Birinci Maksad
Delâil‑i Sâni' beyânındadır. Bir bürhânı da, Muhammed’dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Sâni'in vücûd ve vahdeti, isbâta ihtiyaçtan müstağnîdir. Lâsiyyemâ, Müslümanlar’a karşı çok derece eclâ ve azhardır. Binâenaleyh hitâbımı ecânibe, bâhusus Japonya’ya tevcîh eyledim. Zîra, onlar eskide bazı suâller etmiştiler, ben de cevab vermiştim. Şimdi ihtisar ile, yalnız bir‑iki suâllerine müteallik, o cevabın bir parçasını söyleyeceğim…
Onlardan bir suâl:مَا الدَّل۪يلُ الْوَاضِحُ عَلٰى وُجُودِ الْاِلٰهِ الَّذ۪ي تَدْعُونَنَا اِلَيْهِ وَالْخَلْقُ مِنْ اَيِّ شَيْءٍ اَمِنَ الْعَدَمِ اَوِ الْمَادَّةِ اَوْ ذَاتِهِ اِلٰى اٰخِرِ سُؤَالَاتِهِمُ الْمُرَدَّدَةِYani: “Vücûd‑u Sâni'a delil-i vâzıh nedir?”
İşâret: Gayr‑ı mütenâhî olan mârifetullâh, böyle mahdûd olan kelâma sığışmaz. Binâenaleyh, kelâmımdaki iğlâkın mâzûr tutulması mercûdur.
Tenbih: Ber‑vech-i âtî, kelâmdan maksad; muhâkeme ve muvâzenenin tarîkini göstermektir. Tâ ki, mecmûunda hakikat tecellî etsin. Yoksa zihnin cüz'iyeti sebebiyle, o mecmûun herbir cüz'ünde neticenin tamamını taharrî etmek, kuvve-i vâhimenin tasallut ve tereddüdüyle hakikati evhâm içinde setretmektir.
Mukaddeme
Hakikatin keşfine mâni olan arzu‑yu hilâf ve iltizam-ı muhâlif ve tarafdâr-ı nefis cihetiyle, asılsız evhâmını bir asl’a ircâ etmekle kendini mâzûr göstermek ve müşterinin nazarı gibi, yalnız meâyibi görmek ve çocuk tabiatı gibi bahâne ile mahâne tutmak gibi emirlerden nefsini tecrid ile, şartıma mürâat edebilirsen, huzur-u kalb ile dinle.
Birinci Maksad
Cemî' zerrât‑ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâir vücûh ile gayr-ı mahdûde olan imkânât mâbeyninde mütereddid iken; bir ciheti takib, hayret-bahşâ mesâlihi intac etmekle, Sâni'in vücûb-u vücûduna şehâdetle, avâlim-i gaybiyenin enmûzeci olan latîfe-i Rabbâniye’den ilân-ı Sâni' eden i'tikàdın misbâhını ışıklandırıyorlar.
Evet, herbir zerre, kendi başıyla Sâni'i ilân ettiği gibi, tesâvîr‑i mütedâhileye benzeyen mürekkebât-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın herbir makam ve herbir nisbetinde, herbir zerre muvâzene-i cereyan-ı umumîyi muhâfaza ve her nisbette ayrı ayrı mesâlihi intac ettiklerinden, Sâni'in kasd ve hikmetini izhâr ve kırâat ettikleri için, Sâni'in delâili, zerrâttan kat kat ziyâdedir.
Eğer desen: Neden herkes aklıyla göremiyor?‥
Elcevab: Kemâl‑i zuhûrundan… Evet, şiddet-i zuhûrdan görünmemek derecesine gelenler vardır. Cirm-i şems gibi.تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ❋ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَائِلُYani: “Eb'âd‑ı vâsia-i âlemin sahifesinde, Nakkàş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki, mele-i a'lâdan gelen selâsil-i resâil, seni a'lâ-yı illiyîn-i yakìne çıkarsın.”
