Hutbe‑i Şâmiye’nin Zeylinin Zeyli
Kırkiki sene evvel dinî ceridelerde neşredilen Said’in makalesidir.
Yaşasın Şerîat‑ı Garrâ
1 Mart 1325 (14 Mart 1909), Dinî Ceride, No: 73
Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî (asm)
Şerîat‑ı Garrâ, Kelâm-ı Ezelî’den geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs-i emmârenin istibdâd-ı rezîlesinden selâmetimiz; İslâmiyete istinâd iledir, O Hablü'l-Metîne temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmândan istimdâd iledir. Zîra, Sâni'-i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir.
Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem‑i asğarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk-ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviye’yi ihyâ ile muvazzaftır.
Ey evliyâ‑i umûr! Tevfik isterseniz; kavânîn-i âdetullâha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız. Zîra, mâruf umum enbiyânın memâlik-i İslâmiye ve Osmaniye’den zuhûru, kader-i İlâhiye’nin bir işâret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyânettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, Ziyâ-yı İslâmiyetle neşv ü nemâ bulacaktır.
Dünya için din fedâ olunmaz. Gebermiş istibdâdı muhâfaza için vaktiyle mesâil‑i şerîat rüşvet verilirdi. Dinin mes'eleleri terk ve fedâ edilmesinden, zarardan başka ne fâidesi görüldü?‥
Milletin kalb hastalığı za'f‑ı diyânettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
Bizim cemâatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani, beyne'l‑İslâm muhabbete imdâd ve husûmet askerini bozmaktır.
Mesleğimiz ise, Ahlâk‑ı Ahmediye ile tahalluk ve Sünnet-i Peygamberî’yi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz, Şerîat-ı Garrâ ve kılıncımız da, berâhin-i kàtıa‥ ve maksadımız İ'lâ-yı Kelimetullâhtır!
Cemâatimize her bir mü'min ma'nen müntesibdir. Sûreten intisab ise, Sünnet‑i Nebeviye’yi kendi âleminde ihyâya azm-i kat'î iledir. En evvel mürşid-i umumî ulemâ ve meşâyih ve talebeyi, şerîat nâmına ittihâda dâvet ederiz.
İhtar‑ı Mahsûs: Gazeteci denilen hutebâ‑i umumî, iki kıyâs-ı fâsidle milleti bataklığa düşürtmüştür.
Birincisi: Vilâyâtı, İstanbul’a kıyâs ederek… Hâlbuki elifbâyı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.
İkincisi: İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs etmişler. Hâlbuki bir erkek, kadının kàmetinden istihsân ettiği libâsı giyinse maskara ve rezîl olur.
Said Nursî
Hakikat
Sadâ‑yı Hakikat
Reddü'l‑Evhâm
İttihâd‑ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) cemâatine isnâd ettikleri dokuz evhâm-ı fâsideyi reddedeceğim.
Birinci Vehim: Böyle nâzik bir zamanda din mes'elesini ortaya atmak münâsib görülmüyor.
Elcevab: Biz dini severiz. Dünyayı da yine din için severiz.
لَا خَيْرَ فِي الدُّنْيَا بِلَا د۪ينٍ
Sâniyen: Mâdemki meşrûtiyette hâkimiyet millettedir. Mevcûdiyet‑i milleti göstermek lâzımdır. Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir. Zîra Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatli revâbıt ve milliyetleri, İslâmiyet’ten başka bir şey değildir. Nasıl ki az ihmal ile tavâif-i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i câhiliyeyi ihyâ ile fitne îkaz olunmaktadır. Ve oldu gördük…
İkinci Vehim: Bu ünvân tahsîsiyle, müntesib olmayanları vehim ve telâşa düşürüyor?
Elcevab: Evvel de söylemiştim. Ya mütâlaa olunmamış veya sû‑i tefehhüme uğramış olduğundan tekrarına mecbur oldum. Şöyle ki:
İttihâd‑ı İslâm olan İttihâd-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü'minlerin mâbeyninde bilkuvve veya bilfiil sâbit olan ittihâd muraddır. Yoksa İstanbul ve Anadolu’daki cemâat murad değildir. Amma bir katre su da, sudur. Bu ünvândan tahsîs çıkmaz. Ta'rif-i hakîkisi şöyledir:
Esâs temeli, şarktan garba cenûbdan şimâle mümted ve merkezi Haremeyn‑i Şerîfeyn ve cihet-i vahdeti tevhid-i İlâhî‥ peymân ve yemîni îmân‥ nizâmnâmesi, Sünnet-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm)‥ kanunnâmesi, evâmir ve nevâhî-i şer'iye‥ kulüp ve encümenleri, umum medâris, mesâcid ve zevâyâ‥ o cemâatin ilelebed ve muhalled nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiye ve her vakit nâşir-i efkârı başta Kur'ân ve tefsirleri (ve bu zamanda bir tefsiri, Risale-i Nur) ve İ'lâ-yı Kelimetullâhı hedef ve maksad eden umum dinî ve müstakîm cerâiddir. Müntesibîni, umum mü'minlerdir. Reisi de Fahr-i Âlem’dir. (Aleyhissalâtü Vesselâm)
Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh‑ü umumînin te'siri inkâr edilmez. İttihâdın hedefi ve maksadı i'lâ-yı Kelimetullâh ve mesleği de kendi nefsiyle cihad-ı ekber ve başkalarını irşaddır. Bu mübârek hey'etin yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlâk ve istikamet ve sâire gibi makàsıd-ı meşrûaya masruftur. Zîra bu vazifeye müteveccih olan cem'iyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyâsiyyûnu irşad tarîkiyle siyasete taalluk edecektir. Kılınçları, berâhin-i kat'iyyedir. Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beyne'l-mü'minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemic olan muhabbete şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemâ vermektir.
