Hubâb
KUR'ÂN‑I HAKÎM’İN UMMÂNINDAN
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو بَرَاىِ تُو نِگَهْ دَارَدْ بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه
﷽
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
İ'lem ey zikreden ve namaz kılan kardeş!
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi mübârek kelimeler ile ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir da'vâ ve işhâd ettiğin bir i'tikàd, lisânından çıkar çıkmaz milyonlarca mü'minlerin tasdik ve şehâdetlerine iktiran eder.
Ve kezâ, İslâmiyetin hak ve hakikat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sâdık olduklarına delâlet eden bütün deliller, şâhidler, bürhânlar, senin o da'vânın ve i'tikàdının hak olduğuna delâlet ederler.
Ve kezâ, söylediğin o mübârek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve berekât‑ı İlâhiye terettüb eder.
Ve kezâ, cumhûr‑u mü'minîn ve muvahhidînin o kelimât-ı mübârekeden kalben zevkettikleri mâ-i hayatı ve şarab-ı Cennet’i, sen de o mukaddes maşrabalardan içersin…
İ'lem!
Kavâid‑i usûliyedendir ki: Bir mes'ele hakkında isbât edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, isbât edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbât ederse, isbât edenlerin herbirisi bin olur. Çünkü hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur, herbirisi tek kalır.
Meselâ: Bin pencereden bir yıldızı görüp isbât eden bin adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin adam, parmakla işâret eder gibi, o şeyi isbât ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefy için sebeb lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ: Birisi “Gözümde za'fiyet var, göremedim”, ötekisi “Evimizde pencere yok”, ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkezâ… Herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebeb gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsü'l‑emirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun.
Binâenaleyh, bir mes'ele‑i îmâniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vâhid hükmündedir, te'siri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i îmâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz! (Ey azîz kardeşim bil ki!)
Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz'ü de o şeye muhtaçtır. Meselâ: Bir şecerenin meydâna gelmesi için ne lâzım ise, bir semerenin vücûduna da lâzımdır. Öyleyse, semerenin Hàlık’ı, şecerenin de Hàlık’ı o oluyor. Hattâ arzın ve şecere‑i hilkatin de Hàlık’ı, o Hàlık olacaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İki tarafı birbirinden gayet uzak bir mes'ele var ki, herbir tarafı bir çekirdek gibi sünbül vermiş; ağaç olmuş, dal budak salmış. Böyle bir mes'ele üzerine, şükûk ve evhâmın konmaması lâzımdır. Çünkü, bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir. Amma ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehâdet ederler. Eğer bu başka bir çekirdektir diye tevehhüm etsen, o ağacın bütün meyveleri seni tekzîb ederler. Elma ağacına inkılâb etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farzetmek sana müyesser olmaz. Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhâldir.
Binâenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki: İslâmiyet şeceresi bütün semerâtıyla, çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur'ân dahi, seyyâr yıldızları ismâr eden şems gibi, İslâmiyetin onbir rüknünü intac etmiştir. Acaba, bu cihan‑bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şübhe ve tereddüd yeri kalır mı? Hâşâ!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayerâna başlar. Âfâk‑ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyâtını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur.
Binâenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (asm) bidâyet‑i hayatına maddî, sathî, sûrî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i maneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zâhiriyesine ince bir kışır, nâzik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi, şecere-i Muhammediye (asm) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhi’yle sulanmış ve fazl-ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir.
Binâenaleyh, Nebi‑yi Zîşan’ın (asm) mebde'-i hayatına ait ahvâl-i sûriyesinden zaîf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhâl başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
Maahazâ mebde'‑i hayatına şek ve şübheyle bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba' ile ma'kes, zâtî ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şübheye düşer. Evet, Nebi-yi Zîşan (asm) tecelliyât-ı İlâhîye mazhar ve ma'kestir; masdar ve menba' değildir. Çünkü, O Zât yalnız abddir ve ibâdetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terakkiyât, kemâlât O’nun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahmân-ı Rahîm’in tecellîleridir.