İşâret: Kalbinde nokta‑i istimdâd, nokta-i istinâd ile vicdân-ı beşer, Sâni'i unutmamaktadır. Eğer çendan, dimağ ta'tîl-i eşgâl etse de, vicdân edemez. İki vazife-i mühimme ile meşguldür. Şöyle ki:
Vicdâna müracaat olunsa – kalb, bedenin aktârına neşr‑i hayat ettiği gibi – kalb gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan mârifet-i Sâni' dahi; cesed gibi isti'dâdât-ı gayr-ı mahdûde-i insaniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl-ü müteşa'ibeye neşr-i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdâd…
Hem de bununla beraber, kavga ve müzâhemetin meydânı olan dağdağa‑i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musîbet ve mezâhimlere karşı yegâne nokta-i istinâd, mârifet-i Sâni'dir…
Evet, herşeyi hikmet ve intizamla gören Sâni'‑i Hakîm’e i'tikàd etmezse ve ale'l-amyâ tesâdüfe havâle ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifâyetini düşünse; tevahhuş ve dehşet ve telâş ve havftan mürekkeb bir hâlet-i Cehennem-nümûn ve ciğer-şikâfta kaldığından, eşref ve ahsen-i mahlûk olan insan, herşeyden daha perîşan olduğundan, nizâm-ı kâmil-i kâinâtın hakikatine muhâlif oluyor. İşte nokta-i istinâd… Evet, melce' yalnız mârifet-i Sâni'dir.
Demek, şu iki nokta ile bu derece nizâm‑ı âlemde hüküm-fermâlık, hakikat-i nefsü'l-emriyenin hàssa-i münhasırası olduğu için, her vicdânda iki pencere olan şu iki noktadan, vücûd-u Sâni' tecellî ediyor. Akıl görmezse de, fıtrat görüyor… Vicdân nezzârdır, kalb penceresidir.
Tenbih: Arş‑ı kemâlât olan mârifet-i Sâni'in mi'râclarının usûlü dörttür:
Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan, muhakkìkîn‑i sofiyenin minhâcıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî olan, mütekellimînin tarîkidir. Bu iki asıl, filvâki Kur'ân’dan teşa'ub etmişlerdir. Lâkin, fikr‑i beşer başka sûrete ifrâğ ettiği için, tavîlü'z-zeyl ve müşkülleşmiştir.
Üçüncüsü: Hükemânın mesleğidir. Üçü de taarruz‑u evhâmdan masûn değildirler…
Dördüncüsü Ki: Belâğat‑ı Kur'âniye’nin ulüvv-ü rütbesini ilân eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan Mi'râc-ı Kur'ânî’dir. İşte biz dahi bunu ihtiyar ettik. Bu da iki nev'idir:
Birincisi: “Delil‑i inâyet”tir ki; menâfi'‑i eşyayı ta'dâd eden bütün Âyât-ı Kur'âniye, bu delile îmâ ve şu bürhânı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm-ı ekmelinde riâyet-i mesâlih ve hikemdir. Bu ise, Sâni'in kasd ve hikmetini isbât ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor.
Mukaddeme: Eğer çendan her adam âlemdeki riâyet‑i mesâlih ve intizamda istikrâ'-i tâmm edemez ve ihâta edemez; fakat nev'-i beşerdeki telâhuk-u efkâr sâyesinde, kâinâtın herbir nev'ine mahsûs kavâid-i külliye-i muntazamadan ibaret olan bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir.
Bununla beraber, bir emirde intizam olmazsa, hüküm, külliyetiyle cereyan edemediği için, kaidenin külliyeti, nev'in hüsn‑ü intizamına delildir. Demek; cemî' fünûn-u ekvân, kaidelerinin külliyetlerine binâen, istikrâ'-i tâmmla nizâm-ı ekmeli intac eden birer bürhândırlar. Evet, fünûn-u kâinât, bitamâmihâ mevcûdâtın silsilelerindeki halkalardan asılmış olan mesâlih ve semerâtı ve inkılâbât-ı ahvâlin telâfifinde saklanmış olan hikem ve fevâidi göstermek ile, Sâni'in kasd ve hikmetine parmak ile şehâdet ve işâret ettikleri gibi, şeyâtîn-i evhâma karşı birer necm-i sâkıbdır.
İşâret: Cehl‑i mürekkebi intac eden, nazar-ı sathîyi tevlîd eden ülfetten tecrid-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhâmın âşiyânı olan mümâresât-ı ilzamiyâttan nefsini tahliye etsen; hurdebînî bir hayvanın sûreti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlâhiye’nin şuûrsuz, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtında evleviyet olmayan esbâb-ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûl-pezir ve o destgâhın masnû'u olduğunu kendi nefsini kandırıp mutmain ve iknâ edemezsin.