………………………
Beşinci Vehim: Ecnebîlerin bundan tevahhuş etmek ihtimali var?
Elcevab: Bu ihtimale ihtimal verenler mütevahhiştir. Zîra merkez‑i taassublarında İslâmiyet’in ulviyetine dair konferanslarla takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşürüp i'lâ‑yı Kelimetullâha mâni olan ve cehâlet neticesi olan muhâlefet-i şerîattır. Ve zarûret ve onun semeresi olan sû-i ahlâk ve harekettir ve ihtilâf ve onun mahsulü olan ağrâz ve nifâktır ki, ittihâdımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
Amma ecnebîlerin vahşî oldukları kurûn‑u vustâda; İslâmiyet, vahşete karşı husûmet ve taassuba mecbur olduğu hâlde, adâlet ve îtidâlini muhâfaza etmiş. Hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş. Ve zaman-ı medeniyette ecnebîler medenî ve kuvvetli olduklarından, zararlı olan husûmet ve taassub zâil olmuştur. Zîra din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyet’i, mahbûb ve ulvî olduğunu evâmirine imtisalen ef'âl ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husûmet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.
Altıncı Vehim: Bazıları, “Sünnet‑i Nebeviye’yi hedef-i maksad eden ittihâd-ı İslâm, hürriyeti tahdid eder ve levâzım-ı medeniyeye münâfîdir.” diyorlar.
Elcevab: Asıl mü'min, hakkıyla hürdür. Sâni'‑i Âleme abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek ne kadar îmâna kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur. Amma hürriyet-i mutlak ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarûrîdir.
………………………
Sâlisen: Bazı sefîh ve lâübâlîler hür yaşamak istemediklerinden, nefs‑i emmârenin esâret-i rezîlesi altına girmek istiyorlar.
Elhâsıl: Şerîat dâiresinden hariç olan hürriyet, ya istibdâd veya esâret‑i nefs veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâübâlîler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlik ve sefâhetle sâhib-i vicdân hiçbir ecnebîye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zîra mesleksiz ve sefîh sevilmez. Ve bir kadına yakışır – istihsân ettiği – libâsı erkek giyse maskara olur.
Yedinci Vehim: İttihâd‑ı İslâm cemâati, sâir cem'iyet-i diniye ile şakku'l-asâdır. Rekabet ve münâferâtı intac eder.
Elcevab: Evvelâ umûr‑u uhreviyede hased ve müzâhemet ve münâkaşa olmadığından bu cem'iyetlerden hangisi münâkaşaya, rekabete kalkışsa ibâdette riyâ ve nifâk etmiş gibidir.
Sâniyen: Muhabbet‑i din sâikasıyla teşekkül eden cemâatlerin iki şart ile umumunu tebrik ve onlarla ittihâd ederiz.
Birinci şart: Hürriyet‑i şer'iyeyi ve âsâyişi muhâfaza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem'iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hatâ bulunsa, müfti‑i ümmet cem'iyet-i ulemâya havâle etmektir.
Sâlisen: İ'lâ‑yı Kelimetullâhı hedef-i maksad eden cemâat, hiçbir garaza vâsıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zîra nifâktır. Hakkın hatırı àlîdir, hiçbir şeye fedâ olunmaz. Nasıl Süreyyâ yıldızları süpürge olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakikate “püf, üf” eden, dîvâneliğini ilân eder. Ey dinî cerideler! Maksadımız: Dinî cemâatler maksadda ittihâd etmelidirler. Mesâlikte ve meşreblerde ittihâd mümkün olmadığı gibi, câiz de değildir. Zîra taklid yolunu açar ve “Neme lâzım, başkası düşünsün.” sözünü de söylettirir.
