İkinci Mebhas
﷽
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُوَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Ey ehl‑i îmân! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki; adâvet kadar hayat-ı İslâmiye’ye en müdhiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb‑i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefâleti getirir. Evet, her milletten ziyâde hırs ile dünyaya saldıran Yahudî milletinin zillet ve sefâleti, bu hükme bir şâhid-i kàtı'dır.
Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir dâireden tut, tâ en cüz'î bir ferde kadar sû‑i te'sirini gösterir. Tevekkülvâri taleb-i rızk ise, bil'akis, medâr-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü te'sirini gösterir.
İşte, bir nev'i zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedâr ağaçlar ve nebâtlar, tevekkülvâri, kanâatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlâd besliyorlar. Hayvanat ise, hırs ile rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvanat dâiresi içinde za'f ve acz lisân‑ı hâliyle tevekkül eden yavruların, meşrû ve mükemmel ve latîf rızıkları hazine-i Rahmetten verilmesi ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşrû ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb‑i mahrumiyettir; tevekkül ve kanâat ise, vesile-i Rahmettir.
Hem dâire‑i insaniye içinde her milletten ziyâde hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudî milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine fâidesi az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşrû bir servet-i ribâiye ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefâlet, katl ve ihanet gösteriyor ki; hırs, mâden-i zillet ve hasârettir.
Hem harîs bir insan her vakit hasârete düştüğüne dair o kadar vâkıalar var ki; اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ darb‑ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme olarak kabûl edilmiştir. Mâdem öyledir; eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanâat ile malı taleb et, tâ çok gelsin.
Ehl‑i kanâat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın dîvânhânesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabûl etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfîdir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler lütûftur.” İkinci adam, güyâ bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi, mağrûrâne der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat dîvânhâne sâhibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel, kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bil'akis, hâne sâhibini tenkid ediyor. Hâne sâhibi de ondan istiskàl ediyor. Birinci adam mütevâziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanâati, dîvânhâne sâhibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun” der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyâdeleştirir, memnuniyeti tezâyüd eder.
İşte, dünya bir dîvânhâne‑i Rahmân’dır. Zemin yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzâk ve merâtib-i ni'met dahi, iskemleler hükmündedir.
Hem en cüz'î işlerde de herkes hırsın sû‑i te'sirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhâh eden dilenciden istiskàl edip vermemek, diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
Hem, meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, lâkayd kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen, “Aman yatayım, aman yatayım” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem, meselâ, mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; “Aman gelmedi, aman gelmedi” deyip en nihâyet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir, fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki, bir ekmeğin vücûdu tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder; öyle de, tertib‑i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teennî ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları mürâat etmez. Ya atlar düşer, veyâhut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
İşte, ey derd‑i maîşetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı bir şey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram-helâl demeyip her malı kabûl ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri fedâ ediyorsunuz; hattâ, erkân-ı İslâmiye’nin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Hâlbuki zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyâttır. Zekâtı vermeyenin herhalde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musîbet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya‑yı hayâliyede, Birinci Harb-i Umumî’nin beşinci senesinde bir acîb rüyada, benden soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zâyiât‑ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?”
Rüyada demiştim:
“Cenâb‑ı Hak, bir kısım maldan onda bir veya bir kısım maldan kırkta bir, kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların duâlarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men'etsin. Biz hırsımız için tama'kârlık edip vermedik. Cenâb‑ı Hak, müterâkim zekâtını (kırkta otuz, onda sekizini) aldı.
Hem her senede, yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb‑ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belâlı bir nev'i orucu beş sene cebren bize tutturdu.
Hem yirmidört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nurânî ve fâideli bir nev'i ta'limât‑ı Rabbâniye’yi bizden istedi. Biz tenbellik edip, o namazı ve niyâzı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zâyi' ettik. Cenâb-ı Hak, onun keffâreti olarak, beş sene ta'lim ve ta'limât ve koşturmakla bize bir nev'i namaz kıldırdı” demiştim. Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya-yı hayâliyede pek mühim bir hakikat vardır.
Yirmibeşinci Söz’de, medeniyetle hükm‑ü Kur'ân’ı muvâzene bahsinde isbât ve beyân edildiği üzere; beşerin hayat-ı ictimâîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşe'i iki kelimedir:
Birisi: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Bu iki kelimeyi de idâme eden, cereyan‑ı ribâ ve terk-i zekâttır.
Bu iki müdhiş maraz‑ı ictimâîyi tedâvi edecek tek çare, zekâtın bir düstur-u umumî sûretinde icrası ile vücûb-u zekât ve hurmet-i ribâdır.
Hem değil yalnız eşhâsta ve hususî cemâatlerde, belki umum nev'‑i beşerin saâdet-i hayatı için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü beşerde, hàvâs ve avâm, iki tabaka var. Hàvâstan avâma merhamet ve ihsân; ve avâmdan hàvâssa karşı hürmet ve itâati te'min edecek, zekâttır. Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahakküm iner; avâmdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer dâimî bir mücâdele-i maneviyede, bir keşmekeş-i ihtilâfta bulunur. Gele gele, tâ Rusya’da olduğu gibi, sa'y ve sermâye mücâdelesi sûretinde boğuşmaya başlar.
Ey ehl‑i kerem ve vicdân! Ve ey ehl-i sehàvet ve ihsân!
İhsânlar zekât nâmına olmazsa, üç zararı var. Bazen de fâidesiz gider. Çünkü, Allah nâmına vermediğin için ma'nen minnet ediyorsun, bîçâre fakiri minnet esâreti altında bırakıyorsun. Hem makbûl olan duâsından mahrum kalıyorsun; hem hakikaten Cenâb‑ı Hakk’ın malını ibâdına vermek için bir tevzîat memuru olduğun hâlde, kendini sâhib-i mal zannedip bir küfran-ı ni'met ediyorsun.
Eğer zekât nâmına versen, Cenâb‑ı Hak nâmına verdiğin için bir sevâb kazanıyorsun, bir şükrân-ı ni'met gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi, sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duâsı senin hakkında makbûl olur.
Evet, zekât kadar, belki daha ziyâde nâfile ve ihsân yâhut sâir sûretlerde verip, riyâ ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekât nâmına o iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevâbı, hem ihlâsı, hem makbûl bir duâyı kazanmak nerede?
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَقَالَ اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