tekemmülüyle cihâzlanmış olan şedîd bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsâbaka sûretinde beşere yüksek maksadları ders veren ve o yolda çalıştıran ve istibdâdâtı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsâbaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelânıyla techiz edilen “üçüncü kuvvet”, yalnız hürriyet‑i şer'iyedir. Yani, insaniyete lâyık en yüksek kemâlâta olan meyil ve arzu ile cihâzlanmış olmak.
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihâzlanmış Şehâmet‑i Îmâniyedir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelîl etmemek. Yani hürriyet-i şer'iyenin esâsları olan müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçârelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
Beşinci Kuvvet: İzzet‑i İslâmiye’dir ki, İ'lâ-yı Kelimetullâhı ilân ediyor. Ve bu zamanda İ'lâ-yı Kelimetullâh, maddeten terakkîye mütevakkıf ve medeniyet-i hakîkiyeye girmekle İ'lâ-yı Kelimetullâh edilebilir. İzzet-i İslâmiye’nin îmân ile kat'î verdiği emri, elbette Âlem-i İslâm’ın şahs-ı manevîsi, o kat'î emri istikbâlde tam yerine getireceğine şübhe edilmez.
Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyet’in terakkîsi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inâdını kırmak ve tecâvüzâtını def'etmek; silâh ile, kılınç ile olmuş. İstikbâlde; silâh, kılınç yerine hakîki medeniyet ve maddî terakkî ve hak ve hakkâniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlûb edip dağıtacak.
Biliniz ki:
Bizim muradımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiâtları değil ki; ahmaklar o seyyiâtları, o sefâhetleri mehâsin zannedip, taklid edip malımızı harâb ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip, seyyiâtı hasenâtına râcih gelmekle, beşer iki Harb‑i Umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallâh istikbâldeki İslâmiyet’in kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de te'min edecek.
Evet, Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüdâ üstüne te'sis edilmediğinden; belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiâtı hasenâtına galebe edip, ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr, bir delil hükmündedir ve az vakitte galebe edecektir.
Acaba istikbâle karşı ehl‑i îmân ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyâta vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbâb varken ve demiryolu gibi istikbâl saâdetine yol açıldığı hâlde, nasıl me'yûs olup ye'se düşüyorsunuz ve Âlem-i İslâmın kuvve-i maneviyesini kırıyorsunuz? Ve ye's ve ümîdsizlikle zannediyorsunuz ki, “Dünya herkese ve ecnebîlere terakkî dünyasıdır; fakat, yalnız bîçâre Ehl-i İslâm için tedennî dünyası oldu!” diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz.
Mâdem meylü'l‑istikmâl (tekâmül meyli) kâinâtta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş; elbette beşerin zulüm ve hatâsıyla başına çabuk bir kıyâmet kopmazsa, istikbâlde hak ve hakikat, Âlem-i İslâmda nev'-i beşerin eski hatîâtına keffâret olacak bir saâdet-i dünyeviyeyi de gösterecek inşâallâh…
Evet bakınız, zaman hatt‑ı müstakîm üzerine hareket etmiyor ki, mebde' ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Bazen terakkî içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedennî içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev'-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallâh. Hakikat-i İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dâiresinde hakîki medeniyeti görmeyi, Rahmet-i İlâhiye’den bekleyebilirsiniz.
Dersin başında, bir buçuk bürhânı da'vâmıza şâhid göstereceğiz demiştik. Şimdi bir bürhân mücmelen bitti. O da'vânın yarı bürhânı da şudur ki:
Fenlerin câsus gibi tedkîkàtıyla ve hadsiz tecrübelerle sâbit olmuş ki kâinâtın nizâmında gâlib‑i mutlak ve maksûd-u bizzat ve Sâni'-i Zülcelâl’in hakîki maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir. Çünkü kâinâta ait fenlerden her bir fen, küllî kaideleriyle bahsettiği nev' ve tâifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet gösteriyor ki, ondan daha mükemmel akıl bulamıyor. Meselâ: Tıbba ait teşrîh-i beden-i insanî fenni ve Kozmoğrafyaya tâbi Manzûme-i Şemsiye fenni; nebâtât ve hayvanata ait fenler gibi bütün fenlerin her birisi, küllî kaideleriyle o bahsettiği kısımda Sâni'-i Zülcelâl’in o nev'deki nizâmında mu'cizât-ı kudretini ve hikmetini ve اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ hakikatini gösteriyor.
Hem istikrâ'‑i tâmme ve tecrübe-i umumî gösteriyor, netice veriyor ki:
Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenâlık hilkat‑i kâinâtta cüz'îdir. Maksûd değil, tebeîdir ve dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinâta girmemiş; belki güzelliğin bir hakikati çok hakikatlere inkılâb etmek için çirkinlik bir vâhid-i kıyâsî olarak hilkate girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyâtına müsâbaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinâtta halkedilmiş.
İşte kâinâtta hakîki maksad ve netice‑i hilkat istikrâ'-i tâmme ile isbât ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül esâstır ve hakîki maksûd onlardır. Elbette beşer bu kadar zulmî küfriyâtlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perîşan ettikleri hâlde, cezasını görmeden ve kâinâttaki maksûd-u hakîkiye mazhar olmadan, dünyayı bırakıp ademe kaçamayacak. Belki Cehennem hapsine girecek.