Evvelce beyân edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ‑yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, San'at-ı İlâhiye’yi tâğutî bir tabiata mal ederler.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Duâlar, tevhid ve ibâdetin esrârına nümûnedir. Tevhid ve ibâdette lâzım olduğu gibi, duâ eden kimse de, “Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb‑ı Hak işitir” deyip Kàdir olduğuna i'tikàd etmelidir. Bu i'tikàd, Allah’ın herşeyi bilir ve herşeye kàdir olduğunu istilzam eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Şu âlemi ziyâlandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecellî ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünkü, gözü patlatır.
Kezâlik, bir zerre, Şems‑i Ezelî’nin tecellîsine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakîki’ye zarf olamaz…
İ'lem ey mağrûr, mütekebbir, mütemerrid nefis!
Sen öyle bir za'fiyet, acz, fakirlik, miskinlik gibi hâllere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukâvemet edemezsin; seni yere serer, öldürür…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Hardale ile tâbir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve‑i hâfızanın ihâta ettiği meydânda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahrâya inkılâb eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydânı bitiremeyen, o hardalenin dâiresini ne sûretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği dâire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar.
Fesübhânallâh! Cenâb‑ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı da, akıl için bir hardale gibi yapmıştır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemâatin mesâîsine terettüb eden – hasenâtı intac eden – semerâtı bir şahsa isnâd ve ona mal ederler. Bu zulümde bir şirk‑i hafî vardır. Çünkü, bir cemâatin cüz'-ü ihtiyarîsiyle kesbettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın icâd derecesinde hàrikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin âliheleri, böyle zâlimâne tasavvurât-ı şeytaniyenin mahsulüdür…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Zikreden adamın, feyz‑i İlâhî’yi celbeden muhtelif latîfeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuûruna bağlıdır. Bir kısmı da şuûrsuz, yani şuûrlara tâbi değildir, مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُ husûle gelir. Binâenaleyh, gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hàlî değildir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hak, insanı pek acîb bir terkîbde halketmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkîb içinde besâteti, cemâat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği a'zâ, havâs ve letâifin herbirisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür'at-i teâvün ve imdâddan anlaşıldığı üzere, herbirisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessürâtından da hisse alıyorlar.
Bu hilkat sâyesinde, insan eğer ubûdiyet yoluna giderse; bütün lezzet, ni'met, kemâlât nev'ilerinin bir kısımlarına mazhar olmaya şâyândır. Ve kezâ, eğer enâniyet yolunu takib ederse, çeşit çeşit elem ve azâblara da mahal olmaya müstehaktır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kelime‑i Tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihàz ettiği mahbûblardan yüzünü çevirtmektir. Maahazâ, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latîfelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işâret olduğu gibi; onların da, onlara münâsib şerîkleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın bir akrabasına (meselâ) okuduğu bir Fâtiha‑i Şerîfe’den hâsıl olan sevâbda istifade etmekte, bir ile bin müsâvîdir. Nasıl ki, ağızdan çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir cemâat ile bir ferd bir olur. Çünkü latîf şeyler matbaa gibidir. İstinsah edilen bir kelimeden bin kelime çıkar.
Ve kezâ, nurânî şeylerde vahdetle beraber tekessür olduğuna, yani bir nurânî şeyde bin sevâb bulunduğuna bir işârettir…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Nebi‑yi Zîşan’ın (asm) makam-ı Mahmûd’u İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzî' edilen lütûflar, feyizler, ni'metler o sofradan akıyor. Resûl-i Zîşan’a (asm) okunan salavât-ı şerîfe o sofraya edilen dâvete icâbettir.
Ve kezâ, salavât‑ı şerîfeyi getiren adam Zât-ı Peygamberîyi (asm) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar be-tekrar salavât getirmeye müşevviki olsun.
İ'lem ey din âlimi!
“Ücretim az, ilmime rağbet yok”, diye mahzûn olma. Çünkü mükâfât‑ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise mükâfât-ı uhreviyeye nâzırdır. Öyle ise, zâtî olan meziyetini mükâfât‑ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metâ'ına satma.
İ'lem ey hitâbet‑i umumiye sıfatı ile, gazete lisânıyla konferans veren muharrir!
Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedâmet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat Şeâir‑i İslâmiyeye zıt ve muhâlif olan herzeler ile İslâmiyeti lekelendirmeye kat'iyyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkîl etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binâen milletin nâmına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme… Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudî memleketi değildir.
Cumhûr‑u mü'minînin kabûl etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecâvüzdür. Bir adamın hukukuna tecâvüze cevâz-ı kanunî olmadığı hâlde, koca bir milletin, belki Âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesârete binâen tecâvüz ediyorsun? Ağzını kapat!‥
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâfirlerin, Müslümanlara ve ehl‑i Kur'ân’a düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünkü, küfür îmâna zıttır. Maahazâ Kur'ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdâdlarını i'dâm-ı ebediyle mahkûm etmiştir.
Binâenaleyh, Müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan medet beklenilemez. Ancak حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ diye Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ etmek lâzımdır.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kâfirlerin medeniyetiyle mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:
Birincisi; medeniyet libâsını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sûreti me'nûs, sîreti ma'kûs bir şeytandır…
İkincisi; bâtını nur, zâhiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sûreti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedâr bir melektir.
Evet, mü'min olan kimse, îmân ve tevhid iktizasıyla, kâinâta bir mehd‑i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü, îmân bütün mü'minleri bir babanın cenâh-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.
Küfür ise, öyle bir bürûdettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nev'i ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor. Evet, hamiyet‑i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattir. Ve ezelî, ebedî iftirak ve firâk ile muttasıl ve mahdûddur.
Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkiyât‑ı sanâyi, (bunlar) tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur'ân’ın irşadâtından, edyân-ı semâviyeden in'ikâs ve iktibas edildiği “Lemeât” ile “Sünûhât” eserlerimde istenildiği gibi izâh ve isbât edilmiştir…
رَاجِعْهُمَا تَرٰى اَمْرًا عَظ۪يمًا غَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ
İ'lem!
Mesâil‑i diniyeden olan ictihâd kapısı açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır…
Birincisi: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr‑ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de: Şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr-ı İslâmiyet’ten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriblerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak İslâmiyete cinayettir…
İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünkü kat'î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kût ve gıdâ hükmündedirler, şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyât kısmında ve selefin ictihâdat‑ı sâfiyâne ve hàlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak bid'atkârâne bir hıyânettir.
Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden câzibedâr bir metâ' merğûbdur. Meselâ: Bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigâl ve dünya hayatını te'min etmektir. Selef‑i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en merğûb metâ', Hàlık-ı semâvât ve arzın marziyâtlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur'ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi.
Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, rûhlar marziyât‑ı İlâhiye’yi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, isti'dâd ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukû'a gelen bütün ahvâl ve vukûât ve muhâverâttan ders almakla, ictihâdlara zemin teşkil eden yüksek isti'dâdlar vücûda gelirdi.
Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inâyet ve himmetlerin za'fiyeti, insanların siyaset ve felsefeye ibtilâ ve rağbetleri yüzünden bütün isti'dâdlar fünûn‑u hâzıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarfedilecek müstakîm bir ictihâd yoktur.
Dördüncüsü: İctihâd kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden adamın maksadı, zarûriyâta imtisal ile takvâ ve kemâle mazhariyet ise güzeldir. Amma zarûriyâtı terk ve hayat‑ı dünyeviyeyi, hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun ictihâda meyli, meylü't-tahribdir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.
Beşincisi: Herşeyin, her hükmün vücûda gelmesi bir illete binâen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saâdet‑i dünyaya müteveccihtir. Şerîatın nazarı ise, bizzat saâdet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünkü, dünya âhirete vesiledir.
Umumî bir beliye olan ve nâsın ona mübtelâ olduğu çok işler vardır ki, zarûriyâttan olmuştur. O gibi işler sû‑i ihtiyar ile gayr-ı meşrû meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibaha eden zarûriyâttan değildir. Ve ruhsat ve müsâade-i şer'iyenin şümûlüne dâhil olamazlar. Meselâ: Bir adam sû-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hâl-i sekirde yaptığı tasarrufâtta mâzûr olamaz.
