Habbe
Cennet‑i Kur'âniyenin semerâtından bir semerenin ihtiva ettiği
حَبَّ مِى گُويَدْ
مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ پُرْ اَزْ مَيْوَهٴِ تَوْحِيدْ ❋ يَكْ شَبْنَمَمْ اَزْيَمْ پُرْ اَزْ لُؤلُؤِ تَمْجِيدْ
﷽
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ ࣙالَّذ۪ي هُوَ مَرْكَزُ دَائِرَةِ الْاِسْلَامِ وَمَنْبَعُ اَنْوَارِ الْا۪يمَانِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ مَا دَامَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur‑u Muhammedî (asm) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.
Eğer o âlem‑i kebîr, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.
Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun rûhu olur.
Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.
Eğer pek güzel şa'şaalı bir Cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur‑u Muhammedî onun andelîbi olur.
Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur‑u Muhammedî O Sultan-ı Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyât-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san'atını hâvî olan o yüksek saraya nâzır ve münâdî ve teşrîfatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san'atları, hàrikaları ve mu'cizeleri ta'rif ediyor. Halkı o saray sâhibine, sâni'ine îmân etmek üzere câzibedâr, hayret-efzâ dâvet ediyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Ma'lûmdur ki, semere bütün eczânın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için bütün eczânın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvîdir. Ve kezâ, hilkat‑i âlemin ille-i gâiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.
Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere‑i İslâmiyete çekirdek ittihàz etmiştir. Demek o çekirdek, Âlem-i İslâmiyet’in hem bânîsidir, hem esâsıdır, hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacât sâikasıyla âlemin envâ'ıyla, eczâsıyla pek çok alâkaları vardır. Esmâ-i Hüsnâ’nın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri, hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakîki ile itmi'nân edebilir.
Ve kezâ, o kalbin öyle bir kàbiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsîl eder. Ve Vâhid‑i Ehadden başka merkezinde bir şeyi kabûl etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekàdan mâadâ bir şeye râzı olmuyor.
İnsanın çekirdeği olan kalb, ubûdiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iskà edilmekle îmânla intibâha gelirse, nurânî, misâlî âlem‑i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nurânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine rûh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâb edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.
Ve kezâ, o habbe‑i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hàdimler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinât onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin hàdimlerinden bulunan hayâl – meselâ – en zaîf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindânda kayıtlı olan sâhibini bütün dünyada gezdirir, ferâhlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacerü'l-Esved’in altına koydurur. Ve şehâdetlerini Hacerü'l-Esved’e muhâfaza için tevdî' ettirir.
Mâdem benî Âdem kâinâtın semeresidir. Nasıl ki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibkà ve iddihar edilir. Binâenaleyh haşir meydânı da bir harmandır. Kâinâtın başak ve semeresi olan benî Âdem’i intizar etmektedir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sâhibinde olup letâifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyâsı ve zulmeti, merkezleri olan eşhâsa tâbidir. Evet, âyinede irtisam eden bir bahçe; hareket, tağayyür ve sâir ahvâlinde âyineye tâbi olduğu gibi, her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misâl gibi…
Binâenaleyh, cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünkü, kalbin kasâvetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsûfa tutturur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Otuz seneden beri iki tâğut ile mücâdelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri “Ene”dir, diğeri “Tabiat”tır.
Birinci tâğutu gayr‑ı kasdî, gölgevâri bir âyine gibi gördüm. Fakat o tâğutu kasden veya bizzat nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Fir'avun olurlar.
İkinci tâğut ise, onu İlâhî bir san'at, Rahmânî bir sıbğat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyûnlarca bir ilâh olur. Maahazâ, o tabiat zannedilen şey, İlâhî bir san'attır.
Cenâb‑ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki, Kur'ân’ın feyziyle, mezkûr mücâdelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
Evet; Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubâb risalelerimde isbât ve izâh edildiği gibi, mevhûm olan tabiat perdesi parçalanarak altında şerîat‑ı fıtriye-i İlâhiye ve san'at-ı şuûriye-i Rahmâniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve kezâ, fir'avunluğa delâlet eden “Ene”den Sâni'-i Zülcelâl’e râci' olan “Hüve” tebârüz etti.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor.
Biri, ceseddir. Evet, cesedin genç iken latîf, zarîf ve güzel gül çiçeğine benzerse de ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.
Biri de, hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevâldir.
Biri de, insaniyettir. Bu ise, zevâl ve bekà arasında mütereddiddir. Dâim‑i Bâkî’nin zikri ile muhâfazası lâzımdır.
Biri de, ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu ta'yin edilmiştir. Ne ileri, ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzûn olma. Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç olduğun tûl‑i emel yükünü yüklenme!
Biri de, vücûddur. Vücûd zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü'l‑Mülk’tür. Ve senden daha ziyâde senin vücûduna şefkatlidir. Binâenaleyh, Mâlik-i Hakîki’nin dâire-i emrinden hariç o vücûda karıştığın zaman zarar vermiş olursun. (Ümîdsizliği intac eden hırs gibi.)
Biri de, belâ ve musîbetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevâlleri düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir.
Biri de, sen burada misâfirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misâfir olan kimse, beraberce getiremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve kezâ, bu fânî dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, azîz olarak çıkmaya çalış.
Vücûdunu Mûcidine fedâ et. Mukâbilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünkü, fedâ etmediğin takdirde, ya bâd‑i hevâ zâil olur, gider; veya O’nun malı olduğundan yine O’na rücû eder.
Eğer vücûduna i'timâd edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücûdun terkiyle vücûd bulunabilir. Ve kezâ, vücûduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücûddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücûdun cihât‑ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan, vücûdun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır.
Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalaka düşer. Ve sür'at‑i zevâli itibariyle aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.
Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terketmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saâdettir, saâdet ise şu fânî lezâizin terkiyle olur. Veya şekàvettir. Ölüm ve i'dâm intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyîn ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi?
Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem‑i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevâliyle vukû'a gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Mer'ayı tecâvüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musâb olan bir koyun, lisân‑ı hâliyle: “Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyâde fâidemizi düşünür. Mâdem onun rızâsı yoktur, dönelim.” diye kendisi döner, sürü de döner.
Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsî ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musîbet taşına ma'rûz kaldığın zaman اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ söyle ve Merci'‑i Hakîki’ye dön, îmâna gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyâde düşünür.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kalbin umûr‑u dünyeviye ile kasden iştigâl etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izâh edilebilir:
Görüyoruz ki; kalb, hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır kucaklar. Ve ebedî bir devamla onunla beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam mânâsıyla fenâ olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Hâlbuki umûr‑u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır.
Demek kalb, ebedü'l‑âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fânî dünyaya râzı değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân, semâdan nâzil olmuştur. Ve O’nun nüzûlüyle semâvî bir mâide ve bir sofra‑i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakàt-ı beşerin iştihâ ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvîdir. O mâidenin sathında, yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avâma aittir.
Meselâ: اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyet‑i kerîmesi, beşerin birinci tabakasına şu mânâyı ifhâm ve ifâde ediyor:
Semâvât; ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kàbiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru, nebâtâtı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de رَتْقًا yani yapışıklıklarını izâle ve fetk ettik. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebâtât çıkmaya başladı.
Mezkûr âyetin ifâde ettiği şu mânâya delâlet eden: وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ âyet‑i kerîmesidir. Çünkü, hayvanî ve nebâtî olan hayatları koruyan gıdâlar, ancak arz ve semânın izdivâcından tevellüd edebilir.
Mezkûr âyetin tabaka‑i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki: Nur-u Muhammediye’den (asm) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyârât ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisâl ettirilmesine işârettir. Bu safhayı delâletiyle te'yid eden اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُور۪يolan Hadîs‑i Şerîfidir.
