Mukaddime
Eğer desen: “Dibâcede demiş idin: Kelime‑i şehâdetin ikinci kelâmı, birincisine şâhid ve meşhûddur.”
Elcevab: Neam, evet. Mârifetullâh denilen kâbe‑i kemâlâta giden minhâcların en müstakîm ve en metîni, Sâhib-i Medine-i Münevvere Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yaptığı tarîk-ı hadîd-i beyzâsıdır ki; rûh-u hidayet hükmünde olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, avâlim-i gaybın mişkât ve zücâcesi hükmünde olan kalbinin ma'kes ve tercümânı makamında olan lisân-ı sâdıkı, berâhin-i Sâni'in en sâdık bir delil-i zîhayat ve bir hüccet-i nâtıka ve bir bürhân-ı fasîhtir.
Evet hem zâtı, hem lisânı birer bürhân‑ı neyyirdir. Neam, hilkat tarafından Zât-ı Muhammed bürhân-ı bâhirdir. Hakikat cânibinden lisânı, şâhid-i sâdıktır. Evet, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hem Sâni'a, hem nübüvvete, hem haşre, hem hakka, hem hakikate bir hüccet‑i kàtıadır. Tafsîli gelecektir.
Tenbih: “Devir” lâzım gelmez. Zîra, sıdkının delâili Sâni'in delâiline tevakkuf etmez…
Temhîd: Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Sâni'in bir bürhânıdır. Öyleyse şu bürhânın, isbât‑ı sıdkını ve intacını ve sûreten ve maddeten sıhhatini isbât etmek gerektir… Nahu:
﷽
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ
Emmâ ba'dü!‥ Ey hakikatin âşıkı!‥ Eğer vicdânımı mütâlaa etmekle hakikatleri rasad etmek istersen, kalb dedikleri latîfe‑i Rabbâniye’nin pası ve zengârı hükmünde olan arzu-yu hilâf ve iltizam-ı taraf-ı muhâlif ve mâzûr tutulmak için kendi evhâmına bir hak vermek ve bir “asl”a ircâ etmek ve mecmûun neticesini, herbir ferdden istemek ki, za'fiyeti sebebiyle neticenin reddine bir isti'dâd-ı seyyie verilir. Hem de bahâneli çocukluk tabiatı, hem de mahâneli düşman seciyesi, hem de yalnız ayıbı görmek şânında olan müşteri nazarı gibi emirlerden, o mir'âtı taskîl ve tasfiye et. Muvâzene ve mukàbele eyle; ekser emârâtın imtizacından tezâhür eden hakikatin şu'le‑i cevvâlesini karîne-i münevvire et; tâ, ekaldeki evhâm-ı muzlimeyi tenvir ve def' edebilesin… Hem de, munsıfâne ve müdakkikàne ile dinle, kelâm tamam olmadan i'tirâz etme. Nihâyete kadar bir cümledir, bir hükümdür. Tamam olduktan sonra, bir vehmin kalırsa söyle…
Tenbih: Şu bürhânın suğrâsı, nübüvvet‑i mutlaka’dır. Kübrâsı ise, nübüvvet-i Muhammed’dir. (Aleyhissalâtü Vesselâm) İşte başlıyoruz:
İşâret: Sâni'in hikmeti ve ef'âlindeki adem‑i abesiyet ve kâinâttaki en hasîs ve en kalîl şeyde nizâmın mürâatı ve adem-i ihmali ve nev'-i beşerin mürşide olan ihtiyac-ı zarûrîsi, nev'-i beşerde vücûd-u nübüvvet, kat'an istilzam ederler…
Eğer desen: “Bu icmâldeki mânâyı anlamadım, tafsîl et.”
Derim: İşte dinle, görüyorsun ki; maddiye ve maneviye olan nev'‑i beşerdeki nizâmâtın, hem de hâsiyet-i aklın kuvvetiyle taht-ı tasarrufuna alınan çok envâ'ın ahvâline verildiği intizamâtın merkezi ve mâdeni hükmünde olan nübüvvet-i mutlaka’nın bürhânı, insanın hayvaniyetten üç noktada olan terakkîsidir.