Bu zamanda bu gibi ictihâdlar, semâvî değil ancak arzî ictihâdlardır. Bu gibi ictihâdlar ile Hàlık‑ı semâvât ve arzın hükümlerinde yapılan tasarrufât merduttur.
Meselâ: Bazı gâfiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsân ediyorlar ki, halkın bilhassa siyâsî ahvâlden haberleri olsun. Hâlbuki bu gibi ahvâl‑i siyâsiye yalandan, hileden, şeytânî fikirlerden hàlî değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiye’nin tebliği için ittihàz edilmiş bir makamdır.
Suâl: Avâm‑ı nâs Arabî’den haberdar değildir, fehmedemez?
Cevab: Avâm‑ı nâs, zarûriyât ve müsellemât-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsîlen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa ma'lûm ve mâruftur. Maahazâ Lisân-ı Arab’da bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisânlarda yoktur…
İ'lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbâba ibâdet eden ahmaklar!
Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine, kâinâtın mürekkebâtı ve zerrâtının ellibeş vecihle yaptıkları şehâdetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:
Eşyanın icâdı, ya nefislerine veya esbâba olan isnâdı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı icâb eder. Bu dahi dalâletleri intac eder. Bu ise ızdırâbat‑ı rûhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebeb olur. Bu da rûhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü'l-Vücûd’a ilticâ etmeye mecbur eder.
Zîra, her müşkülât O’nun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler O’nun irâdesiyle açılır. Ve kalbler O’nun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvâzene ile izâh edeceğim. Şöyle ki:
Mevcûdâtın fâili – yani eşyayı vücûda getiren – ya vâcib ve vâhiddir veyâhut da mümkün ve kesîrdir. Fâil, vâcib ve vâhid olduğu takdirde, ne külfet var ne de garâbet var. Olsa bile vehmî olur.
Esbâba isnâd edildiği takdirde, külfet ve garâbet vehmîlikten çıkar; kat'î ve hakîki bir şekilde tahakkuk eder. Çünkü, kusur ve za'fiyetten hàlî olmayan esbâb‑ı kesîreden hiçbir sebeb, bir müsebbebi omuzuna kaldıramaz. Ve bir şeyin icâdında gayr-ı mütenâhî esbâbın iştirâki lâzımdır. Meselâ: Bal arısı herşeyle alâkadar olduğundan, eğer icâdı esbâba isnâd edilirse, semâvât ve arzın iştirâkleri lâzımdır.
Maahazâ, kesretin vâhidden sudûru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmet değildir, daha kolaydır. Meselâ: Bir kumandanın efrâd‑ı kesîreye verdiği intizam ve yaptırdığı işleri, o efrâd-ı kesîre, kendi başlarına büyük bir müşkülâttan sonra yapabilirler.
Maahazâ, icâdın esbâba isnâdında lâyuadd külfet, garâbet olmakla beraber pek çok muhâlâta zemin teşkil ediyor.
1 – Herbir zerrede Vâcibü'l‑Vücûd’un sıfatlarının farzı lâzımdır…
2 – Ulûhiyette gayr‑ı mütenâhî şerîklerin iştirâki lâzım gelir…
3 – Herbir zerrenin hem hâkim hem mahkûm olması lâzım gelir. Kubbeli binalarda birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi.
4 – Şuûr, irâde ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünkü, hüsn‑ü san'at bu sıfatları iktiza eder.
Şu hakikati izâh için birkaç misâl söyleyeceğiz.
Birincisi: Şems şeffâfiyet sırrına binâen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semânın seyyârelerinde müsâvât üzerine tecellî eder.
İkincisi: Mukàbele sırrına binâen, merkezdeki bir lambanın dâireyi teşkil eden âyinelere nisbet‑i in'ikâsı birdir.
Üçüncüsü: Nurdan veya nurânî bir şeyden tenevvür etmek ve ziyâ almak hususunda, bir ile bin birdir. Nurânînin iktizası öyledir.
Dördüncüsü: Muvâzene sırrına binâen, hassas bir terâzinin iki kefesinde iki ceviz veyâhut iki güneş bulunsa; hangi kefesine bir şey ilâve edilirse, o aşağı iner; ötekisi havaya kalkar.