Meğer herbir zerrede, Eflâtun kadar bir şuûr ve Calinos kadar bir hikmeti isbât ettikten sonra, zerrât‑ı sâire ile vâsıtasız muhâbereyi i'tikàd ve esbâb-ı tabîiyenin üssü'l-esâsı hükmünde olan cüz'-ü lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimâ'larının hortumu üzerindeki muhâliyetin damgasını kaldırabilsen…
Eğer nefsin bu muhâlâta ihtimal verse, seni insaniyet defterinden sildirecektir. Fakat câizdir ki; herbir şeyin esâsı zannettikleri olan cezb ve def' ve hareket, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Fakat kanun, kaidelikten tabîiliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikate ve âletiyetten müessiriyete gelmemek şartıyla kabûl ederiz…
Tenbih: فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ “Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyeti görebilirsin?” Kellâ… Gören, görmez; meğer kör ola veya kasr‑ı nazar illetiyle mübtelâ ola. İstersen Kur'ân’a müracaat et. Delil-i inâyeti, vücûh-u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zîra Kur'ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni'metleri ta'dâd eder. İşte o âyât, şu bürhân-ı inâyete mezâhirdir. İcmâli budur, tut!‥
Tafsîli ise; eğer meşîet‑i İlâhiye taalluk ederse, âyât-ı âfâkıye ve enfüsiyeyi tefsir tarîkinde, semâ ve beşer ve arzın ilimlerine ma'kud olan kütüb-ü selâse’de tefsir edilecektir. O vakit şu bürhân, tamam-ı sûretiyle sana görünecektir.
İkinci Delil‑i Kur'ânî: “Delil‑i ihtirâ'”dır. Bunun hülâsası: Mahlûkatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr‑ı mahsûsasını müntic ve isti'dâd-ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Zîra, hiçbir nev'-i müteselsil, ezelî değildir, “İmkân” bırakmaz. Hem de bizzarûre bazının “Hudûs”u, nazarın müşâhedesiyle ve sâirleri dahi, aklın hikmet nazarıyla görülür.
Vehim ve Tenbih: İnkılâb‑ı hakikat olmaz. Nev'-i mutavassıtın silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnâf, inkılâb-ı hakàikın gayrısıdır.
İşâret: Herbir nev'in bir âdemi ve bir büyük pederi olduğundan, silsilelerdeki tenâsülden neş'et eden vehm‑i bâtıl o âdemlerde, o evvel-pederlerinde tevehhüm olunmaz.
Evet hikmet, fenn‑i tabakàtü'l-arz ve ilm-i hayvanat ve nebâtât lisânıyla; ikiyüz bini mütecâviz olan envâ'ın âdemleri hükmünde olan mebde'-i evvellerinin herbirinin müstakillen hudûs’una şehâdet ettiği gibi, mevhûm ve itibarî olan kavânîn ve şuûrsuz olan esbâb-ı tabîiye ise, bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrâd denilen dehşet-engîz hadsiz makine-i acîbe-i İlâhiye’nin tasnî' ve icâdına adem-i kàbiliyetleri cihetiyle, herbir ferd ve herbir nev'i müstakillen, Sâni'-i Hakîm’in yed-i kudretinden çıktığını ilân ve izhâr ediyor. Evet, Sâni'‑i Zülcelâl herşeyin cebhesinde “hudûs” ve “imkân” damgasını koymuştur.
Tenbih: Ezeliyet‑i madde ve hareket-i zerrâttan teşekkül-ü envâ' gibi umûr-u bâtılaya ihtimal vermek, sırf başka şeyle nefsini iknâ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs-ı fâsidesini tebeî nazarıyla adem-i derkinden neş'et eder. Evet, nefsini iknâ etmek sûretinde müteveccih olursa, muhâliyet ve adem-i ma'kuliyetine hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, teğâfül-ü ani's-Sâni' sebebiyle hâsıl olan ıztırar ile kabûl edebilir.
Tenbih: Mükerrem olan insan, insaniyetin cevheri itibariyle, dâima hakkı satın almak istiyor ve dâima hakikati arıyor ve dâima maksadı, saâdettir. Fakat bâtıl ve dalâl ise, hakkı arıyorken haberi olmadan eline düşer. Hakikatin mâdenini kazarken, ihtiyarsız bâtıl onun başına düşer. Veyâhut hakikati bulmaktan muztar veya tahsil‑i haktan hâib oldukça, aslî fıtratı ve vicdânı ve fikri; muhâl ve gayr-ı ma'kul bildiği bir emri, nazar-ı sathî ve tebeî ile kabûlüne mecbur oluyor.