Sekizinci Vehim: Ehl‑i ittihâd-ı İslâm olan buradaki cemâate, ma'nen gibi sûreten de intisab edenlerin ekserîsi avâm, bir kısmı da mechûlü'l-hâl olduğundan, fitne ve ihtilâfı îmâ ediyor.
Elcevab: Belki ağrâza adem‑i müsâadesine binâendir. Hem de mâdem maksadı, ittihâd ve i'lâ-yı Kelimetullâhtır. Teşebbüsât ve harekâtı da ibâdettir. İbâdet câmiinde şah ve gedâ birdir. Müsâvât hakîki düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zîra en ekrem, en müttakìdir. Ve en müttakì, en mütevâzidir. Binâenaleyh ma'nen asıl hakikat-i ittihâda intisab ile beraber sûreten onun nümûnesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemâate intisab ile teşerrüf edecek, yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr-i ummânı tezyîd edemez. Hem de bir günah-ı kebîre ile îmândan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı da açıktır. Bir testi müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizlendiğinden şimdi bu nümûne-i ittihâda intisab eden adama şartımız olan Sünnet-i Nebeviye’yi (Aleyhissalâtü Vesselâm) ihyâ ve evâmirine imtisal ve nevâhîden ictinâb ve âsâyişe ilişmemek – elinden gelse – azm-i kat'î ile dâhil olan bazı mechûlü'l-hâl olanlar bu hakikat-i àliyeyi lekedâr etmez. Zîra kendi lekedâr olsa da, îmânı mukaddestir. Râbıta da îmândır. Bu ünvân-ı mukaddese böyle bahâne ile leke sürmek; İslâmiyet’in kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmaku'n-nâs ilân etmektir. Nümûne-i ittihâd olan cemâatimize sâir cem'iyât-ı dünyeviyeye kıyâsen leke sürmeyi, ta'riz etmeyi cemî' kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkiyle bir i'tirâzları olursa cevaba hazırız. İşte meydân…
Benim dâhil olduğum cemâat burada tafsîl ettiğim ittihâd‑ı İslâm’dır. Yoksa mu'terizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cem'iyet-i mütehayyile değildir. Bu dinî hey'et efrâdı, şarkta olsa, garbda olsa, cenûbda olsa, şimâlde olsa beraberiz.
Suâl: Sen imzanı bazen Bediüzzaman yazıyorsun. Lakab medhi îmâ eder?
Cevab: Medih için değildir. Kusurlarımı, sened‑i özrümü, mazeretimi bu ünvân ile ibraz ediyorum. Zîra bedî', garîb demektir. Benim ahlâkım sûretim gibi, üslûb-u beyânım elbisem gibi garîbdir, muhâliftir. Görenekle revâcda olan muhâkemât ve esâlibi, benim üslûb ve muhâkemâtımla mikyâs ve mehenk itibar yapmamayı bu ünvânın lisân-ı hâliyle ricâ ediyorum. Hem de muradım bedî', acîb demektir.اِلَيَّ لَعَمْر۪ى قَصْدُ كُلِّ عَج۪يبَةٍ ❋ كَاَنّ۪ى عَج۪يبٌ ف۪ى عُيُونِ الْعَجَائِبِmâsadak oldum. Bir misâli budur: Bir senedir İstanbul’a geldim, yüz senenin inkılâbâtını gördüm.
وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Cemî' mü'minlerin lisânıyla insanların adedi kadar deriz: Yaşasın Şerîat‑ı Ahmedî!‥ (Aleyhissalâtü Vesselâm)
BediüzzamanSaid Nursî
Biraderim Başmuharrir Bey’e!
Edîbler edebli olmalıdırlar. Hem de edeb‑i İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar. Matbuât nizâmnâmesini vicdânlarındaki hiss-i diyânet tanzim etsin. Zîra bu inkılâb-ı şer'iye gösterdi ki, vicdânlarda hüküm-fermâ, nuru'n-nur olan hamiyet-i İslâmiye’dir. Hem de anlaşıldı ki, ittihâd-ı İslâm umum askere ve umum ehl-i îmâna şâmildir. Hariç kimse yoktur.
Said Nursî
Hutbe‑i Şâmiye’nin Birinci Zeylinin Zeylinden Son Parçadır
31 Mart hâdisesinde isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve musîbeti yüzden bire indiren iki derstir ki, dinî ceridelerde 1325’te neşredilmiştir. Milâdî: 1909
Kahraman Askerlerimize
Ey şânlı asâkir‑i muvahhidîn! Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyet’i iki defa büyük vartadan tahlîs eden muhteşem kahramanlar!‥
Cemâl ve kemâliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız ve kuvvetiniz itâattir. Bu meziyet‑i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irâe ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâm’ın nâmusu artık sizin itâatinize bağlıdır. Sancak ve tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecâatinizdedir. Sizin o mübârek elinizin kuvveti de itâattir. Sizin zâbitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur'ân ve hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sâbittir ki: Haklı âmire itâat farzdır.
