Üçüncü Mes'ele
Kaf Dağı’dır
İşâret: Ma'lûmdur, bir şeyin mâhiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır; o şeyin vücûdunu tasdik etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyiz etmek lâzımdır. Zîra, çok şeylerin asıl vücûdu yakìn iken, vehim onda tasarruf ederek, tâ imkândan imtina' derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddeme’den suâl et; sana “neam” cevabı verecektir. Hem de, çok şeylerin metinleri kat'î iken, delâletlerinde zunûn tezâhum eylemişlerdir. Belki, “Murad nedir?” olan suâlinin cevabında, efhâm, mütehayyir olmuşlardır. İstersen Onbirinci Mukaddeme’nin sadefini aç. Bu cevheri bulacaksın.
Tenbih: Vaktâ ki bu böyledir. “Kaf”a işâret eden kat'iyyü'l‑metinlerden yalnız قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ’dir. Hâlbuki, câizdir; “Kaf” , “Sad” gibi olsun. Dünyanın şark’ında değil, belki ağzın garbındadır. Şu ihtimal ile delil yakìniyetten düşer. Hem de kat'iyyü'd‑delâlet bundan başka olmadığının bir delili; Şer'in müçtehidlerinden olan Karafî’nin لَا اَصْلَ لَهُ demesidir. Lâkin İbn‑i Abbâs’a isnâd olunan keyfiyet‑i meşhûresi, Dördüncü Mukaddeme’ye bak. Vech-i nisbeti sana temessül edecektir. Hâlbuki, İbn‑i Abbâs’ın her söylediği sözü, hadîs olması lâzım gelmediği gibi, her naklettiği şeyi de onun makbûlü olmak lâzım gelmez. Zîra, İbn‑i Abbâs gençliğinde İsrailiyât’a, bazı hakàikın tezâhürü için hikâyet tarîkiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir.
Eğer dersen: “Muhakkìkîn‑i sofiye, “Kaf”a dair pek çok tasvirâtta bulunmuşlardır?”
Buna cevaben derim: Meşhûr olan âlem‑i misâl, onların cevelângâhıdır. Biz elbisemizi çıkardığımız gibi, onlar da cesedlerini çıkarıp, seyr-i rûhâni ile, o ma'razgâh-ı acâibe temâşâ ediyorlar. “Kaf” ise, o âlemde onların ta'rif ettikleri gibi mütemessildir. Bir parça âyinede, semâvât ve nücûm temessül ettikleri gibi, bu âlem‑i şehâdette velev küçük şeylerde olsa – çekirdek gibi – âlem-i misâlde tecessüm-ü maânînin te'siriyle bir büyük ağaç oluyor. Bu iki âlemin ahkâmları birbirine karıştırılmaz. Muhyiddin‑i Arabî’nin mağz‑ı kelâmına muttali' olan bunu tasdik eder.
Amma avâmın, yâhut avâm gibi adamların mâbeynlerinde müştehir olan keyfiyeti ki: “Kaf yere muhîttir ve müteaddiddir. Her ikisinin ortasında beşyüz senedir. Ve zirvesi semânın ketfine mümâstır.” ilâ âhiri hayâlâtihim… Bunu, ne kıymette olduğunu bilmek istersen, git, Üçüncü Mukaddeme’den fenerini yak; sonra gel, bu zulümâta gir. Belki, âb‑ı hayat olan belâğatını göreceksin.
Eğer bizim bu mes'elede olan i'tikàdımızı anlamak istersen, bil ki; ben “Kaf”ın vücûduna cezmederim; fakat keyfiyeti ise, havâle ederim. Eğer bir hadîs‑i sahîh ve mütevâtir keyfiyetin beyânında sâbit olursa, îmân ederim ki; murad-ı Nebî sâdık ve doğru ve haktır. Fakat, murad-ı Nebevî üzerine; yoksa nâsın mütehayyelleri üzerine değildir. Zîra, bazen fehmolunan şey, muradın gayrısıdır. Bu mes'elede ma'lûmumuz budur:
Kaf Dağı, ekser şark’ı ihâta eden ve eski zamanda bedevî ve medenîlerin aralarında fâsıl olan ve a'zam‑ı cibâl-i dünya olan Çamulari’nin annesi olan Himalaya silsilesidir. Bu silsilenin ırkından cibâl-i dünyanın ekserîsi teşa'ub eyledikleri denilir. Bu hâl öyle gösteriyor ki: “Kaf”ın dünyaya meşhûr olan ihâtanın fikir ve hayâli bu asl‑ı teşa'ubdan neş'et etmiş olmak gerektir.
Ve Sâniyen: Âlem‑i şehâdete, sûretiyle ve âlem-i gayba, mânâsıyla müşâbih ve ikisinin mâbeyninde bir berzah olan âlem-i misâl, o muammâyı halleder. Kim isterse, keşf-i sâdık penceresiyle veya rüya-yı sâdık menfeziyle veya şeffâf şeyler dûrbîniyle ve hiç olmazsa hayâlin verâ-i perdesiyle o âleme bir derece seyirci olabilir. Bu âlem-i misâlin vücûduna ve onda maânînin tecessüm etmelerine pek çok delâil vardır. Binâenaleyh, bu kürede olan “Kaf” o âlemde zi'l‑acâib olan “Kaf”ın çekirdeği olabilir.
Hem de, Sâni'in mülkü geniştir, bu sefil küreye münhasır değildir. Fezâ ise, gayet vâsi'; Allah’ın dünyası, gayet azîm olduğundan zü'l‑acâib olan “Kaf”ı istiâb edebilir. Fakat, eyyâm‑ı İlâhiye ile beşyüz sene bizim küreden uzak olmakla beraber, mevc-i mekfûf olan semâya temâs etmek, imkân-ı aklîden hariç değildir. Zîra, “Kaf” semâ gibi şeffâf ve gayr‑ı mer'î olmak câizdir.
Ve Râbian: Neden câiz olmasın ki; “Kaf” dâire‑i ufuktan tecellî eden silsile-i a'zamdan ibaret ola… Nasıl ufkun ismi de “Kaf”a me'haz olabilir. Zîra, devâir‑i mütedâhile gibi nereye bakılırsa, silsilelerden bir dâire görülür. Gide gide nazar kalır, hayâle teslîm eder. En nihâyet hayâl ise, selâsil-i cibâlden bir dâire-i muhîti tahayyül eder ki; semânın etrafına temâs ediyor. Küreviyet sırrıyla, beşyüz sene de uzak olursa, yine muttasıl görünür.