İşte bu hakikati pîş‑i nazara al!‥ Göreceksin ki: Bütün nizâm-ı âlemden eser-i gaflet olarak tevehhüm ettikleri ezeliyet-i madde ve hareket‥ ve şu bütün akılları hayrette bırakan nakş ve san'at-ı bedîada tahayyül ettikleri tesâdüf-ü amyâ‥ ve bütün hikemin şehâdâtına rağmen esbâb-ı câmideden i'tikàd ettikleri te'sir-i hakîki‥ ve nefislerine muğâlata edip vehmin – istimrara istinâden – iğvâsıyla tecessüm ve tahayyül olunan tabiat-ı mevhûmeyi merci' yapmakla tesellî ettikleri‥ elbette fıtratları reddeder.
Fakat yalnız hakka teveccüh ve hakikate kasd ettikleri için, şu evhâm‑ı bâtıla dâvetsiz olarak yolun cânibinden taarruz ettikleri için, elbette hedef-i garazına nazarını dikmiş olan adam, o evhâma tebeî ve sathî bir nazar ile bakıyor. Onun için, müzahref olan içine nüfûz edemez… Fakat ne vakit rağbet ve kasd ve satın almak nazarıyla baksa, almaya değil, belki iltifat etmeye ve bakmaya tenezzül etmez.
Evet, şu kadar çirkin bir şeyi vicdân ve akıl muhâl görüyor. Kalb dahi kabûl etmez. İllâ ki, müşâğabe ile safsata edip, herbir zerreye hükemânın akıllarını ve hükkâmın siyasetlerini verip; tâ herbir zerre ehavâtıyla ittifak ve intizam mes'elesinde müşâvere ve muhâbere etsinler.
Evet, bu sûrette bir mesleği insan değil, hayvan dahi kabûl etmez. Fakat ne çare, mesleğin lâzım‑ı beyyini, meslektendir. Şu meslek ise, bu sûretten başka bir şey ile tasvir edilmez. Evet, bâtılın şe'ni şöyledir: Ne vakit tebeî bir nazar ile bakılırsa sıhhatine bir ihtimal verilir. Fakat im'ân-ı nazar eyledikçe, ihtimal-i sıhhat bertaraf olur.
İşâret: Madde dedikleri şey ise; sûret‑i müteğayyire, hem de hareket-i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek, hudûsu muhakkaktır. Feyâ acaba! Sâni'-i Vâcibü'l-Vücûd’un lâzime-i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oldu da, herbir cihetten ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hakikaten cây-i taaccübdür… Evet, insan düşündükçe, cemî' sıfât-ı kemâliye ile muttasıf olan Sâni'den istiğrab ve istinkâr ettikleri şu hayret-efzâ masnûâtı, tesâdüf-ü amyâya ve hareket-i zerrâta isnâd ettikleri için, insanı insaniyetten pişman eder…
Telvih: Harekât‑ı zerrâttan husûlü da'vâ olunan kuvvet ve sûretler, araziyetleri cihetiyle envâ'daki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz, cevher olamaz. Demek, bütün envâ'ın fasılları ve umum a'râzın hàvâss-ı mümeyyizeleri, adem-i sırftan muhtera'dırlar. Tenâsül, teselsülde şerâit-i âdiye-i itibariyedendir.
İşte delil‑i ihtirâînin icmâli…
Eğer açık olarak, mufassalan istersen Kur'ân’ın firdevsine gir. Zîra, hiçbir ratb ve yâbis yoktur ki; o tenezzühgâhta ya çiçek veya gonca hâlinde bulunmasın. Eğer ecel müsâid ve meşîet taalluk ve tevfik refîk olursa, elfâz‑ı Kur'âniye’nin esdâfında şu bürhânı tezyîn eden cevherleri, gelecek kütübde tafsîl edilecektir.
Vehim ve Tenbih: Eğer suâl etsen: “Nedir şu tabiat ki, dâima onun ile tın‑tın ediyorlar?‥ Nedir şu kavânîn ve kuvâ ki, dâima onlar ile mütedemdimdirler?”
Cevab vereceğiz ki: Âlem‑i şehâdet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'âllerini intizam ve rabt altına alan şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye vardır. İşte, şu şerîat-ı fıtriyedir ki; “tabiat” veya “matbaa-i İlâhiye” ile müsemmâdır. Evet tabiat, hilkat‑i kâinâtta cârî olan kavânîn-i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. İşte kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer mes'elesidir.
