Birinci Mebhas
﷽
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ
اِدْفَعْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذ۪ي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَم۪يمٌوَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ
Mü'minlerde nifâk ve şikàk, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inâd ve hased; hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet‑i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı ictimâiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. Şu hakikatin gayet çok vücûhundan altı vechini beyân ederiz.
Birinci Vecih
Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hânede bulunsan; seninle beraber dokuz masûm ile bir cânî var. O gemiyi gark ve o hâneyi ihrâk etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zâlimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ, bir tek masûm, dokuz cânî olsa, yine o gemi hiçbir kanun‑u adâletle batırılmaz.
Aynen öyle de: Sen, bir hâne‑i Rabbâniye ve bir sefîne-i İlâhiye olan bir mü'minin vücûdunda îmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfât-ı masûme varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cânî sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hâne-i maneviye-i vücûdun ma'nen gark ve ihrâkına, tahrib ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni' ve gaddâr bir zulümdür.
İkinci Vecih
Hem, hikmet nazarında dahi zulümdür.
Zîra, ma'lûmdur ki; adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ‑yı hakîkisinde olarak beraber cem' olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbâbının rüchâniyetine göre bir kalbde hakîki bulunsa; o vakit adâvet mecâzî olur, acımak sûretine inkılâb eder. Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenâlığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütûfla, ıslahına çalışır. Onun için, nass‑ı hadîs ile; “Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat'-ı mükâleme etmeyecek.”
Eğer esbâb‑ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzî olur, tasannu' ve temelluk sûretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen, âdi küçük taşları, Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel‑i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de; Kâbe hürmetinde olan îmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı îmân ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın!
Evet, tevhid‑i îmânî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i i'tikàd dahi, vahdet-i ictimâiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki; sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir râbıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârâne bir münâsebet hissedersin. Hâlbuki, îmânın verdiği nur ve şuûr ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği Esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak râbıtaları ve uhuvvet münâsebetleri var.
Meselâ: Her ikinizin; Hàlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Ma'bûd’unuz bir, Râzık’ınız bir‥ bir, bir, bine kadar bir, bir… Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir‥ bir, bir, yüze kadar bir, bir… Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir‥ ona kadar bir, bir…
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifâk ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinâtı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları hâlde; şikàk ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakîki adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o râbıta‑i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbâb-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münâsebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.
Üçüncü Vecih
Adâlet‑i mahzâyı ifâde eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى sırrına göre, bir mü'minde bulunan cânî bir sıfat yüzünden sâir masûm sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bâhusus bir mü'minin fenâ bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü'minin akrabasına adâvetini teşmîl etmek, اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ sîga‑i mübâlağa ile, gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şerîat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, “Benim hakkım var” dersin?
Hakikat nazarında sebeb‑i adâvet ve şer olan fenâlıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirâyet ve in'ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka mes'eledir. Muhabbetin esbâbı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirâyet ve in'ikâs etmek, şe'nidir. Ve ondandır ki; “Dostun dostu dosttur” sözü, durûb‑u emsâl sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki; “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir” sözü umumun lisânında gezer.
İşte, ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü hâlde, sevmediğin bir adamın sevimli, masûm bir kardeşine ve taallukatına adâvet etmek ne kadar hilâf‑ı hakikat olduğunu, hakikat-bîn isen anlarsın.
Dördüncü Vecih
Hayat‑ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu dördüncü vechin esâsı olarak birkaç düsturu dinle:
Birincisi
Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِي الْمَسَاوِيَا sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlân ile mahkûm edemez.
İkinci Düstur
Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zîra, senin gibi niyeti hàlis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur; aksü'l‑amel yapar.
Üçüncü Düstur
Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref'ine çalış. Hem, en ziyâde sana zarar veren nefs‑i emmârene ve hevâ-yı nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet nasıl ki, muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır; öyle de, adâvet hasleti, herşeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
Eğer hasmını mağlûb etmek istersen, fenâlığına karşı iyilikle mukàbele et. Çünkü eğer fenâlıkla mukàbele edersen, husûmet tezâyüd eder. Zâhiren mağlûb bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idâme eder.
Eğer iyilikle mukàbele etsen nedâmet eder, sana dost olur. اِذَا اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَر۪يمَ مَلَكْتَهُ ❋ وَاِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئ۪يمَ تَمَرَّدًا hükmünce; mü'minin şe'ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, îmân cihetinde kerîmdir. Evet, fenâ bir adama “İyisin, iyisin” desen iyileşmesi ve iyi adama “Fenâsın, fenâsın” desen fenâlaşması çok vukû' bulur. Öyle ise, وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًاوَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ gibi desâtir‑i kudsiye-i Kur'âniye’ye kulak ver; saâdet ve selâmet ondadır.