Birincisi: “Fikrin evveli, amelin âhiri; amelin evveli, fikrin âhiri” olan kaidesinin zımnındaki sırr‑ı acîbdir. Şöyle:
Nur‑u nazar ile ilel-i müterettibe-i müteselsilenin meyânında olan terettübü keşfederek, umum kemâlât-ı insaniyenin tohumu hükmünde olan mürekkebâtı, besâita tahlil ve ircâ etmekle hâsıl olan kàbiliyet-i ilim‥ ve terkîb dedikleri kavânîn-i câriyeyi isti'mâl edip, san'atıyla tabiatı muhâkât olan kàbiliyet-i san'attan nazarının kusurunu ve evhâmın müzâhemeti ve sevk-i insaniyetin adem-i kifâyeti cihetiyle, bir mürşid-i nebîye ihtiyaç gösteriyor; tâ, âlemdeki nizâm-ı ekmelin muvâzenesi muhâfaza olunsun.
İkincisi: Gayr‑ı mütenâhî olan beşerin isti'dâdı, gayr-ı mahsur olan âmâl ve müyûlâtı ve gayr-ı mazbut olan tasavvurât ve efkârı, gayr-ı mahdûd olan kuvve-i şeheviye ve gadabiyesidir…
İşâret: Bir adama milyonlarca sene ömür ile, bütün lezâiz‑i dünyeviye ve her cihetten tasallut-u tâmm verildiği hâlde; isti'dâdındaki lâ-yetenâhîliğin hükmünce, bir “âh!‥ âh!‥ leyte!‥” yi çekecektir. Güyâ, o adem-i rızâ ile remz ve işâret ediyor ki; insan ebede namzeddir ve saâdet‑i ebediye için halk olunmuştur. Tâ, gayr-ı mütenâhî bir zamanda, gayr-ı mahdûd ve geniş bir âlemde, gayr-ı mahsur olan isti'dâdâtını bilfiile çıkarabilsin.
Tenbih: Adem‑i abesiyet ve hakàik-ı eşyanın sübûtiyetleri îmâ ediyor ki; bu dar ve mahsur ve herbir lezzetinde çok a'râzın müzâhemetiyle keşmekeş ve tehâsüdden hàlî olmayan şu dünya-yı deniye içinde, kemâlât-ı insaniye yerleşmez. Belki, geniş ve müzâhemetsiz bir âlem lâzımdır; tâ insan, hakkıyla sünbüllensin ve ahvâl ve kemâlâtına nizâm vermekle, nizâm-ı âleme hemdest-i vifâk olabilsin…
Tenbih ve İşâret: İstitradî olarak haşre îmâ olundu. İleride zâten bürhân‑ı kat'iyle isbât edilecektir. Fakat burada istediğim nokta: İnsandaki isti'dâd ebede nâzırdır. Eğer istersen, insaniyetin cevherine ve nâtıkıyetin kıymetine ve isti'dâdın muktezâsına teemmül ve tedkik et. Sonra da, o cevher-i insaniyetin en küçük ve en hasîs hizmetkârı olan hayâle bak, gör, yanına git ve de: “Ey hayâl ağa!‥ Beşâret sana!‥ Dünya ve mâfîhânın saltanatı, milyonlar sene ömür ile beraber sana verilecektir; fakat, âkıbetin dönmemeksizin fenâ ve ademdir.” Acaba hayâl sana nasıl mukàbele edecek?‥ Âyâ, istibşâr ve sürûr veyâhut telehhüf ve tahassürle cevab verecektir.
Ecel, neam, evet, cevher‑i insaniyet, a'mâk-ı vicdânın dibinde enîn ve hanîn edip bağıracak: “Eyvâh, vâ-hasretâ saâdet-i ebediyenin fıkdânına!‥” diyecektir. Hayâle zecr ve ta'nif ederek: “Yâhû! Bu dünya-yı fâniye ile râzı olma.”