Beşincisi: Büyük bir sefîne ile gayet küçük bir sefîneyi sevk ve tahrîk hususunda fark yoktur – kaptan; ister bir çocuk olsun, ister büyük olsun – çünkü intizam vardır.
Altıncısı: Hayvan‑ı nâtık gibi bir mâhiyet-i mücerredenin küçük ve büyük efrâdına nisbeti, birdir.
Hülâsa: Kalîl ile kesîr, küçük ile büyük arasında bir şey‑i vâhide isnâdlarında tefâvüt olmadığı, imkân dâiresinde olduğu şu misâller ile tavazzuh etti. Binâenaleyh, eşyada bulunan intizam, muvâzene, evâmir-i tekvîniyeye karşı imtisal, itâat, Kudret-i Ezeliyenin nurâniyeti, eşyanın iç yüzünün şeffâfiyeti gibi sırlardan dolayı; bir sinek ile arzın ihyâsı, bir ağaç ile semâvâtın icâdı, bir zerre ile güneşin yaratılışı Vâcibü'l-Vücûd’a nisbetle mütesâvîdir.
Evet müsâvât ve adem‑i tefâvütü göz ile görünür. Bak! Mâhiyeti mechûl, mu'cizâtıyla ma'lûm olan Kudret-i Ezeliyenin, bilhassa semerât ve sebzelerdeki nakışları, san'atları esbâba havâle edilirse, esbâb, altında ezilecektir.
Elhâsıl: Hayatî, vücûdî, nurânî şeylerin icâdında üç nokta var:
Birinci nokta: Kudretin umûr‑u hasîse ile zâhiren mübâşereti görünmemek için perde olmak üzere esbâb vaz'edilmiştir.
İkinci nokta: Hayat, vücûd ve nurun, dışları gibi içleri de şeffâf olduğundan, kesif perdeler hükmünde olan esbâb vaz'edilmemiştir. Yalnız pek ince, nâzik perdeleri andıran vesâit varsa da, altında dest‑i kudret görünür.
Üçüncü nokta: Kudret‑i Ezeliyenin te'sirinde, tasnî'inde külfet yoktur. Evet bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Şöyle mu'cizâtıyla ma'lûm olan kudret sâhibinin vücûdu, zuhûru; kâinâtın vücûdundan, zuhûrundan daha zâhirdir. Çünkü, herbir masnû', kendi nefsine birkaç vecihle aynen delâlet eder. Fakat Sâni'ine, hem aynen, hem aklen çok vecihler ile delâletleri vardır. Ve hangi bir masnû'un vücûdu esbâbdan istenilirse, bütün esbâb toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o masnû'un benzerini yapamazlar…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsanın akıl ve fikir meydânı öyle bir vüs'attedir ki, ihâtası mümkün değildir; ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet, bazen zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazen de âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinâtı misâfireten getirir, akıl odasında misâfir eder. Bazen de o kadar haddini tecâvüz eder, yükseğe çıkar ki; Vâcibü'l‑Vücûd’u görmeye çalışır. Bazen de küçülür, zerreye benzer. Bazen de semâvât kadar büyür. Bazen de bir katreye girer. Bazen de fıtrat ve hilkati içine alır…
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Cenâb‑ı Hakk’ın insana verdiği ni'metler, ister âfâkî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerâit altında insana gelip vusûl buluyor. Meselâ: Ziyâ, hava, gıdâ, savt ve sadâ gibi ni'metlerden insanın istifade edebilmesi; ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesâitin açılmasıyla olur. Bu vesâit, Allah’ın halk ve icâdıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesâiti açmaktır.
Binâenaleyh, o ni'metleri yolda bulmuş gibi sâhibsiz, hesabsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im‑i Hakîki’nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in'âm edenin irâdesiyle bedeninde intişar eder.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zâhiri ve sûreti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyle ise, eşyanın iç yüzlerini ve nihâyetlerini sâhibsiz zannedip, tesâdüflere havâle etme. Çiçekle, çiçekten çıkan semeredeki eser‑i san'at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser-i san'at ve nakşından aşağı değildir.