Dördüncü Düstur
Ehl‑i kin ve adâvet hem nefsine, hem mü'min kardeşine, hem Rahmet-i İlâhiye’ye zulmeder, tecâvüz eder. Çünkü, kin ve adâvet ile nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen ni'metlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet hasedden gelse, o bütün bütün azâbdır. Çünkü, hased evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsûd hakkında zararı ya azdır veya yoktur.
Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün; tâ anlasın ki, rakìbinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet fânîdir, muvakkattir. Fâidesi az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa; ya kendisi riyâkârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyâhut mahsûdu riyâkâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musîbetlerden memnun ve ni'metlerden mahzûn olup, kader ve Rahmet‑i İlâhiye’ye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta Kaderi tenkid ve Rahmete i'tirâz ediyor. Kaderi tenkid eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete i'tirâz eden, rahmetten mahrum kalır.
Acaba, bir gün adâvete değmeyen bir şeye, bir sene kin ve adâvetle mukàbele etmeyi hangi insaf kabûl eder; bozulmamış hangi vicdâna sığar? Hâlbuki, mü'min kardeşinden sana gelen bir fenâlığı, bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü:
Evvelâ: Kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o Kader ve Kazâ hissesine karşı rızâ ile mukàbele etmek gerektir.
Sâniyen: Nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûb olduğundan acımak ve nedâmet edeceğini beklemek.
Sâlisen: Sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra bâkî kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûb edecek afv ve safh ile ve ulüvv‑ü cenâblıkla mukàbele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.
Yoksa, sarhoş ve dîvâne olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiatıyla alan cevherci bir Yahudî gibi, beş paraya değmeyen fânî, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr‑u dünyeviyeye; güyâ ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedîd bir hırs ile ve dâimî bir kin ile, mütemâdiyen bir adâvetle mukàbele etmek, sîga-i mübâlağa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur. Ve bir nev'i dîvâneliktir.
İşte, hayat‑ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama – eğer şahsını seversen – yol verme ki, kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise, onun sözünü dinleme. Bak, hakikat-bîn olan Hâfız-ı Şirâzî’yi dinle: دُنْيَا نَه مَتَاعِيسْتِى كِه اَرْزَدْ بَنِزَاعِى
Yani, “Dünya öyle bir metâ' değil ki, bir nizâ'a değsin.” Çünkü, fânî ve geçici olduğundan, kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın! Hem demiş:
اۤسَايِشِ دُو گِيتِى تَفْسِيرِ اِينْ دُو حَرْفَسْتْ
بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَنَانْ مُدَارَا
Yani, “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârâne muâşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir.”
Eğer dersen: “İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adâvet var. Hem, damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.”
Elcevab: Sû‑i hulk ve fenâ haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezâsıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Mâdem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, manevî bir nedâmet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zâten bu mektûbun bu mebhasını yazdık, tâ bu manevî istiğfarı te'min etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhîr etmesin.
Cây‑i dikkat bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki; mütedeyyin bir ehl‑i ilim, fikr-i siyâsîsine muhâlif bir âlim-i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münâfığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fenâ neticelerinden ürktüm, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedim. O zamandan beri hayat‑ı siyâsiyeden çekildim.
Beşinci Vecih
Hayat‑ı ictimâiyece, inâd ve tarafgirlik gayet muzır olduğunu beyân eder.
Eğer denilse: “Hadîste, اِخْتِلَافُ اُمَّت۪ي رَحْمَةٌ denilmiş. İhtilâf ise tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı, mazlum avâmı, zâlim hàvâssın şerrinden kurtarıyor. Çünkü, bir kasabanın ve bir köyün hàvâssı ittifak etseler, mazlum avâmı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa ilticâ eder, kendisini kurtarır. Hem, tesâdüm‑ü efkârdan ve tehâlüf-ü ukùlden, hakikat tamamıyla tezâhür eder.”
Elcevab:
Birinci suâle deriz ki: Hadîsteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani, herbiri kendi mesleğinin tamir ve revâcına sa'y eder. Başkasının tahrib ve ibtaline değil, belki tekmîl ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilâf ise – ki garazkârâne, adâvetkârâne, birbirinin tahribine çalışmaktır – hadîsin nazarında merduttur. Çünkü, birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.
İkinci suâle deriz ki: Tarafgirlik eğer hak nâmına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik haksızlara melce'dir ki, onlara nokta‑i istinâd teşkil eder. Çünkü, garazkârâne tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip tarafdârlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukâbil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona – hâşâ! – lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.
Üçüncü suâle deriz ki: Hak nâmına, hakikat hesabına olan tesâdüm‑ü efkâr ise, maksadda ve esâsta ittifak ile beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatin her köşesini izhâr edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat, tarafgirâne ve garazkârâne, fir'avunlaşmış nefs-i emmâre hesabına hodfürûşluk, şöhret-perverâne bir tarzdaki tesâdüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü, maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi bulunmaz. Hak nâmına olmadığı için, nihâyetsiz müfritâne gider. Kàbil-i iltiyâm olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şâhiddir.
Elhâsıl: اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ❋ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ❋ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ olan desâtir‑i àliye düstur-u harekât olmazsa, nifâk ve şikàk meydân alır. Evet, اَلْبُغْضُ فِي اللّٰهِ ❋ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ demezse, o düsturları nazara almazsa, adâlet etmek isterken zulmeder.
Cây‑i ibret bir hâdise: Bir vakit, İmâm-ı Ali (ra) bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş ki: “Neden beni kesmedin?” Dedi: “Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.” O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Mâdem dininiz bu derece sâfî ve hàlistir; o din haktır” dedi.
Hem medâr‑ı dikkat bir vâkıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü, şerîat nâmına, kanun-u İlâhî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adâletle iş görmemiştir.
Cây‑i teessüf bir hâlet-i ictimâiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı ictimâî:
“Haricî düşmanların zuhûr ve tehâcümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat‑ı ictimâiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları hâlde, şu Cemâat-i İslâmiye’ye hizmet da'vâ edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehâcüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken cüz'î adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar? Şu hâl bir sukùttur, bir vahşettir, hayat-ı ictimâiye-i İslâmiye’ye bir hıyânettir.
Medâr‑ı ibret bir hikâye: Bedevî aşîretlerinden Hasenân aşîretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşîreti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman tâife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşîreti def' edinceye kadar dâhilî adâveti hâtırlarına getirmezlerdi.
İşte, ey mü'minler! Ehl‑i îmân aşîretine karşı tecâvüz vaziyetini almış ne kadar aşîret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki dâireler gibi, yüz dâireden fazla vardır. Herbirisine karşı, tesânüd ederek el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshîl etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inâd, hiçbir cihetle ehl-i îmâna yakışır mı?
O düşman dâireler, ehl‑i dalâlet ve ilhâddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nev'i düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet-i İslâmiye’dir. Bu kal'a-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahânelerle sarsmak ne kadar hilâf-ı vicdân ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!
Ehâdîs‑i şerîfede gelmiş ki: Âhirzamanın Süfyân ve Deccâl gibi nifâk ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikàkından istifade ederek, az bir kuvvetle nev'-i beşeri herc ü merc eder ve koca Âlem-i İslâmı esâret altına alır.
Ey ehl‑i îmân! Zillet içinde esâret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan istifade eden zâlimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kal'a‑i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhâfaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Ma'lûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de döğebilir. Bir mîzanda iki dağ birbirine karşı muvâzenede bulunsa, bir küçük taş, muvâzenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.
İşte, ey ehl‑i îmân, ihtiraslarınızdan ve husûmetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı ictimâiyenizle alâkanız varsa, اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًاdüstur‑u àliyeyi düstur-u hayat yapınız; sefâlet-i dünyeviyeden ve şekàvet-i uhreviyeden kurtulunuz!
Altıncı Vecih
Hayat‑ı maneviye ve sıhhat-i ubûdiyet, adâvet ve inâd ile sarsılır. Çünkü vâsıta-i halâs ve vesile-i necât olan ihlâs, zâyi' olur. Zîra, tarafgir bir muannid, kendi a'mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hàlisen livechillâh amele pek de muvaffak olamaz. Hem, hüküm ve muâmelâtında tarafgirini tercih eder, adâlet edemez. İşte, ef'âl ve a'mâl-i hayriyenin esâsları olan ihlâs ve adâlet, husûmet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih çok uzundur. Fakat kàbiliyet-i makam kısa olduğundan kısa kesiyoruz.