Fakat o şerîattaki ahkâmın istimrarına istinâden, hem de hayâli, hakikat sûretinde gören ve gösteren nüfûsun isti'dâdları, bir zemin‑i şûre müheyyâ etmesiyle, vehim ve hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabiat-ı hevâiye tevazzu' ve tecessüm edip, mevcûd-u haricî ve hayâlden misâl sûretine girmiştir. Evet, şunun gibi vehmin çok hileleri vardır…
İşâret: Şu tabiat ve kuvâ‑yı umumiye tesmiye ettikleri emirler, kat'iyyen aklı iknâ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken ve şu kâinâta illet ve masdar olmaya kàbiliyeti mefkûd iken, mahzâ Sâni'den teğâfül ve intizamın ilcâından tevellüd eden yalnız ıztırar ile veleh-resân-ı ukùl olan kudretin âsârını, şu matbaa-misâl olan tabiatın san'atından görmek, tabiatı mistar iken, masdar tahayyül etmek; “Lâzım-ı eamm”ın vücûduyla, “Melzum-u ehass”ın vücûdunu intaca çalışan, akîm bir kıyâsın neticesidir. Evet, şu kıyâs-ı akîm, dalâlet ve hayret vâdilerine çok yolları açmıştır…
Tenvir: Ef'âl‑i ihtiyariyenin nazzâmı olan şerîat ve kanun, şu kadar hark ve muhâlefetle beraber, birçok cühhal-i vahşiye; âdeta şerîatı, bir hâkim-i rûhâni ve nizâmı, bir sultan-ı manevî tevehhüm edip, bir te'siri tahayyül eder. Evet, bir taburun veya askerin muttarid olan harekâtını ve yeknesak olan etvârlarını ve birbiriyle rabtolunan ahvâllerini müşâhede eden vahşî bir adam, şu efrâd-ı adîdeyi veyâhut hey'et-i askeriyeyi, manevî bir iple merbût zannederse; acaba garîb görünecek midir? Veyâhut bir bedevî veya bir şâirü't-tab', nâsı bir vaz'-ı hasende ifrâğ eden ve mâbeynlerini te'lif eden nizâmı, bir mevcûd-u manevî ve şerîatı, bir halife-i rûhâni temessül ederse, çok görünecek midir? Öyle ise, kâinâtın ahvâline taalluk eden ve tabiat tesmiye olunan ve tasdik-i enbiyâ veya tekrîm-i evliyâdan başka hark olunmayan ve müstemirre olan şu şerîat-ı fıtriye-i İlâhiye, evhâmda tecessüm etsin, neden taaccüb olunsun?‥
Vehim ve Tenbih: İnsanın zihni ve lisânı ve sem'i, cüz'î ve teâkubî oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz'îdir. Ve teâkub tarîkiyle yalnız bir şeye taalluk eder ve meşgul kalır. Hem de, insanın kıymet ve mâhiyeti, himmeti nisbetindedir. Himmetin derecesi ise, maksad ve iştigâl ettiği şeyin nisbetindedir. Hem de insan, teveccüh ve kasdettiği şeyde, güyâ fenâ fi'l‑maksad oluyor. İşte şu noktaya binâen, hasîs bir emir veya pek cüz'î bir şey, büyük bir adama isnâd olunmaz. Zîra, tenezzül etmez ve himmetini o küçük şeye sığıştıramaz. Himmeti ağır, o şey gayet hafif olduğundan, güyâ muvâzenet bozulur. Hem de insan, hangi şeye temâşâ ederse, elbette mekàyisini ve esâslarını kendi nefsinde arayacaktır. Eğer bulmazsa, etrafında ve ebnâ-yı cinsinde arayacaktır. Hattâ hiçbir cihetten mümkinâta benzemeyen Vâcibü'l-Vücûd’u tefekkür etse; yine kuvve-i vâhimesi, şu vehm-i seyyi'i düstur ve dûrbîn yapmak istiyor.
Hâlbuki, Sâni'‑i Zülcelâl, şu nokta-i nazarda temâşâ edilmez. Kudretine inhisar yoktur. Ziyâ-yı şems gibi, kudret ve ilim ve irâdesi şâmile ve âmmedir, münhasır olmaz, muvâzeneye gelmez. En büyük şeye taalluk ettiği gibi, en küçük ve en hasîs şeye dahi taalluk eder. Mikyâs-ı azameti ve mîzan-ı kemâli, mecmû-u âsârıdır. Herbir cüz'ü, mikyâs olamaz.
İşte Vâcibü'l‑Vücûd’u mümkinâta kıyâs etmek, kıyâs-ı maa'l-fârıktır. Mezbûr vehm-i bâtıl ile muhâkeme etmek, hatâ-yı mahzdır.