Binâenaleyh, Sâni'‑i Zülcelâl hem evveldir hem âhir, hem zâhirdir hem bâtın. وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân’ın i'câzı tahrifine bir seddir. Evet, mâdem Kur'ân mu'cizedir, beşer O’nun taklidini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlar ile tebdil edilmekle tahrif ve tağyîri mümkün değildir. Çünkü müfessir, müellif, mütercim, muharrif; üslûblarını, kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibas ettiremezler. Âyetlerde i'câz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet addedilemez. Öyle ise i'câz, tahrif ve tağyîri kabûl etmez.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
Kur'ân‑ı Kerîm ni'metleri, âyetleri, delilleri ta'dâd ederken فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyet‑i celîlesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delâlet vardır ki:
Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedîd tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlîd eden şöyle bir vaziyetleridir ki, ni'met içinde in'âmı görmüyorlar. İn'âmı görmediklerinden Mün'im‑i Hakîki’den gaflet ederler. Mün'imden gafletleri sâikasıyla, o ni'metleri, esbâba veya tesâdüfe isnâd ederek, Allah’tan o ni'metlerin geldiğini tekzîb ediyorlar.
Binâenaleyh, herbir ni'metin bidâyetinde, mü'min olan kimse besmeleyi okusun. Ve o ni'metin Allah’tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesabına aldığını bilerek, Allah’a minnet ve şükrânla mukàbelede bulunsun.
İ'lem Eyyühe'l‑Azîz!
İnsan kalben ve fikren hakàik‑ı İlâhiye’ye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibâdet esnâsında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fenâ, pis ve çirkin vesveseler, hâtıralar sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def'iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlûb olur.
Ancak onları mağlûb edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet, arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler.
Hem de o gibi vesveselerin, ne hakàik‑ı İlâhiye’ye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, Cennet’in gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fenâ bir te'sir etmez.
İ'lem Eyyühe's‑Said!
Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğnâ, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şu'le kaldı. Ömrün geçti, şuûrun söndü, bir lem'a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir ân kaldı…
Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı? Bîçâre! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihâyetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hàlî bir insanın ne olacak hâli? Hazâin‑i rahmet sâhibi Hàlık-ı Rahmânürrahîm’e, böyle bir acz ile i'timâd etmek lâzımdır. O’dur herkese nokta-i istinâd. O’dur her zaîfe cihet-i istimdâd…
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِي الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ي
يَا رَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ دَرْدِ خُودْ رَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت
وَ دَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت
وَ اِيمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت
بَرْ سَرِ عُمْرْ جَنَازَهٴِ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
دَرْ قَدَمْ اۤبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْت
چُونْ دَرْ پَسْ مِى نِگَرَمْ بِينَمْ اِينْ دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
وَ دَرْ پِيشْ اَنْدَازَهٴِ نَظَرْ مِى كُنَمْ دَرِ قَبْر كُشَادَه اَسْت
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ پَدِيدَارَسْت
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
كِه اُو جُزْء هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاه وَ هَمْ كَمْ عَيَارَسْت
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَسْت
مَيْدَانِ اُو اِينْ زَمَانِ حَال وَ يَكْ اۤنِ سَيَّالَسْت
بَا اِينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو اۤشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت، دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْت هَسْت
دَائِرَهٴِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَائِرَهٴِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگِى دَارَسْت
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرْ چِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
دَائِرَهٴِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَائِرَهٴِ دَسْتْ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْت
پَسْ فَقْرُ وحَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْت
سَرْمَايَهٴِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْت
اِينْ جُزْء كُدَامْ وَ اِينْ كَائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْت
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو اَزْ اِينْ جُزْء نِيزْ بَازْ مِى گُذَشْتَنْ چَارَهٴِ مَنْ اَسْت
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْت
اۤنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْت اَسْت
تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ اِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت
اَيْوَاهْ اِينْ زَنْدَگَانِى هَمْ چُو خَوابَسْت
وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْت
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْت اۤمَالْ بِى بَقَا اۤلَامْ بَبَقَا اَسْت
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْ رَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْ رَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
اَزْ اۤنْ سِرِّى كِه نَفْىِ نَفْى اِثْبَاتَسْت
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو
بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْت