Şam’da fazla kalmadı. Şarkî Anadolu’da Medresetü'z‑Zehrâ nâmıyla vücûda getirmek istediği dâru'l-fünûnun küşâdı için çalışmak üzere İstanbul’a geldi. Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât-ı Şarkıye nâmına refâkat etti. Yolda şimendiferde iki mekteb muallimi ile aralarında bir bahis açılır. Şimendiferde yaptıkları bu mübâhasenin hülâsası, “Hutbe-i Şâmiye” adlı eserin zeylinde yazılmıştır. Birkaç cümlesini aynen alıyoruz:
Hürriyetin başında Sultan Reşâd’ın Rumeli’ye seyahati münâsebetiyle Vilâyât‑ı Şarkıye nâmına ben de refâkat ettim. Şimendiferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübâhase oldu.
Benden suâl ettiler ki: “Hamiyet‑i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?”
Dedim: Biz Müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzat müttehiddir. İtibarî, zâhirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve rûhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; hamiyet‑i diniye, avâm ve hàvâssa şâmil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine yani, menfaat-i şahsiyesini millete fedâ edene münhasır kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esâs olmalı. Hamiyet-i milliye, ona hàdim ve kuvvet ve kalesi olmalı.
Hususan, biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblerde hâkim, hiss‑i dinîdir. Kader-i Ezelî ekser Enbiyâyı şarkta göndermesi işâret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî şark’ı uyandırır, terakkîye sevkeder. Asr-ı Saâdet ve Tâbiîn, bunun bir bürhân-ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet‑i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyâde ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran, bu şimendifer denilen medrese-i seyyârede ders arkadaşlarım! Ve şimdi, zamanın şimendiferinde istikbâl tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:
“Hamiyet‑i diniye ve İslâmiyet milliyeti, Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kàbil-i tefrik olamaz bir hâle gelmiş. Hamiyet-i İslâmiye, en kuvvetli ve metîn ve Arştan gelmiş bir zincir-i nurânîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l-vüskàdır. Tahrib edilmez, mağlûb olmaz bir kudsî kaledir” dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler: “Delilin nedir? Bu büyük da'vâya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım… Delil nedir?”
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
– İşte bu çocuk lisân‑ı hâliyle suâlimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masûm çocuk bu seyyâr medresemizde üstadımız olsun. İşte lisân-ı hâli bu gelecek hakikati der:
Bakınız bu dâbbetü'l‑arz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada geçeceği yola bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dâbbetü'l-arz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor. “Bana rast gelenlerin vay hâline!” dediği hâlde o masûm, yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hàrika bir cesâret ve kahramanlıkla, beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dâbbetü'l-arzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramancıklığıyla diyor: “Ey şimendifer! Sen gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın!”
Sebat ve metânetinin lisân‑ı hâli güyâ der: “Ey şimendifer! Sen bir nizâmın esirisin. Senin gem’in, dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecâvüz etmen haddin değil. Beni istibdâdın altına alamazsın. Haydi yoluna git, kumandanının izniyle yolundan geç!”
İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masûm çocuğun yerinde, Rüstem‑i İranî veya Herkül-ü Yunanî o acîb kahramanlıklarıyla beraber tayy-ı zaman ederek, o çocuğun yerinde bulunduğunu farzediniz… Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir i'tikàdları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri olduğu hâlde birden çıkan şimendiferin, dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı, o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!‥ O hàrika cesâretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız, nasıl bu dâbbetü'l-arzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesâretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına i'tikàd etmedikleri için mutî' bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı, vagon cesâmetinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nev'i arslan tevehhüm ederler.
Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa, o iki kahramandan ziyâde cesâret ve hürriyet ve çok mertebe onların fevkınde bir emniyet ve korkmamak hâletini veren; o masûmun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan i'tikàdı ve itmi'nânı ve îmânıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdânlarını vehme esir eden, onların – onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan – câhilâne i'tikàdsızlıklarıdır.
……………………………………
O iki temsîlde, o iki acîb kahramanın pek acîb korku ve telâşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem‑i i'tikàdları ve cehâletleri ve dalâletleri olduğu gibi, Risale-i Nurun yüzer hüccetlerle isbât ettiği bir hakikati ki, bu Risalenin mukaddimesinde bir-iki misâli söylenmiş. Mes'ele şudur ki:
Küfür ve dalâlet, bütün kâinâtı ehl‑i dalâlete binler müdhiş düşman tâifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesâdüf, sağır tabiat elleriyle, manzûme-i şemsiyeden tut, tâ kalbdeki verem mikroplarına kadar binler tâife düşmanlar, bîçâre beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi' mâhiyeti ve küllî isti'dâdâtı ve hadsiz ihtiyacâtı ve nihâyetsiz arzularına karşı mütemâdiyen korku, elem, dehşet ve telâş vermesiyle küfür ve dalâlât bir Cehennem zakkumu olduğunu ve bu dünyada da sâhibini bir Cehennem içine koyduğunu ve din ve îmândan hariç binler fen ve terakkiyât-ı beşeriye, o Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermediğini gösterip; yalnız ibtal-i his nev'inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek için sefâhet ve sarhoşlukla şırınga ediyor…
İşte îmân ve küfrün muvâzenesi, Âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da îmân bir manevî Cennet’i te'min ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür, dünyada dahi bir manevî Cehennem ve hakîki saâdet‑i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir i'dâm-ı ebedî mâhiyetine getirmesini, kat'î ve his ve şühûda istinâd eden Risale-i Nurun yüzer hüccetlerine havâle edip kısa kesiyoruz.
