İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
(Ey azîz kardeşim bil ki!)
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hakàik‑ı îmâniyeyi isbât için îrâd edilen bürhân ve delilleri tedkik ederken, şu kocaman neticeyi bu zaîf, nahîf delil intac edemez diye tenkidâtta bulunma. Zîra za'fiyetiyle ittiham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt'aları pek çoktur.
Evet, İslâmiyetin sıdkına delâlet eden şâhidlerden, şehîdlerden, bürhânlardan, delillerden, emârelerden herbirisi, o müdafaa meydânında arkadaşını himâye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl‑i vukûf olur.
Çünkü, hakàik‑ı îmâniyede hedef sübûttur; nefy değildir. Sâbit olan bir şeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zîra, sübûtta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvâfık olduğundan, herbirisi ötekileri tezkiye ve tasdik etmiş olur.
Nefy cihetinde, nefy edenlerin şehâdetlerinde tevâfuk yoktur. Nefylerine mütehâlif esbâb gösterirler. Bunun için, şehâdetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz. Çünkü tevâfuk yok.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebeb olur. Ve kezâ, şiddet‑i havf ve gayet azamet ve aklın ihâtasızlığı da inkâra sebeb olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hanzalenin çekirdeğinde hanzale ağacı mündemic ve dâhil olduğu gibi, Cehennem’in de küfür ve dalâlet tohumunda müstetir bulunduğunu, şühûdî bir yakìn ile müşâhede ettim. Ve kezâ, nasıl ki, hurmanın çekirdeği hurma ağacına hâmiledir. Aynen öyle de, îmân habbesinde de Cennet’in mevcûd olduğunu hads‑i kat'î ile gördüm.
Çünkü, o çekirdeklerin ağaçlara tahavvül ve inkılâbları garîb olmadığı gibi, küfür ve dalâlet mânâsı da tâzib edici bir Cehennem’i; îmân ve hidayet de bir Cennet’i intac edeceğinde istib'âd yoktur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz; ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah‥ Allah‥” zikrinin şuâ ve harâretiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle fir'avunlaşamaz. Ve Hàlık‑ı semâvât ve arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur.
İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihàz ettikleri zikr‑i hafî sâyesinde kalbin fethiyle, ene ve enâniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmârenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezâlik, Kàdirîler de, zikr-i cehrî sâyesinde tabiat tâğutlarını târ ü mâr etmişlerdir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âlemde herşeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir.
Evet, kesret ve tekessürün müntehâsı ve neticesi olan insanın sahife‑i vechinde, cebhesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Ma'lûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, rûh-u insanîde bulunan mânâlara, maneviyatlara delâlet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektûblara da işâretleri vardır.
Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı hâşiye, tesâdüf ve ittifakın duhûlüne bir menfez bırakmamıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu dünya hayatına muhabbetle mübtelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücûda gelmesinden maksad ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekàsı olup, başka bir faydası olmadığını, yani, Fâtır‑ı Hakîm’in zevi'l-hayatta ve cevher-i insaniyette vedîa olarak koyduğu bütün cihâzât-ı acîbe ve techizât-ı hàrikanın, serîü'z-zevâl olan şu hayatın hıfzı ile bekàsı için verildiğini zannediyorlar.
Hâlbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinâttaki gayr‑ı mütenâhî nizâmların şehâdetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inâyet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve bürhânların, ma'kûse olarak, abesiyete, isrâfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve bürhân olmaları lâzım gelecektir.
Arkadaş!
Şu dünyevî hayatın fâideleri pek çoktur. O fâidelerinden, hayat sâhibine – tasarruf ve hizmeti nisbetinde – bir hisse ayrıldıktan sonra, bâkî kalan gayeler, semereler Fâtır‑ı Hakîm’e râci'dir. Evet, insan ve insanın hayatı, esmâ‑i İlâhiye’nin tecelliyâtına bir tarladır. Ve Cennet’te Rahmet-i İlâhiye’nin envâ'ının cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin hàrika ve gayr-ı mütenâhî semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir.