İşte ey birader! Hînâ bu saltanat‑ı fâniye, sultan-ı insaniyetin en hakîr hizmetkârı veyâhut şâiri veyâhut san'atkâr ve tasvircisini işbâ' ve râzı edemezse, nasıl o hayâl gibi çok hizmetkârların sâhibi olan sultan-ı insaniyeti işbâ' edebilir? Kellâ!‥ Neam, onu işbâ' edecek, yalnız haşr-i cismânînin sadefinde meknûn olan, saâdet-i ebediyedir.
Üçüncüsü: İnsanın îtidâl‑i mizâcı ve letâfet-i tab'ı ve zînete olan meylidir. Yani, insanın insaniyete lâyık bir sûret-i taayyüşe olan meyl-i fıtrîsidir.
Neam, insan hayvan gibi yaşamamalıdır ve yaşamaz. Belki, şeref‑i insaniyete münâsib bir kemâl ile yaşamak gerektir.
Binâenaleyh, beşer, mesken ve melbes ve me'keli, sanâyi‑i kesîre ile taltif etmesine muhtaçtır. Bu san'atlarda, yalnızca kudretinin adem-i kifâyetine binâen; ebnâ-yı cinsiyle imtizaç etmek‥ o da iştirâk etmek‥ o da teâvün etmek‥ o da sa'yin semerâtını mübâdele etmesini iktiza etmekle beraber, kuvâ-yı insaniyedeki inhimak ve tecâvüz sebebiyle, adâlete ihtiyaç‥ o da her aklın adâlete adem-i kifâyetine binâen, onu muhâfaza edecek kavânîn-i külliyenin vaz'larına ihtiyaç‥ o da te'sirini muhâfaza etmek için icra edecek bir mukannine‥ o mukannin dahi, zâhiren ve bâtınen hâkimiyetini muhâfaza etmek için, maddeten ve ma'nen tefevvuka‥ hem de Sâni'-i âlemin tarafından bazı umûr ile muhassas olmasıyla, bir imtiyaz ve kuvvet-i nisbete‥ hem de evâmirine olan itâati te'min ve te'sis eden azamet-i Sâni'in tasavvurunu zihinlerde idâme edecek bir müzekkire-i mükerrere olan ibâdete muhtaçtır. O ibâdet dahi, Sâni'in cânibine efkârı tevcîh eder. O teveccüh ise, inkıyadı te'sis; o inkıyad dahi, nizâm-ı ekmele îsâl eder. O nizâm-ı ekmel dahi, sırr-ı hikmetten tevellüd eder. Sırr-ı hikmet dahi, ademü'l-abesiyeti ve Sâni'in hikmeti, masnû'daki teennuku kendine şâhid gösterir.
İşte, eğer insanın hayvandan şu cihât‑ı selâse ile olan temâyüzünü derk edebildin; bizzarûre netice veriyor ki: Nübüvvet‑i mutlaka, nev'-i beşerde kutub, belki merkez ve bir mihverdir ki; ahvâl-i beşer onun üzerine deverân ediyor. Şöyle ki:
Cihet‑i ûlâda dikkat et! Bak, nasıl sevku'l-insaniyet ve meyl-i tabîinin adem-i kifâyeti ve nazarın kusuru ve tarîk-ı akıldaki evhâmın ihtilâtı, nasıl nev'-i beşeri eşedd-i ihtiyaçla bir mürşid ve muallime muhtaç eder. O mürşid, Peygamber’dir…
İkinci cihette tedebbür et. Şöyle: İnsandaki lâ‑yetenâhîlik ve tabiatındaki meylü't-tecâvüz ve kuvâ ve âmâlindeki adem-i tahdid ve âlemdeki meylü'l-istikmâlin dalı hükmünde olan insandaki meylü't-terakkînin semeresi hükmünde olan kàmet-i nâmiye-i isti'dâd-ı insanîsine intibak etmeyen, belki câmid ve muvakkat olan kanun-u beşer ki; tedrîcen tecârüb ile hâsıl olan netâic-i efkârın telâhukuyla vücûda gelen o kavânîn-i beşer, şu semere-i isti'dâdın çekirdeklerinin terbiye ve imdâdına adem-i kifâyetinin sebebiyle, maddeten ve ma'nen iki âlemde saâdet-i beşeri te'min edecek, hem de kàmet-i isti'dâdının büyümesiyle tevessü' edecek, zîhayat ve ebediye bir şerîat-ı İlâhiye’ye ihtiyaç gösterir. İşte şerîatı getiren, Peygamber’dir…
Eğer desen: “Biz görüyoruz ki; dinsizlerin veya sahîh bir dini olmayanların ahvâlleri, muaddele ve munazzamadırlar.”