İşte şu hatâ‑yı bî-edebâne ve şu vehm-i bâtılın netice-i seyyiesidir ki; Tabîiyyûn, esbâbı müessir-i hakîki olduklarına‥ ve Mu'tezile, hayvanları ef'âl-i ihtiyariyelerine hàlık olduklarına‥ ve Hükemâ, cüz'iyâtta ilm-i İlâhî’nin nefyine‥ ve Mecûsîler, halk-ı şer başkasının eseri olduğuna i'tikàd ettiler. Güyâ, onlarca Sâni' o kadar azametiyle beraber, nasıl şöyle umûr-u hasîseye ve cüz'iyeye tenezzül edip iştigâl etsin! Yûf!‥ onların akıllarına ki, şöyle bir vehm-i bâtılın hükmüne esir oldular.
Ey birader!‥ Şu vehim, i'tikàd tarîkiyle olmazsa da, vesvese cihetiyle bazen mü'minlere musallat oluyor.
İşâret: Eğer desen: “Delil‑i ihtirâî i'tâ-i vücûddur. İ'tâ-i vücûd ise, i'dâm-ı mevcûdun refîkidir. Hâlbuki, adem-i sırftan vücûdu ve vücûd-u mahzdan adem-i sırfı, aklımız tasavvur edemiyor?”
Cevaben derim: Yâhû!‥ Sizin bu istis'âbınız ve şu mes'elenin tasavvurundaki istiğrabınız, bir kıyâs‑ı hàdi'in netice-i vahîmesidir. Zîra, icâd ve ibdâ'-ı İlâhî’yi, abdin san'at ve kisbine kıyâs edersiniz. Hâlbuki, abdin elinden bir zerreyi imâte veyâhut icâd etmek gelmez. Belki, yalnız umûr-u itibariye ve terkîbiyede bir san'at ve kisbi vardır. Evet, bu kıyâs aldatıcıdır, insan kendini ondan kurtaramıyor.
Elhâsıl: İnsan, kâinâtta mümkinâtın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki, icâd‑ı sırf ve i'dâm-ı mahz etsin. Hâlbuki hükm-ü aklîsi de dâima üssü'l-esâsı, müşâhedâttan neş'et eder. Demek âsâr-ı İlâhiye’ye, mümkinât tarafından bakıyor. Hâlbuki, hayret-efzâ âsârıyla müsbet olan kudret-i Sâni'in cânibinden temâşâ etmek gerektir. Demek, ibâdın ve kâinâtın, umûr-u itibariyeden başka te'siri olmayan kuvvet ve kudretlerin cinsinden olan bir kudret-i mevhûme içinde Sâni'i farz ederek, o noktadan şu mes'eleye temâşâ ediyor. Hâlbuki Vâcibü'l-Vücûd’un cânibinden, kudret-i tâmmesi nokta-i nazarından, bu mes'eleye temâşâ etmek gerektir.
İşâret: Birinin âsârı muhâkeme olunursa, onun hàssasını nazara almak lâzımdır. İşte şu mes'elede, edilmemiştir. Zîra bu mes'eleye, acz‑i abdin arkasında, kudret-i mümkinâtın tarafında, kıyâs-ı temsîlînin perdesi altında temâşâ ediyor. Hâlbuki, tekvîn-i âlemde bir kısmını maddesiz ibdâ' ve bir kısmı dahi maddeden inşâ ile, şu kadar hayret-fezâ âsâr-ı mu'cize ile kudret-i kâmile-i İlâhiye’yi göstermekle beraber, ondan sarf-ı nazar etmek; gâibi, şâhid sûretinde görmek olan kıyâs-ı hàdi' ile ve ebnâ-yı cinsini muhâkeme ettiği gibi; bir kaide-i mahdûde ile, Vâcibü'l-Vücûd’a nazar ederler. Hattâ çok mes'eleyi akl-ı selîm ma'kul gördüğü hâlde, onlar gayr-ı ma'kul tevehhüm ederler.
Tenbih: Muhtereattan kat'‑ı nazar, masnûâtın en zâhir ve münevver ve “ziyâ” dedikleri olan nur-u ayn-ı âlemin kavânîn-i acîbesi ve onun semeresi ve misâl-i musağğarı olan nur-u basarın nevâmis-i bedîasıyla münevver ve musavver olan kemâl-i kudret-i İlâhiye’nin cânibinde; muvâzene nokta-i nazarında, gayr-ı ma'kul ve uzak tevehhüm olunan mesâile temâşâ edilirse, me'nûs ve ayn-ı aklın kirpikleri ortasında görülecektir.