Demek, insan bir sefîne kaptanı gibidir. Sefînenin gayr‑ı mahdûd fâidelerinden, kaptanın alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâkî kalan kısmı sultana râci'dir. İnsan da, sefîne-i vücûduyla alâkası derecesinde o vücûdun hayatdâr semerâtından hissesini alır. Mütebâkisi Sultan-ı Ezelî’ye aittir…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hàlık’ımızı, Mâlik’imizi ve Mevlâ’mızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennem’dir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek “Mârifetullâh”dan başka bir şey var mıdır? Evet, mârifetullâh olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştihâ olmadığı gibi Cennet’e bile iştiyak geri kalır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyada cereyan eden ve husûle gelen herbir şeyin iki vechi vardır. Biri, âhirete bakar ki, nefsü'l‑emirde en sâbit, en ağır bu vecihtir. İkincisi, dünyaya, nefsine ve hevâya bakar. Bu vecih, hakaret, hìffet ve zevâlden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırâbına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffâf bir zerrede şemsin timsâlini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellîsini görse; şemsin o timsâl ve tecellîsinden, hakîki şemsin bütün levâzımatını, hattâ âleme merkez olmasını ve seyyârâta olan cezbini taleb edip isterler. Maahazâ, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsâl ve tecellînin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basîretinin körlüğü dolayısıyla hakîki şemsin inkârına zehâb ederler.
Ve kezâ, o eblehler tecellî ile husûle gelen vücûd‑u zıllîyi, vücûd-u hakîki ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, bir şeyde şemsin timsâlini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin harâretini, ziyâsını ve sâir hususiyâtını da istemeye başlarlar.
Ve kezâ, o eblehler sinek, böcek ve sâir küçük ve hasîs şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser‑i san'at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni' bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki, bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”
Arkadaş! Bu gibi eblehleri iknâ ve işkâllerini def' için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.
Birincisi: Cenâb‑ı Hakk’ın rubûbiyetinin kemâliyle alâkadar olan her şey O’nu tavsif eder. Fakat o şeyin, rubûbiyetine mazhar olduğu münâsebetiyle, kemâlinin de mahall-i tecellîsi olur. Fakat, o kemâl ile muttasıf olamaz.
İkincisi: Herşeyden Cenâb‑ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenâhî sâir kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat, hepsinin bir miftâh ile açılması mümkündür.
Üçüncüsü: İlm‑i muhîtten in'ikâs eden kader, herşeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersîm etmiştir.
Dördüncüsü:اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Bu âyetlerin sarâhatine göre, herşeyin vücûdu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi; bütün eşyanın icâd ve sonradan ihyâları, bir nefs‑i vâhidenin icâd ve ihyâsı gibidir. Demek icâd Cenâb-ı Hakk’a isnâd edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbâba veya eşyanın kendilerine isnâd edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neş'et eden muhâlâtı kabûl etmeleri lâzım gelir…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hakikatleri durûb-u emsâl ile beyân ediyor. Çünkü dâire-i Ulûhiyet’e ait hakàik-ı mücerrede, dâire-i mümkinâtta, ancak misâller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, dâire-i imkânda misâllere bakarak, fevkınde bulunan dâire-i vücûbun şuûnâtını, ahvâlini düşünür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herşeyin, içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.
Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki:
Arş; Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halîta ve karışığıdır. Bu halîtada dâhil olan ism‑i Zâhir itibariyle; arş mülk, kevn melekût olur. İsm-i Bâtın itibariyle; arş melekût, kevn mülk olur. Demek arşa ism-i Zâhir nazarıyla bakılırsa, kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözüyle bakılırsa, kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve kezâ, ism-i Evvel itibariyle, وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ âyetinin işâret ettiği kevnin bidâyetini içine alıyor. Ve ism‑i Âhir itibariyle, سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ Hadîs‑i Şerîfinin îmâ ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor.
Demek, arş öyle bir halîtadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücûdun sağını solunu, üstünü ve altını ihâta etmiş olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç, duânın menba'ıdır.
Feyâ Rabbî, yâ Hàlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım duâlarda uddetim, fâkatimdir. Vesilem, fıkdân‑ı hile ve fakrımdır. Hazinem aczimdir. Re'sülmalım, emellerimdir. Şefî'im, Habîbin (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve rahmetindir. Afveyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah! Yâ Rahmân! Yâ Rahîm! Âmîn!