Elcevab: O adâlet ve intizam, ehl‑i dinin îkazât ve irşadâtıyladır. Ve o adâlet ve faziletin esâsları, enbiyânın te'sisleriyledir. Demek enbiyâ, esâs ve maddeyi vaz' etmişlerdir. Onlar da, o esâs ve fazileti tutup, onda işlediklerini işlediler. Bundan başka nizâm ve saâdetleri, muvakkattir. Bir cihetten kàime ve müstakîme ise, çok cihâttan mâile ve münhaniyedir. Yani, ne kadar sûreten ve maddeten ve lafzan ve meâşen muntazamadır; fakat sîreten ve maneviyaten ve ma'nen fâside ve muhtelledir.
Ey birader!‥ İşte sıra üçüncü cihete geldi. İyi tefekkür et!‥ Şöyle: Ahlâktaki ifrat ve tefrit ise, isti'dâdâtı ifsad ediyor. Ve şu ifsad ise, abesiyeti intac eder. Ve şu abesiyet ise, kâinâtın en küçük ve en ehemmiyetsiz şeylerinde mesâlih ve hikemin riâyetiyle, âlemde hüküm‑fermâlığı bedîhî olan Hikmet-i İlâhiye’ye münâkızdır.
Vehim ve Tenbih: “Meleke‑i mârifet-i hukuk” dedikleri, her fenâlığın maddeten zararını ihsâs ede ede ve efkâr-ı umumiyeyi îkaz etmekle hâsıl olan “meleke-i riâyet-i hukuk” dedikleri emri, şerîat-ı İlâhiye’ye bedel olarak dinsizlerin tasavvuru ve şerîattan istiğnâları, bir tevehhüm-ü bâtıldır. Zîra, dünya ihtiyarlandı; öyle bir şeyin mukaddemâtı da zâhir olmadı. Bil'akis, mehâsinin terakkîsiyle beraber, mesâvî dahi terakkî edip, daha dehşetli ve aldatıcı bir şekle giriyor.
Evet, nasıl ki nevâmis‑i hikmet, desâtir-i hükûmetten müstağnî değildir, öyle de; vicdâna hâkim olan kavânîn-i şerîat ve fazilete, eşedd-i ihtiyaç ile muhtaçtır. İşte şöyle mevhûme olan meleke-i ta'dil-i ahlâk, kuvâ-yı selâseyi, hikmet ve iffet ve şecâatte muhâfaza etmesine kâfî değildir. Binâenaleyh, insan bizzarûre, vicdân ve tabiatlara müessir ve nâfiz olan mîzan-ı adâlet-i İlâhiye’yi tutacak bir Nebî’ye muhtaçtır.
İşâret: Binlerce enbiyâ, nev'‑i beşerde nübüvveti iddia ederek, binlerce mu'cizâtla müddeâyı isbât etmişlerdir. İşte, o enbiyânın cemî' mu'cizâtları, lisân-ı vâhid ile nübüvvet-i mutlaka’yı ilân eder. Bizim şu suğrâmıza dahi, bir bürhân-ı kàtı'dır. Buna, tevâtür-ü bilma'nâ veya ne tâbir ile diyorsanız deyiniz, metîn bir delildir.