Tenbih: Nasıl ki, zarûriyâttan nazariyât istintac olunur, öyle de; âsâr‑ı Sâni'in zarûriyâtı, mahfiyât-ı san'atına bürhândır. İkisi beraber bu mes'eleyi isbât eder.
Telvih: Acaba nizâm‑ı âlemdeki san'attan daha dakîk, daha acîb, daha garîb; cins-i kudret-i mümkinâttan daha uzak, akıl tasavvur edebilir mi?‥ Elbette edemez. Zîra fünûn, gösterdikleri fevâid ve hikem ile bizzarûre Sâni'in kasd ve san'at ve hikmetine şehâdet ettiklerinden, ukùlü kabûl etmeye muztar etmişlerdir. Yoksa, bu bedîhiyâttan en küçük bir hakikati, akıl kendi kendine kalsa idi, kabûl etmezdi.
Evet, zemin ve âsumânı hamleden ve muallakta tutan ve ecrâm‑ı kâinâtı istihdam eden ve nizâmında idhal ile hiçbir emrine isyan edilmeyen Zât-ı Akdes’ten neden istiğrab olunsun ki; ondan derecâtla eshel ve ehaff olanı hamletsin? Evet, bir dağı kaldıran, bir hokkayı kaldırabilmekten tereddüd etmek, sırf safsata etmektir.
Elhâsıl: Nasıl Kur'ân’ın bazısı bazısına müfessirdir. Kezâlik, kâinât kitabı dahi, bazı sutûru arkalarındaki san'at ve hikmeti tefsir eder…
İşâret: Eğer desen: “Bazı mutasavvıfın kelâmından ittisal ve ittihâd ve hulûl zâhir oluyor. Ve ondan tevehhüm edilir ki; bazı maddiyûnun mesleği olan vahdetü'l‑vücûda bir münâsebet gösterir.”
Elcevab: Müteşâbih hükmünde olan muhakkìkîn‑i sofiyenin şatahatını ki: Vücûd-u Akdes’e hasr-ı nazar ve istiğrak ve mümkinâttan tecerrüd cihetiyle, matmah-ı nazar ettikleri delil içinde neticeyi görmek; yani, âlemden Sâni'i müşâhede etmek tarîkiyle takib ettikleri meslek olan cedâvil-i ekvânda, cereyan-ı tecelliyâtı ve melekûtiyet-i eşyada, sereyân-ı füyûzâtı ve merâyâ-yı mevcûdâta, tecellî-i esmâ ve sıfâtı ise; dıyku'l-elfâz sebebiyle, ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tâbir ettikleri hakàikı, başkalar anlamadılar… Sû-i tefehhüm ile, kendi isti'dâd-ı şûrelerinden zuhûr eden evhâm-ı vâhiyeye, muhakkìkînin kelimât ve şatahatını tatbik ettiler.
Yûhâ onların akıllarına!‥ Süreyyâ derecesinde olan muhakkìkînin efkâr‑ı mücerredeleri, serâ derekesinde olan mukallidîn-i maddiyûnun efkâr-ı sefîlesinden binler derece uzaktır. Evet, şu iki fikrin tatbikine çalışmak, şu zaman-ı terakkîde, akl-ı beşerin dûçâr-ı sekte olduğunu ve varta-i mevte düştüğünü izhâr etmektir ki; insaniyet müteessifâne nazar ederek ve isti'dâd-ı tahkîk ve terakkî lisânıyla كَلَّا وَاللّٰهِ اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا وَاَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ demeye mecbur oluyor.
İşâret: Şunlar, ehl‑i vahdetü'ş-şühûddurlar. Fakat vahdetü'l-vücûd ile mecâzen tâbir edilebilir. Fakat hakikaten vahdetü'l-vücûd, bazı hükemâ-i kadîmenin meslek-i bâtılasıdır.
Tenbih: Şu mutasavvifînin reis ve kebîri demiş ki: “İttisali veya ittihâdı veya hulûlü iddia eden, mârifet‑i İlâhiye’den hiçbir şey istişmam etmemiştir.” Evet mümkün, vâcib ile nasıl ittisal veya ittihâd edecek? Kellâ!‥ Evet mümkünün ne kıymeti vardır; tâ ki, vâcib onda hulûl ede, hâşâ!‥ Neam, mümkünde Füyûzât-ı İlâhiye’den bir feyz tecellî eder.