İkinci misâl: اَفَعَي۪ينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ بَلْ هُمْ ف۪ي لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَد۪يدٍ olan âyet‑i kerîmenin tabaka-i avâma ait safhasında şu mânâ vardır:
“Onlar, daha acîb olan birinci yaratılışlarını şehâdetle ikrar ettikleri hâlde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir bürhân vardır.
Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun. Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her senede bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdîd ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsâli gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü, kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümûneleri vukû'a gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedâvi ettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Nefsin belâhet ve hamâkatine bak ki, bir Rabb‑i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve O Rabb-i Hakîm’in memlûk ve masnû'u olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrâd, envâ', ecnâsta cârî olmakla mes'elenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümûllü olmakla bir nev'i icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanâat ve itmi'nân etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyât-ı esmâyı – kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu hâlde – vâsıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güyâ o nefsin fevkınde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir “Hû” gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtina'a, büyüklüğünü ademe hamletmekle şeytanı bile yaptığı muğâlatadan utandırıyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nefis dâima ızdırâblar, kalaklar içinde evhâmdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm‑ü Kadere râzı olmuyor. Hâlbuki, şemsin tulû' ve gurûbu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû' ve gurûbu ve sâir mukadderâtı, kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz hâ!‥
Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvât ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hàlık‑ı Külli Şey’in rubûbiyetine muhabbetle rızâ-dâde olmalıdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir şeyin sâni'i, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münâsebet lâzımdır. Ve masnûâtın adedince sâni'lerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhâldir. Öyle ise, sâni', masnû' içinde olamaz.
Meselâ: Matbaa ile teksir edilen bir kitab, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri; kendisinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet san'atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnû'un nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aklın pek garîb bir hâli vardır. Öyle bir yed‑i tûlâ sâhibidir ki, bazen kâinâtı ihâta etmekle kucağına alıyor. Bazen dâire-i imkândan çıkar, en yüksek dâirelere müdâhaleye çalışır. Bazen de bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahazâ, hangi şeyde fenâ ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! Eğer dünyanın veya vücûdun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüd, tahaffuz, korku külfetleriyle ni'metlerden lezzet alamazsın, dâima rahatsız olursun. Çünkü, noksanları tedârik, mevcûdları telef olmaktan muhâfaza ile dâima evhâm, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Hâlbuki, o ni'metler, Mün'im‑i Kerîm’in taahhüdü altındadır. Senin işin, O’nun sofra-i ihsânından yiyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bil'akis ni'metin lezzetini arttırır.
Çünkü şükür, ni'mette in'âmı görmek demektir. İn'âmı görmek, ni'metin zevâlinden hâsıl olan elemi def'eder. Zîra ni'met zâil olduğundan Mün'im‑i Hakîki onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.
Evet; وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ olan âyet‑i kerîme, hamdin ayn-ı lezzet olduğuna delâlet eder. Çünkü, hamd, in'âm şeceresini, ni'met semeresinde gösterir. Ve bu vesile ile zevâl-i ni'metin tasavvurundan hâsıl olan elem zâil olur. Çünkü, şecerede çok semere vardır, biri giderse, ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Âfâkî ma'lûmât, yani hariçten, uzaklardan alınan ma'lûmât, evhâm ve vesveselerden hàlî olamıyor. Amma, bizzat vicdânî bir şuûra mahal olan enfüsî ve dâhilî ma'lûmât ise, evhâm ve ihtimallerden temizdir. Binâenaleyh, merkezden muhîte, dâhilden harice bakmak lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Küre‑i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefîhe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta'dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve kezâ, beşeriyet rûhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Bir zerre, kocaman şemsi tecellî ile, yani in'ikâs itibariyle istiâb eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat, yani hacimleri itibariyle içine alamaz. Binâenaleyh, yağmurun şemsin timsâline ma'kes olan katreleri gibi, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı, ilim ve irâdeye müstenid kudret‑i nurâniye-i ezeliyenin – tecellî ve in'ikâs itibariyle – lem'alarına mazhar olabilirler. Fakat, gözün içindeki bir hüceyre zerresi, “a'sâb, evride, şerâyîn”de te'sirleri görünen bir kudret, şuûr ve irâdeye menba' olamaz. Bu acîb san'at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinâtın herbir zerresi, herbir mürekkebâtı, Ulûhiyet’e mahsûs muhît ve mutlak sıfatlara menba' ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i Ezelî’nin tecelliyât lem'alarına ma'kes olmaları lâzımdır.
Birinci şıkta kâinâtın zerrâtı adedince muhâlât vardır. Binâenaleyh, herbir zerre, o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile “Mûcid, Hàlık, Rab, Mâlik, Kayyûm ancak Allah’tır” diye şehâdetini ilân eder. Ve kezâ herbir zerre, herbir mürekkebât muhtelif lisân ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar: عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Evet, herbir harf kendi vücûduna bir vecihle delâlet eder. Amma, kâtibinin, sâni'inin vücûduna çok vecihlerle delâlet eder. Evet… تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cam, su, hava, âlem‑i misâl, rûh, akıl, hayâl, zaman vesâire gibi, tecellî-i timsâl akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyât-ı kesifenin timsâlleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü, asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nurânîlerin timsâlleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir.
Binâenaleyh, Cenâb‑ı Hak, şemsin harâretini hayat, ziyâsını şuûr, ziyâdaki renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden şemsin timsâli seninle konuşacaktı. Çünkü; o, timsâlinde oldukça harâreti, ziyâsı, renkleri olurdu. Harâretiyle hayat bulurdu. Ziyâsıyla şuûrlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi.
Bu sırra binâendir ki, Resûl‑i Ekrem (asm), kendisine okunan bütün salavât-ı şerîfeye bir ânda vâkıf olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
“Sübhânallâh” ve “Elhamdülillâh” cümleleri Cenâb‑ı Hakk’ı celâl ve cemâl sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. “Celâl” sıfatını tazammun eden “Sübhânallâh”, abdin ve mahlûkun Allah’tan baîd olduklarına nâzırdır. “Cemâl” sıfatını içine alan “Elhamdülillâh”, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata karîb olduğuna işârettir.
Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere, bize nâzır, şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle, harâret ve ziyâyı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfî kalıyor. Bu itibarla insan şemse karşı yalnız kàbil olabilir, fâil ve müessir olamaz.
Kezâlik, – bilâ‑teşbih – Cenâb‑ı Hak rahmetiyle bize karîb olduğu cihetle, O’na hamdediyoruz. Biz O’ndan uzak olduğumuz cihetle, O’nu tesbih ediyoruz. Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken, hamdet. O’ndan baîd olduğuna bakarken, tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem'edebilirsin. Evet, “Sübhânallâhi ve bihamdihi” her iki makamı cem'eden bir cümledir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lâzımdır
1 – Dünyanın ömrü kısa olup, sür'atle zevâl ve gurûba gider. Zevâlin elemiyle, visâlin lezzeti zevâl buluyor.
2 – Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3 – Seni intizar etmekte ve senin de sür'atle ona doğru gitmekte olduğun “kabir”, dünyanın zînetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabûl etmez. Çünkü, dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.
4 – Düşmanlar ve haşerât‑ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvâzene, kabir ile dünya arasındaki aynı muvâzenedir. Maahazâ, Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terketmeye dâvet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın dâvetine icâbet et.
