بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hâfız Ali’nin kendi üstadı hakkında benim haddimden pek çok ziyâde isnâd ettiği meziyet ve masûmiyeti; onun masûm lisânıyla hakkımda medih olarak değil; bir nev'i duâ olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sav gibi yerler, karyeler ve Isparta bir Medrese‑i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale-i Nurun sâdık şâkirdleri hàrikulâde olarak günden güne yükselmeleri ve tenevvür etmeleri, bizleri, belki Anadolu’yu, belki Âlem-i İslâmı mesrûr, müferrah eden bir hakikatli haber telâkki ediyoruz.
Âhirdeki, “Muhbir‑i Sâdıkın haber verdiği gibi, manevî fütûhât yapmak ve zulümâtı dağıtmak zaman ve zemini hemen hemen gelmektedir” diyen fıkrasına, bütün rûh u canımızla Rahmet-i İlâhiye’den duâ ile niyâz ediyoruz; temennî ediyoruz.
Fakat biz Risale‑i Nur şâkirdleri ise, vazifemiz hizmettir, vazife-i İlâhiye’ye karışmamak ve hizmetimizi O’nun vazifesine bina etmekle bir nev'i tecrübe yapmamakla beraber; kemiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukùt-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbâb altında Risale-i Nurun şimdiye kadar fütûhâtı ve zındıkanın ve dalâletin savletlerini kırması ve yüzbinler bîçârelerin îmânlarını kurtarması ve biri yüze ve bazı bine mukâbil yüzer ve binler hakîki mü'min talebeleri yetiştirmesi Muhbir-i Sâdıkın ihbarını aynen tasdik etmiş, vukûât ile isbât etmiş ve ediyor. Ve inşâallâh hiçbir kuvvet Anadolu sînesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayatın geniş dâiresinin asıl sâhibleri yani Mehdi ve şâkirdleri Cenâb-ı Hakk’ın izniyle gelir, o dâireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allah’a şükrederiz.
Said Nursî