Hem istikrâ'‑i tâmme ile ve fenlerin tahkîkatıyla sâbit olmuş ki; mahlûkat içinde en mükerrem, en ehemmiyetli beşerdir. Çünkü beşer, hilkat-i kâinâttaki zâhirî esbâb ve neticelerinin mâbeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeblerin münâsebetlerini aklıyla keşfedip san'at-ı İlâhiye’yi ve muntazam hikmetli icâdât-ı Rabbâniye’nin taklidini san'atçığıyla yapmak ve ef'âl-i İlâhiye’yi anlamak için ve san'at-ı İlâhiye’yi bilmek ve cüz'î ilmiyle ve san'atlarıyla anlamak için bir mîzan, bir mikyâs, kendi cüz'î ihtiyarıyla işlediği maddelerle, Hàlık-ı Zülcelâl’in küllî, muhît ef'âl ve sıfatlarını bilerek kâinâtın en eşref, en ekrem mahlûku beşer olduğunu isbât ediyor.
Hem İslâmiyet’in kâinâta ve beşere ait hakikatlerinin şehâdetiyle mükerrem beşer içinde en eşref ve en a'lâsı ehl‑i hak ve hakikat olan ehl-i İslâmiyet; hem istikrâ'-i tâmme ile, tarihlerin şehâdetiyle, en mükerrem beşer içindeki en müşerref olan ehl-i hakkın içinde dahi bin mu'cizâtı ve çok yüksek ahlâkının ve İslâmiyet ve Kur'ân hakikatlerinin şehâdetiyle en efdal, en yüksek olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Mâdem bu yarı bürhânın üç hakikati böyle haber veriyor. Acaba hiç mümkün müdür ki, nev'‑i beşer, şekàvetiyle bu kadar fenlerin şehâdetini cerhedip, bu istikrâ'-i tâmmeyi kırıp, meşîet-i İlâhiye’ye ve kâinâtı içine alan hikmet-i ezeliyeye karşı temerrüd edip, şimdiye kadar ekseriyetle yaptığı gibi o zâlimâne vahşetinde ve mütemerridâne küfründe ve dehşetli tahribâtında devam edebilsin? Ve İslâmiyet aleyhinde bu hâlin devam etmesi hiç mümkün müdür?
Ben bütün kuvvetimle, hadsiz lisânım olsa, o hadsiz lisânlarla kasem ederim ki, âlemi bu nizâm‑ı ekmel ile, bu kâinâtı zerreden seyyârâta kadar, sinek kanadından semâvât kandillerine kadar nihâyet bir hikmet-i intizam ile halkeden Hakîm-i Zülcelâl’e ve Sâni'-i Zülcemâl’e o hadsiz lisânlarla kasem ediyoruz ki; beşer hiçbir cihetle bütün envâ'-ı kâinâta muhâlif olarak ve küçük kardeşleri olan sâir tâifelere zıd olarak kâinâttaki nizâma, küllî şerleriyle muhâlefet edip nev'-i beşerde şerrin hayra galebesine binler senede sebeb olan o zakkumları yiyip hazmetmesi mümkün değil…
Bunun imkânı ancak ve ancak bu farz‑ı muhâl ile olabilir ki; beşer bu âleme emânet-i kübrâ mertebesinde ve halife-i rû-yi zemin makamında sâir envâ'-ı kâinâta büyük ve mükerrem bir kardeş olduğu hâlde en ednâ, en berbat, en perîşan, en muzır ve ehemmiyetsiz, hırsızcasına ve dolayısıyla bu kâinât içine girmiş, karıştırmış. Bu farz-ı muhâl, hiçbir cihetle kabûl olunamaz.
Bu hakikat için, elbette bu yarım bürhânımız netice veriyor ki, âhirette Cennet ve Cehennem’in zarûrî vücûdları gibi, hayır ve hak din istikbâlde mutlak galebe edecektir. Tâ ki, nev'‑i beşerde dahi sâir nev'iler gibi hayır ve fazilet gâlib-i mutlak olacak. Tâ beşer de sâir kâinâttaki kardeşlerine müsâvî olabilsin ve sırr-ı hikmet-i ezeliye nev'-i beşerde dahi takarrur etti denilebilsin.
Elhâsıl: Mâdem mezkûr kat'î hakikatlerle bu kâinâtta en müntehab netice ve Hàlık’ın nazarında en ehemmiyetli mahlûk beşerdir. Elbette ve elbette ve hayat‑ı bâkiyede Cennet ve Cehennem’i, bilbedâhe beşerdeki şimdiye kadar zâlimâne vaziyetler Cehennem’in vücûdunu ve fıtratındaki küllî isti'dâdât-ı kemâliyesi ve kâinâtı alâkadar eden hakàik-ı îmâniyesi, Cennet’i bedâhetle istilzam ettiği gibi; her hâlde iki Harb-i Umumî ile ve kâinâtı ağlattıran cinayetleri ve yuttuğu zakkum şerlerini hazmetmediği için kustuğu ve zeminin bütün yüzünü pislendirdiği vaziyetiyle, beşeriyeti en berbat bir dereceye düşürüp bin senelik terakkiyâtını zîr ü zeber etmek cinayetini beşer hazmetmeyecek.
Her hâlde çabuk başında bir kıyâmet kopmazsa, hakàik‑ı İslâmiye, beşeri esfel-i sâfilîn derece-i sukùtundan kurtarmaya ve rû-yi zemini temizlemeğe ve sulh-u umumîyi te'min etmeğe vesile olmasını Rahmân-ı Rahîm’in rahmetinden niyâz ediyoruz ve ümîd ediyoruz ve bekliyoruz.