Fesübhânallâh, Cenâb‑ı Hakk’ın insanlara fazl u keremi o kadar büyüktür ki, insana vedîa olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibkà ve himâye eder. Eğer insan o malı temellük edip Allah’a satmazsa, büyük bir belâya düşer. Çünkü, o malı uhdesine almış oluyor. Hâlbuki, kudreti taahhüde kâfî gelmiyor. Çünkü, arkasına alırsa, beli kırılır; eliyle tutarsa, kaçar, tutulmaz. En nihâyet meccânen fenâ olur gider, yalnız günahları miras kalır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
“Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi. Ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım” meâlinde olan وَعَيْن۪ي قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ شَب۪يبَت۪ي ❋ وَلَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَش۪يبِ şiirin şümûlüne dâhilim. Çünkü gençliğimde en yüksek bir intibâh şâhikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibâh, intibâh değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş. Binâenaleyh, medenîlerin iftihar ile dem vurdukları tenevvür‑ü intibâhları, benim gençlik zamanımdaki intibâh kabilesinden olsa gerektir.
Onların misâli, rüyasında güyâ uyanıp, rüyasını halka hikâye eden nâim meselidir. Hâlbuki, rüyasında onun o intibâhı uykunun hafif perdesinden derin ve kalın bir perdeye intikal ettiğine işârettir. Böyle bir nâim ölü gibidir. Yarı buçuk uykuda bulunan insanları nasıl îkaz edebilir?
Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr‑u diniyede müsâmaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvâsalayı te'min edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz, veya dalâlete düşer boğulursunuz.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Ma'siyetin mâhiyetinde, bilhassa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünkü, o ma'siyete devam eden ülfet peydâ eder. Sonra ona âşık ve mübtelâ olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o ma'siyetinin ikàba mûcib olmadığını temennîye başlar. Bu hâl böylece devam ettikçe küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En nihâyet, gerek ikàbı ve gerek dâru'l‑ikàbı inkâra sebeb olur.
Ve kezâ, ma'siyete terettüb eden hacâletten dolayı, o ma'siyetin ma'siyet olmadığını iddia etmekle o ma'siyete muttali' olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet‑i hacâletten yevm-i hesabın gelmeyeceğini temennî eder.
Şâyet yevm‑i hesabı nefyeden ednâ bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhân addeder. En nihâyet nedâmet edip terketmeyenlerin kalbi küsûfa tutulur, mahvolur gider. – El-iyâzü Billâh! –
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câz ve belâğatına dair “Lemeât” nâmındaki eserimde izâh edilen bazı lem'aları dinleyeceksin:
1 – Kur'ân’ın okunuşunda yüksek bir selâset vardır ki, lisânlara ağır gelmez.
2 – Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve ma'nen hatâdan sâlimdir.
3 – Âyetler arasında büyük bir tesânüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye‑i Kur'âniyeyi sarsılmaktan vikàye ediyor.
4 – Büyük bir tenâsüb, tecâvüb, teâvün vardır ki; âyetleri birbirine ecnebî olmadığı gibi, birbirinin vuzûhuna yardım, istizahına cevab veriyor.
5 – Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu hâlde, şiddet‑i tenâsübden sanki bir defada nâzil olmuştur.
6 – Esbâb‑ı nüzûl ayrı ayrı ve mütebâyin olduğu hâlde, şiddet-i tesânüdden sanki sebeb birdir.
7 – Mükerrer, mütefâvit suâllere cevab olduğu hâlde, şiddet‑i imtizaç ve ittihâddan sanki suâl birdir.
8 – Müteaddid, müteğâyir hâdisâta beyân olduğu hâlde, kemâl‑i intizamdan sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevaptır.
9 – “Tenezzülât‑ı İlâhiye” ile tâbir edilen muhâtabların fehimlerine yakın ve münâsib üslûblar üzerine nâzil olmuştur.
10 – Bütün zaman ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcîh‑i kelâm ettiği hâlde, sühûlet-i beyândan dolayı sanki muhâtab birdir.
11 – İrşadın gayelerine îsâl için tekrarları, tahkîk ve takrîri ifâde eder. Maahazâ, tekrarları halel vermez. İâdesi, zevki izâle etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar.
12 – Kur'ân kalblere kuvvet ve gıdâdır. Rûhlara şifâdır. Gıdânın tekrarı kuvveti arttırır. Tekrar etmekle daha me'lûf ve me'nûs olduğundan lezzeti artar.
