İkinci Mukaddeme
Mâzide nazarî olan bir şey, müstakbelde bedîhî olabilir.
Şöyle tahakkuk etmiştir: Âlemde meylü'l‑istikmâl vardır. Onun ile hilkat‑i âlem, kanun-u tekâmüle tâbidir. İnsan ise, âlemin semerât ve eczâsından olduğundan, onda dahi meylü'l-istikmâlden bir meylü't-terakkî mevcûddur. Bu meyil ise, telâhuk-u efkârdan istimdâd ile neşv ü nemâ bulur. Telâhuk-u efkâr ise, tekemmül-ü mebâdî ile inbisat eder. Tekemmül-ü mebâdî ise, fünûn-u ekvânın tohumlarını sulb-ü hilkatten zamanın terbiye-gerdesi bir zemine ilkà ile telkîh eder. O tohumlar ise, tedrîcî tecrübeler ile büyür ve neşv ü nemâ bulur.
Buna binâendir: Bu zamanda bedîhiye ve ulûm‑u âdiye sırasına girmiş pek çok mesâil var; zaman-ı mâzide gayet nazarî ve hafî ve bürhâna muhtaç idiler.
Zîra görüyoruz: Şimdilik Coğrafya ve Kozmoğrafya ve Kimya ve Tatbikat‑ı Hendesiye’den çok mesâil var ki; mebâdî ve vesâitin tekemmülüyle ve telâhuk-u efkârın keşfiyâtıyla bu zamanın çocuklarına dahi mechûl kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar. Hâlbuki; İbn-i Sînâ ve emsâline nazarî ve hafî kalmışlardır.
Hâlbuki; hikmetin bir pederi hükmünde olan İbn‑i Sînâ, şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemâl-i hikemiye ve vüs'at-i karîha noktasında bu zamanın yüzlerce hükemâsıyla muvâzene olunsa, tereccuh edip ve ağır gelecektir. Noksaniyet İbn-i Sînâ’da değil; çünkü ibn-i zamandır. Onu nâkıs bırakan, zamanın noksaniyeti idi.
Acaba bedîhî değil midir ki, Kolomb‑u Zûfünûn’un sebeb‑i iştihârı olan Yeni Dünya’nın keşfi, farazâ bu zamana kadar kalmış olsa idi; hiç kaptan arasında kıymeti olmayan bir kayık sâhibi de, Yeni Dünya’yı Eski Dünyaya komşu etmeye muktedir olacaktı. Evvelki keşşâfın tebahhur-u fikrine ve mehâliki iktihamına bedel, bir küçük sefîne ile bir pusula kifâyet edecekti.
Fakat bununla beraber, şimdi gelecek bir hakikati nazar‑ı dikkate almak lâzımdır. Şöyle ki: Mesâil iki kısımdır:
Birisinde, telâhuk‑u efkâr te'sir eder; belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki, maddiyâtta büyük bir taşı kaldırmak için teâvün lâzımdır…
Kısm‑ı diğeride, esâs itibariyle telâhuk ve teâvün te'sirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki, hariçte bir uçurum üzerinden atlamak veyâhut bir dar yerden geçmekte küll ve küll‑ü vâhid birdir, teâvün fâide vermez…
Bu kıyâsa binâen fünûnun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teâvüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm‑u maddiyedendir.
Diğer bir kısmı, ikinci misâle benzer. Tekemmülü, def'î, yâhut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi maneviyat veya ulûm‑u İlâhiye’dendir. Lâkin, eğer çendan telâhuk-u efkâr bu kısm-ı sânînin mâhiyetini tağyîr ve tekmîl ve tezyîd edemez ise de, bürhânların mesleklerine vuzûh ve zuhûr ve kuvvet verir.
Hem de nazar‑ı dikkate almak lâzımdır ki: Kim bir şeyde çok tevağğul etse; gâliben başkasında gabîleşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binâendir ki; maddiyâtta tevağğul eden, maneviyatta gabîleşir ve sathî olur. Bu noktaya nazaran; maddiyâtta mehâreti olanın, maneviyatta hükmü hüccet olmasına sebeb olmadığı gibi, çok defa sözü dahi şâyân‑ı istimâ' değildir.
Evet bir hasta, tıbbı, hendeseye kıyâs ederek, tabibe bedelen mühendise müracaat edip, gösterdiği ilâcı isti'mâl eder ise; akrabasına tâziye vermeye dâvet ve kendisi için kabristan‑ı fenânın hastahânesine nakl-i mekân etmek için bir raporu istemek demektir.
Kezâlik; hakàik‑ı mahzâ ve mücerredât-ı sırfeden olan maneviyatta, maddiyûnun hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişâre etmek, âdeta latîfe-i Rabbâniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nurânî olan aklın sekerâtını ilân etmek demektir.
Evet, herşeyi maddiyâtta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise, maneviyatı göremez…