بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Kardeşlerim!
Kur'ânın bir tek âyetinin bir tek işâreti, ihbar‑ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'câziyeyi tevâfuk sûretiyle gösterdiğini manevî bir ihtarla gördüm. اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا Şu âyet‑i kerîmenin makam-ı cifrîsi, şedde ve tenvin sayılmazsa bin üçyüz ellibirdir. مَيْتًا aslı مَيِّتًا olmasından, bin üçyüz altmışbir ederek bu tarihte umûr‑u azîmeden bir dehşetli gıybeti, şu âyetin mânâ-yı işârî külliyetinde dâhil ediyor. Ve umûr-u azîmeden böyle acîb bir gıybet, aynı tarihte, aynı senede vukû'a geldi. Şöyle ki:
Onsekiz sene (şimdi yirmiden geçti) müddetinde Sünnet‑i Seniye’yi muhâfaza için başına şapka koymadığından ve onsekiz senedir haps-i münferid hükmünde ihtilâttan men' ve yalnız bir odada hayatını geçirmeğe mecbur edilen ve hususî ibâdetgâhında Ezân-ı Muhammedî (asm) okuyup “Allâhu Ekber” dediğinden ve “Lâ İlâhe İllallâh” hakikatini güneş gibi gösterdiğinden, yüz arkadaşıyla taht‑ı tevkîfe alınan bir adam, yüzer emâre ve karînelere istinâden inâyet-i İlâhiye’den geldiğinden kat'î bir kanâati ile İşârât-ı Kur'âniye’den bir müjdeyi hem kendine, hem musîbet-zede arkadaşlarına tesellî niyetiyle beyân ettiği için gıybet ve fenâ tâbiratla teşhîr etmek ve onun dersleriyle îmânlarını kurtaran masûm şâkirdlerini ondan tenfîr edip şübheler vermek, güyâ ortalıkta medâr-ı inkâr bir şey yok ve hiçbir münkerâtı ve cinayeti görmüyor gibi yalnız o bîçârenin mevhûm bir hatâsını sekiz senede seksen müdakkiklerin nazarında saklanan ve sathî ve inâdî nazarına göre bir ictihâdî yanlışını görüyor zannıyla zemmetmek; elbette bu asırda, bu memlekette, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın kasden işâretine medâr olabilir azîm bir hâdisedir. Bence Kur'ânın nasıl ki her sûre ve bazen bir âyet ve bazen bir kelime bir mu'cize olur; öyle de: Bu âyetin tek bir işâreti, ihbar-ı gayb nev'inden bir lem'a-i i'câziyedir.
Bu âyetin bu işâreti, bu asırda Risale‑i Nur şâkirdlerinin hakkındaki gıybete baktığına üç emâre var:
Birincisi: Birinci Şuâ olan “İşârât‑ı Kur'âniye Risalesi”nde, Risale-i Nura ve tercümânına işâret eden beşinci âyet olan: اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْش۪ي بِه۪ فِي النَّاسِ gayet kuvvetli karînelerle مَيْتًا kelime‑i kudsiyesi, cifir ve ebced hesabıyla ve üç cihet-i mânâsıyla Said en-Nursî’ye tevâfuk etmesidir.
İkinci Emâre: اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ ilâ âhir âyetinin makam‑ı cifrîsi ve riyâzîsi bin üçyüz altmışbir etmesidir. Aynı tarihte o acîb hâdise oldu.
Üçüncü Emâre: O muhterem ihtiyar zâtı unutmak, belki şahsıma karşı tezyifatını ihtiyarlığına ve çok cihetlerle mâbeynimizdeki uhuvvete hürmeten helâl etmeğe karar verdiğim ve biz hizmetkâr olduğumuz Kur'ân’a havâle edip bıraktığım hengâmda, birden ihtiyarım haricinde beş vecihle zemmi zemmeden, mu'cizâne – gıybetten altı cihetle zecreden – اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا âyeti, karşımda kendini gösterip temessül eyledi. Ma'nen, “Bana bak!” dedi. Ben de baktım, birden tesbihât içinde gördüm ki; bin üçyüz ellibirden, tâ bin üçyüz altmışbir tarihini gösterdi. Hâlimize baktım‥ perde altında ellibirden tâ altmışbire kadar, Risale‑i Nur medet beklediği İstanbul âfâkında bir nev'i taarruz bulunmuş ve altmış birde birden patlamasıdır.
Tahlil: (ت) dörtyüz, (خ) altıyüz, bin; iki (ى), iki (م) yüz; iki (ك) iki (ل) yüz; üçüncü (م) , (ن) , (ى) yüz; (ب) , (د) , üç (ح) otuz; dördüncü (ى) on; beş (ا) bir (ه) ile beraber on; âhirdeki tenvin vakfen elif olduğu için, yekûnu bin üçyüz ellibir. مَيْتًا aslı yâ‑i müşeddede olduğundan, bin üçyüz altmışbir eder.
(Hâşiye) Bu âyet, bizi şiddetle gıybetten men'ettiğinden, bu hâdiseyi unutmalıyız, medâr‑ı gıybet etmemeliyiz. İnşâallâh, daha tekerrür etmeyecek.
Said Nursî