13 – İnsan maddî hayatında; her ânda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdâya, her hafta ziyâya muhtaçtır. Bunların tekerrürü hadd‑i zâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir.
Kezâlik insan hayat‑ı rûhiyesi cihetiyle Kur'ân’da zikredilen bütün nev'ilere muhtaçtır. Bazı nev'ilere her ânda muhtaçtır, “Hüvallâh” gibi. Çünkü rûh bunun ile nefes alıyor. Bazı nev'ilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır.
İşte hayat‑ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binâen Kur'ân, tekrarlar yapıyor. Meselâ: “Bismillâh”, hava-i nesîmî gibi kalbi ve rûhu tatmin ettiğinden kesret-i ihtiyaca binâen Kur'ân’da çok tekrar edilmiştir.
14 – Kıssa‑i Mûsa gibi bazı hâdisât-ı cüz'iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işârettir.
Hülâsa: Kur'ân; hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şerîattır, hem sadırlara şifâ, mü'minlere hüdâ ve rahmettir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Fıtrat‑ı insaniyenin garîb bir hâli, gaflet zamanında letâif ile havâssın hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez. Meselâ: El ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir mecnûn, yüksekte gözüyle gördüğü bir şeyi almak için elini uzatıyor. El, gözün komşusu olduğu münâsebetle, onun yaptığı işi, el de yapabilir zanneder.
Kezâlik insan‑ı gâfil, kendi şahsına ait ednâ, cüz'î bir tanzimden âciz olduğu hâlde gururuyla, hayâliyle Cenâb-ı Hakk’ın ef'âline tahakküm ile el uzatıyor.
Yine insanın fıtratında acîb bir hâl: İnsanın efrâdı arasında cismen ve sûreten ayrılık varsa da pek azdır. Amma ma'nen ve rûhen, aralarında zerre ile şems arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık vardır. Fakat sâir hayvanat öyle değildir. Meselâ: Balık ile kuş, kıymet‑i rûhiyece birbirine pek yakındırlar. En küçüğü en büyüğü gibidir. Çünkü, insanın kuvve-i rûhiyesi tahdid edilmemiştir. Enâniyet ile o kadar aşağı düşerler ki, zerreye müsâvî olur. Ubûdiyet ile de o kadar yükseğe çıkıyor ki, iki cihanın güneşi olur. Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Eşyada esâs bekàdır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimât, elfâz, tasavvurât gibi serîü'z‑zevâl olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar. Ancak sûretlerini ve vaziyetlerini değişerek zevâlden masûn kalıp bazı yerlerde tahassun ile adem-i mutlaka gitmezler.
Fen dedikleri hikmet‑i cedîde, bu sırra vâkıf olmuş ise de, vuzûhuyla vâkıf olamamıştır. Ve aynı zamanda, “Âlemde adem‑i mutlak yoktur. Ancak terekküb ve inhilâl vardır” diye ifrat ve hatâ etmiştir. Çünkü, âlemde Cenâb-ı Hakk’ın sun'uyla terkîb vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icâd ve i'dâm vardır.
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ وَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kabir, âlem‑i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azâbdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeye iştiyakın yok mudur? Evet, vakit yaklaştı. Dünya kazûratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa, onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.
Eğer “İmâm‑ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî bugün Hindistan’da hayattadır” diye ziyaretine bir dâvet vukû' bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binâenaleyh, İncil’de “Ahmed”, Tevrat’ta “Ahyed”, Kur'ân’da “Muhammed” ismiyle müsemmâ, iki cihanın güneşi kabrin arka tarafında milyonlarca Fârukî Ahmedler ile muhât olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz. Geri kalmak hatâdır.
Şu esâsâta dikkat lâzımdır:
1 – Allah’a abd olana herşey musahhardır. Olmayana herşey düşmandır.
2 – Herşey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin.