Ma'lûmunuzdur ki, otuzüç milyon nüfûs yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapamadı. Sizin o itâatten neş'et eden hakîki kuvvetiniz, umum millet‑i İslâmiye’yi medyûn-u şükrân etti. Bu şerefi hakkıyla te'yid etmek, zâbitlerinize itâatledir. İslâmiyet’in nâmusu da o itâattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zâbitlerinizi mes'ûl etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise iş bitti. Zâbitlerinizin âğûş-u şefkatlerine atılınız. Şerîat-ı Garrâ böyle emrediyor. Zîra zâbitler ulü'l-emirdirler. Vatan ve millet menfaatinde, hususan nizâm-ı askerîde ulü'l-emre itâat farzdır. Şerîat-ı Muhammedî’nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) muhâfazası da itâat iledir.
Said Nursî
Asâkire Hitâb
Ey asâkir‑i muvahhidîn! Fahr-i Âlem’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) fermânını size tebliğ ediyorum ki, şerîat dâiresinde ulü'l-emre itâat farzdır. Ulü'l-emiriniz ve üstadlarınız zâbitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itâatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika herc ü merc olur.
Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika‑i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfûs-u İslâmiye’nin nokta-i istinâdı ve mâden-i istimdâdıdır.
Sizin, iki müdhiş istibdâdı kansız ve def'aten öldürmeniz hàrikulâde olduğundan ve Şerîat‑ı Garrâ’nın iki mu'cize-i garrâsını izhâr ettiğinizden, zaîfü'l-akîde olanlara hamiyet-i İslâmiye’nin kuvvetini ve şerîatın kudsiyetini iki bürhân ile izhâr eylediniz. Bu iki inkılâbın pahasına binler şehîd verse idik, ucuz sayacaktık. Lâkin itâatinizden binde bir cüz'ü fedâ olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zîra itâatinizin tenâkusu, ukde-i hayatiye veya harâret-i garîziyenin tenâkusu gibi mevti intac eder.
Tarih‑i âlem serâpâ şehâdet ediyor ki, asker neferâtının siyasete müdâhaleleri, devletçe ve milletçe müdhiş zararları intac etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiye’niz, böyle sizi uhdenizde olan hayat-ı İslâmiye’ye zarar verecek noktalardan men'edecektir. Siyaseti düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zâbitleriniz ve ulü'l-emirlerinizdir.
Bazen zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def' ettiği için ayn‑ı maslahat olduğundan, zâbitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüd câiz değildir. Ef'âl-i hususiye-i nâmeşrûa, san'attaki mehâret ve hazâkate münâfî değildir ve san'atı menfûr etmez. Nasıl ki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mâhirin nâmeşrû harekâtı için, onların tıb ve hendeselerinden mâni-i istifade olamaz. Kezâlik fenn-i harpte tecrübeli ve o san'atta mâhir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü'l-fikir zâbitlerinizin bazılarının cüz'î nâmeşrû harekâtı için, itâatinize halel vermeyiniz. Zîra fenn-i harb, mühim bir san'attır.
Hem de sizin kıyâmınız; Şerîat‑ı Garrâ, – yed-i beyzâ-i Mûsa gibi – sâir sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr olan cem'iyetleri bel' etti. Sâhirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılâbda ilâç gibi idi ki, fazla olsa zehire münkalib olur. Ve hayat-ı İslâmiye’yi fenâ bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle bizdeki istibdâd şimdilik mahvoldu. Lâkin terakkîler için Avrupa’nın istibdâd-ı manevîsi altındayız. Nihâyet derecede ihtiyat ve îtidâl lâzımdır. Yaşasın Şerîat-ı Garrâ!‥ Yaşasın askerler!‥
Said Nursî
Cem'iyetlere İhtar‑ı Mühim
Şimdi cem'iyetimiz bir hükûmet‑i meşrûta-i meşrûadır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından fırkalarda husûmet, taassub ve tarafdârlık intac eder. Tabîi o kuvveti isti'mâl ile siyasete karışacak ve umumî idarede herkesçe lezzetli olan tahakkümâtı yapacak sâhib-i ağrâza müsâid bir zemin olur. Binâenaleyh, bizdeki fırkaların şimdiki hâl ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevverü'l-fikir ve bî-taraf mâbeyninde tenkidât-ı siyasetten veya ehl-i ilim mâbeyninde nasihat ve irşaddan menfaat olabilir. Şimdi hükûmet-i meşrûamız asıl büyük cem'iyettir.
BediüzzamanSaid Nursî