Altıncı Mukaddeme
Meselâ: Tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir; tahakküm etmemek şarttır.
Şöyle müsellemâttandır ki: Hendese gibi bir san'atta mâhir olan zât, Tıb gibi başka san'atta âmî ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavâid‑i usûliyedendir ki: Fakîh olmayan, velev ki Usûlü'l-fıkıh’ta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahâda mu'teber değildir. Zîra, o onlara nisbeten âmîdir.
Hem de hakàik‑ı tarihiyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sâhibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin sûret‑i hakîkiyesidir; onunla temessül etmek gerektir. Zîra, bir fende mütehassıs ve ma'lûmât-ı sâiresini mütemmime ve medet verici etmez ise, ma'lûmât-ı perîşanından bir sûret-i acîbe temessül edecektir.
Tenvir İçin Bir Latîfe‑i Faraziyedir:
Nasıl ki; başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkàş farz olunsa… Hâlbuki; ne insanı ve ne insanın gayrısı, tam sûretini görmemiş; belki herbirisinden bazı a'zâsını görmekle, insanın tasviri veyâhut gördüğü eşyanın umumundan bir sûreti tasvir etmek isterse‥ meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amâme gibi şeylerin terkîbiyle bir insanın timsâli; yâhut nazarına tesâdüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu; insanın yüzünü, arslanın başı bir hayvanın sûreti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kàbil‑i hayat olmadığı için, şerâit-i hayat böyle u'cûbelere müsâid değildir diyecekler ve nakkàşı müttehem edecekler…
Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder. Çaresi odur ki: Bir fenni esâs tutup sâir ma'lûmâtını avzen ve zenâv gibi yapmaktır.
Hem de âdât‑ı müstemirredendir ki; kitab-ı vâhidde ulûm-u kesîre tezâhum eder. Zîra ulûm, birbirini intac ve birbirinin elini tutmakla teânuk ve tecâvüb ettiklerinden o derecede iştibâk hâsıl olur ki; bir fende te'lif olunan bir kitapta o fennin mesâili, o kitabın muhteviyâtına nisbeti ancak zekâtı çıkabilir.
Bu sırdan gaflet iledir ki; bir şerîat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir mes'eleyi gören bir zâhir‑perest veya muğâlatacı bir adam der ki: “Şerîat ve tefsir böyle der.” Eğer dost olsa diyecek: “Bunu kabûl etmeyen Müslüman değildir.” Şâyet düşman olsa, o bahâne ile der: “Şerîat veya tefsir – hâşâ – yanlış.”
Ey ifrat ve tefrit sâhibleri!‥ Tefsir ve şerîat başkadır, tefsir ve şerîatta te'lif olunan kitab yine başkadır. Zîra kitab daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin: Hayse‑beyseden kurtulacaksın.
Dikkat et; nasıl ki, bir evin levâzım‑ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz, belki herbir hâcette o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de; saâdet-saray-ı kemâlâtta o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki; birinin saati kırılsa, terziye “Saatimi dik.” dese; “Yûhâ!‥” dan başka cevab var mıdır?‥
İşâret: Bu mukaddemenin üssü'l‑esâsı budur ki: Sâni'-i Zülcelâl’in hilkat-i âlemde cârî ve taksimü'l-a'mâl kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkîde mündemic olan rızâ ve işâretinin imtisali farz iken, itâat tamam edilmemiştir. Şöyle:
Kaide‑i taksimü'l-a'mâli muktazî olan Hikmet-i İlâhiye’nin dest-i inâyetiyle beşerin mâhiyetinde ekmiş olduğu isti'dâdât ve müyûlâtla, şerîat-ı hilkatin farzü'l-kifâyesi hükmünde olan fünûn ve sanâyiin edâsına bir emr-i manevî vermişken; sû-i isti'mâlimiz ile o isti'dâddan tevellüd eden meyle kuvvet ve medet verici olan şevki, bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riyâ olan meylü't-tefevvuk ile zâyi' edip söndürdük.
Elbette isyan eden, Cehennem’e müstehak olur. Biz de, bu hilkat denilen şerîat‑ı fıtriyenin evâmirine imtisal edemediğimizden, Cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azâbdan bizi kurtaracak, taksimü'l-a'mâl kanunuyla amel etmektir. Zîra seleflerimiz, taksimü'l-a'mâlin ameli ile cinân-ı ulûma dâhil olmuşlardır.
Hâtime
Bir gayr‑ı müslim, yalnız mescide girmekle Müslüman olmasına kâfî olmadığı gibi, tefsirin veya şerîatın kitaplarına, Hikmet veya Coğrafya veya Tarih gibi bir fennin mes'elesi girmesiyle tefsir veya şerîat olamaz. Hem de bir müfessir veya fakîh, mütehassıs olmak şartıyla, hükmü yalnız nefs-i şerîat ve tefsirde hüccettir. Yoksa, tufeylî olarak izinsiz tefsir, şerîat kitaplarına girmiş emirlerde hüccet değildir. Zîra, onlar da tufeylî olabilir. Nâkile itâb yoktur.
Evet, bir fende sözü hüccet olanın, sâir fenlerde nâkil veya da'vâ cihetiyle hükmünü hüccet tutmak, taksimü'l‑mehâsin ve tefrikü'l-mesâî olan kanun-u İlâhî’sine vech-i rızâ göstermemek demektir.
Hem de mantıkça müsellemdir ki: Hüküm, mevzû ile mahmûlün yalnız vechün‑mâ ile tasavvurlarını iktiza eder. Ve onların teşrîhât-ı sâiresi ise, o fenden değildir; başka fennin mesâilinden olmak gerektir.
Hem de mukarrerdir ki: Âmm, hàssa delâlât‑ı selâsenin hiçbirisi ile delâlet etmez. Meselâ: Tefsir‑i Beyzâvî’de بَيْنَ الصَّدَفَيْنِolan âyetinde “Ermeniye ve Azerbaycan Dağları’nın mâbeyninde” olan te'viline nazar‑ı kat'î ile bakmak en büyük mantıksızlıktır. Zîra esâsen nakildir. Hem de, ta'yini Kur'ân’ın medlûlü değildir. Tefsirden sayılmaz. Zîra o te'vil, âyetin bir kaydının başka fenne istinâden bir teşrîhidir. Binâenaleyh, o müfessir-i celîlin tefsirdeki meleke-i râsihasına böyle zaîf noktaları bahâne tutmak, şübheleri îrâs etmek, insafsızlıktır. İşte asıl hakàik-ı tefsir ve şerîat meydândadır. Yıldızlar gibi parlıyor. O hakàiktaki vuzûh ve kuvvettir, benim gibi bir âcize cesâret veriyor.
Ben de da'vâ ederim: Tefsirin ve şerîatın ne kadar hakàik‑ı esâsiyesi varsa, birer birer nazar-ı tedkike getirilse, görülür ki; hakikatten çıkıp, hikmet ile tartılıp, hak olarak hakka munsariftir. Ne kadar şübheli noktalar varsa; umumen cerbezeli zihinlerden çıkıp, sonra da onlara karışmış. Kimin asl-ı hakikatlerine bir şübhesi varsa, işte meydân; kendini izhâr etsin!‥