3 – Mülk Allah’ındır. Sende emâneten duruyor. O emâneti ibkà edip senin için muhâfaza edecek. Sende kalırsa, meccânen zâil olur gider.
4 – Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinâtın şu şekl‑i hâzırı da zâildir. Bunlar sâniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevâle gidiyorlar.
5 – Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fânî dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
“Sübhânallâh”, “Elhamdülillâh”, “Allâhu Ekber” bu üç mukaddes cümlenin fâidelerini ve mahall‑i isti'mâllerini dinle:
1 – Kalbinde hayat bulunan bir insan, kâinâta, âleme bakarken, idrakinden âciz, bilhassa şu boşlukta yapılan İlâhî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşet‑engîz vaziyetleri ancak “Sübhânallâh” cümlesinden nebeân eden mâ‑i zülâli içmekle o hayret ateşi söner.
2 – Aynı o insan, gördüğü lezîz ni'metlerden duyduğu zevkleri izhâr etmekle “Hamd” ünvânı altında in'âmı ni'mette ve mün'imi in'âmda görmekle idâme‑i ni'met ve tezyîd-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdülillâh” cümlesiyle ni'metler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.
3 – Aynı o insan, mahlûkat‑ı acîbe ve harekât-ı garîbeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allâhu Ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hàlık’ı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan seyyiâtıyla, Allah’a zarar vermiş olmuyor. Ancak nefsine zarar eder. Meselâ: Hariçte, vâkide ve hakikatte Allah’ın şerîki yoktur ki, onun hizbine girmekle Cenâb‑ı Hakk’ın mülküne ve âsârına müdâhale edebilsin. Ancak, şerîki zihninde düşünür, boş kafasında yerleştirir. Çünkü, hariçte şerîkin yeri yoktur. O hâlde o kafasız, kendi eliyle kendi evini yıkıyor.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Allah’a tevekkül edene Allah kâfîdir.
Allah, Kâmil‑i Mutlak olduğundan lizâtihî mahbûbdur. Allah, Mûcid, Vâcibü'l-Vücûd olduğundan kurbiyetinde vücûd nurları, bu'diyetinde adem zulmetleri vardır.
Allah, Melce' ve Mence'dir. Kâinâttan küsmüş, dünya zînetinden iğrenmiş, vücûdundan bıkmış rûhlara melce' ve mence' O’dur.
Allah Bâkîdir; âlemin bekàsı ancak O’nun bekàsıyladır.
Allah, Mâliktir; sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor.
Allah, Ganiyy‑i Muğnîdir; herşeyin anahtarı O’ndadır. Bir insan Allah’a hàlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinât, onun mülkü gibi olur.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrûr ve ne de kaybettiği şeye mahzûn olmaz. Zîra dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû' etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücûdunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır.
Maahazâ, ebedî ömrün önündedir. O ömr‑ü bâkîde göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fânî ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkîden hiç haberin yok. Ölüm sekerâtı uyandırmadan evvel uyan!
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’a ma'lûm ve mâruf ünvânıyla bakacak olursan, mechûl ve menkûr olur. Çünkü, bu ma'lûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema'dır. Hakikati i'lâm edecek bir ifâde de değildir. Maahazâ, o ünvân ile fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilkà edemez. Ancak, Zât-ı Akdes’i mülâhaza için bir nev'i ünvândır.
Amma Cenâb‑ı Hakk’a mevcûd-u mechûl ünvânıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebârüz eder. Ve kâinâtta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvândan tulû' etmesi ağır gelmez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbirisi ötekileri icmâlen tazammun eder. (Ziyânın elvân-ı seb'ayı tazammun ettiği gibi.) Ve kezâ, herbirisi ötekilere delil olduğu gibi, onların herbirisine de netice olur. Demek, Esmâ-i Hüsnâ, mir'ât ve âyine gibi birbirini gösteriyor. Binâenaleyh, neticeleri beraber mezkûr kıyâslar gibi veya delilleri beraber neticeler gibi okuması mümkündür.