Bu temsîlin hakikatini görmek isterseniz başınızı kaldırınız, bu kâinâta bakınız! Ne kadar şimendifer misillû balon, otomobil, tayyare, berriye ve bahriye gemiler… Karada, denizde, havada Kudret‑i Ezeliyenin nizâm ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve kâinât ecrâmına ve hâdisâtın silsilelerine ve müteselsil vâkıâtlarına bakınız.
Hem âlem‑i şehâdette ve cismânî kâinâtta bunların vücûdu gibi, âlem-i rûhâni ve maneviyatta Kudret-i Ezeliyenin daha acîb müteselsil nazîreleri var olduğunu aklı bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir.
İşte kâinât içinde maddî ve manevî bütün bu silsileler, îmânsız ehl‑i dalâlete hücum ediyor, tehdid ediyor, korkutuyor, kuvve-i maneviyesini zîr ü zeber ediyor. Ehl-i îmâna, değil tehdid ve korkutmak belki; sevinç, saâdet, ünsiyet ve ümîd ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl-i îmân, îmânla görüyor ki, o hadsiz silsileleri, maddî ve manevî şimendiferleri, seyyâr kâinâtları mükemmel intizam ve hikmet dâiresinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni'-i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre mikdar vazifelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecâvüz edemiyorlar. Ve kâinâttaki kemâlât-ı san'ata ve tecelliyât-ı cemâliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve-i maneviyeyi tamamıyla eline verip, saâdet-i ebediyenin bir nümûnesini îmân gösteriyor.
İşte ehl‑i dalâletin îmânsızlıktan gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyât-ı beşeriye, bir tesellî veremez, kuvve-i maneviyeyi te'min edemez. Cesâreti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatır.
Ehl‑i îmân, îmân cihetiyle değil korkmak ve kuvve-i maneviyesi kırılmak, belki o temsîldeki masûm çocuk gibi fevkalâde bir kuvve-i maneviye ve bir metânetle ve îmândaki hakikatle onlara bakıyor. Bir Sâni'-i Hakîm’in hikmet dâiresinde tedbir ve idaresini müşâhede eder, evhâm ve korkulardan kurtulur. “Sâni'-i Hakîm’in emri ve izni olmadan bu seyyâr kâinâtlar hareket edemezler, ilişemezler” deyip anlar. Kemâl-i emniyetle hayat-ı dünyeviyesinde derecesine göre saâdete mazhar olur.
Kimin kalbinde îmândan ve Din‑i Haktan gelen bu hakikat çekirdeği bulunmazsa ve nokta-i istinâdı olmazsa, bilbedâhe temsîldeki Rüstem ve Herkül’ün cesâretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi, onun cesâreti ve kuvve-i maneviyesi müzmahil olur ve vicdânı tefessüh eder. Ve kâinâtın hâdisâtına esir olur, herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer.
Îmânın bu sırr‑ı hakikatini ve dalâletin de bu dehşetli şekàvet-i dünyeviyesini, Risale-i Nur yüzer kat'î hüccetlerle isbât ettiğine binâen, bu pek uzun hakikati kısa kesiyoruz.
Acaba en ziyâde kuvve‑i maneviyeye ve tesellîye ve metânete ihtiyacını hissetmiş bu asırdaki beşer, bu zamanda o kuvve-i manevîyi ve tesellîyi ve saâdeti te'min eden ve İslâmiyet ve îmândaki nokta-i istinâd olan hakàik-ı îmâniyeyi bırakıp, garblılaşmak ünvânı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve-i maneviyeyi kırıp ve tesellîyi mahveden ve metânetini kıran dalâlet ve sefâhete ve yalancı politika ve siyasete dayanması; ne kadar maslahat-ı beşeriyeden ve menfaat-i insaniyeden uzak bir hareket olduğunu, pek yakın bir zamanda intibâha gelmiş – başta İslâm olarak – beşer hissedecek ve dünyanın ömrü kalmışsa Kur'ânın hakàikına yapışacak.