Tenbih: Şu muhâkemâtın cihetü'l‑vahdeti budur ki: Eğer cemî' fünûn ele alınırsa‥ ve fünûnların kavâidinin külliyetleriyle keşfettikleri ittisak ve intizama temâşâ edilirse‥ hem de, mesâlih-i cüz'iye-i müteferrikanın mâyesi ve ukde-i hayatiyesi hükmünde olan bir lezzeti veya bir muhabbeti veya bir emr-i âheri içine atılmakla – ekl ve nikâhtaki gibi – perîşan olan umûr ve ef'âl, o mâye ile irtibat ve ittisal ettiklerini, inâyet-i İlâhiye nokta-i nazarında nazar-ı dikkate alınırsa‥ hem de, hikmetin şehâdetiyle sâbit olan adem-i abesiyet ve adem-i ihmali mütâlaaya alınırsa‥ istikrâ'-i tâmmla netice veriyor ki:
Mesâlih‑i külliyenin kutub ve mihveri ve mâden-i hayatı hükmünde olan nübüvvet, nev'-i beşerde zarûrîdir… Farazâ olmazsa, perîşan olan nev'-i beşer, güyâ muhtell bir âlemden şu muntazam âleme düşüp, cereyan-ı umumînin âhengini ihlâl ettiği kabûl olunursa, biz insanlar, sâir kâinâta karşı ne yüzümüz kalacaktır?‥
Tenbih: Ey birader!‥ Eğer bürhân‑ı Sâni'in suğrâsı, senin sahife-i zihninde intikaş etmiş ise, hazır ol!‥ Kübrâsı olan nübüvvet-i Muhammed’in bahsine geçiyoruz:
İşâret ve İrşad: Kübrâ, sâdıktır. Zîra, sahife‑i itibar-ı âlemde menkûş olan âsâr-ı enbiyâyı mütâlaa etsen ve lisân-ı tarihte cereyan eden ahvâllerini dinlersen ve hakikati, yani cihetü'l-vahdeti, te'sir-i zaman ve mekân ile girdiği sûretlerden tecrid edebilirsen göreceksin ki:
İnâyet‑i İlâhiye’nin ziyâsı olan mehâsin-i mücerredenin şu'lesi olan Hukukullâh ve hukuk-u ibâdı; enbiyâ, düstur-u hareket ettiklerini ve nev'-i beşer tarafından enbiyâya karşı keyfiyet-i telâkkileri ve ümeme karşı sûret-i muâmeleleri ve terk-i menâfi'-i şahsiye ve sâir umûrlar ki; onlara nebî dedirmiş ve nübüvvete medâr olmuş olan esâslar ise, evlâd-ı beşerin sinn-i tekemmül ve kühûlette olan üstadı ve Medrese-i Cezîretü'l-Arab’da menba'-ı ulûm-u àliye ve muallimi olan Zât-ı Muhammed’de daha ekmel ve daha azhar bulunur.
Demek oluyor ki: İstikrâ'‑i tâmm ile, hususan nev'-i vâhidde, lâsiyyemâ, intizam-ı muttarid üzerine müesses olan kıyâs-ı hafînin iânesiyle ve kıyâs-ı evlevînin te'yidiyle, nübüvvet-i Muhammed’i netice vermekle beraber; tenkîhü'l-menât denilen, hususiyattan tecrid nokta-i nazardan cemî' enbiyâ, lisân-ı mu'cizâtlarıyla, vücûd-u Sâni'in bir bürhân-ı bâhiresi olan Muhammed’in sıdkına şehâdet ederler.
İ'tizar: Kısa cümlelerle söylemiyorum; muğlakça oluyor. Zîra şu hakàik, her tarafa derin köklerini attıklarından, mes'ele uzunlaşıyor. Sûret‑i mes'eleyi bozmak ve parça parça etmek ve hakikati incitmek istemiyorum. Hem de hakikatin etrafına bir dâireyi çekmek istiyorum; tâ, hakikat mahsur kalıp, kaçmasın. Ben tutmazsam başkası tutsun. Beni mâzûr tutsanız, febihâ… Ve illâ, hürriyet var, tahakküm yoktur. Keyfinize…