İşte bunların mesleği, ötekilerin mesleğine münâsebet ve temâs edemez. Zîra, maddiyûnun mesleği; maddiyâta hasr‑ı nazar ve istiğrak ettiklerinden, efkârları fehm-i Ulûhiyet’ten tecerrüd edip uzaklaştılar. O derece maddeye kıymet verdiler ki; herşeyi maddede görmek, hattâ Ulûhiyet’i onda mezcetmek gibi, bir meslek-i müteassifeye girmişlerdir. Fakat ehl-i vahdetü'ş-şühûd olan muhakkìkîn-i sofiye; o derece Vâcib’e hasr-ı nazar etmişler ki; mümkinâtın hiçbir kıymeti kalmamıştır. “Bir vardır.” derler…
El‑insaf… Serâ, Süreyyâ kadar birbirinden uzaktır. Maddeyi, cemî' envâ' ve eşkâliyle halk eden Hàlık-ı Zülcelâl’e kasem ederim ki; dünyada şu iki mesleğin temâsını intac eden re'y-i ahmakàneden daha kabîh ve daha hasîs ve daha sâhibinin mizâc-ı aklının inhirafına delil olacak bir re'y yoktur.
Tenvir: Küre‑i arz; küçük, parça parça ve rengârenk ve mütehâlif cam parçalarından farz olunursa; herbiri başka çeşitle levnine ve cirmine ve şekline nisbetle, şemsten bir feyz alacaktır. Şu hayâlî feyz ise; ne güneşin zâtı ve ne ayn-ı ziyâsıdır. Hem de ziyânın temâsili ve elvân-ı seb'asının tesâvîri ve güneşin tecellîsi olan şu gûnâ-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvânı, farazâ lisâna gelirse, herbiri “Güneş benim gibidir.” veyâhut “Güneş benim.” diyeceklerdir.
اۤنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْت ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ
Fakat ehl‑i vahdetü'ş-şühûdun meşrebi, ehl-i mahv ve sekrin meşrebidir. Sâfî meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.
حَق۪يقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِي الْقِدَمِ هُوَ الَّذ۪ي اَبْدَعَ الْاَشْيَاءَ وَاَنْشَاَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
Tenbih: İşte vücûd‑u Sâni'in delâil-i icmâlîsi… Tafsîli ise, kütüb-ü selâse’de gelecektir.
Eğer desen: “Delâil‑i tevhid’in burada velev icmâlen olsun, beyânını isterim.”
Derim ki: Delâil‑i tevhid, o kadar müştehire ve çoktur ki, bu kitapta zikirden müstağnîdirler. İşte; لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا âyetinin sadefinde meknûn olan bürhânü't‑temânü', bu minhâca bir menâr-ı neyyirdir. Evet istiklâl, Ulûhiyet’in hàssa-i zâtiyesidir ve lâzime-i zarûriyesidir.
Tenvir: Kâinâttaki teşâbüh‑ü âsâr ve etrafı birbiriyle muânaka ve el ele tutmuş, birbirine arz-ı intizam ve birbirinin suâline karşı cevab-ı savâb ve birbirinin nidâ-yı ihtiyacına lebbeyk cevabı vermek ve bir nokta-i vâhideye temâşâ etmek ve bir mihver-i nizâm üzerinde deverân etmek cihetiyle, Sâni'in tevhidine telvih, belki Hâkim-i Ezel’in vahdâniyetine tasrîh ediyor. Evet, bir makinenin sâni'i ve muhteri'i bir olur.
وَف۪ي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
Kitab‑ı âlemin evrakıdır eb'âd-ı nâ-mahdûd,
Sutûr‑u kâinât-ı dehrdir, a'sâr-ı nâ-ma'dûd.
Basılmış destgâh‑ı levh-i mahfûz-u hakikatte,
Mücessem lafz‑ı mânidârdır, âlemde her mevcûd.
Hoca Tahsin’in nâ‑ma'dûd ve nâ-mahdûddan muradı nisbîdir; hakîki lâ-yetenâhîlik değildir.
İşâret: Sâni'‑i Zülcelâl, ne kadar evsâf-ı kemâliye varsa, onlarla muttasıftır. Zîra mukarrerdir ki: Masnû'da olan feyz-i kemâl, Sâni'in kemâlinden iktibas edilmiş bir zıll-i zalîlidir. Demek, kâinâtta ne kadar hüsün ve cemâl ve kemâl varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek tabakada, evsâf-ı cemâliye ve kemâliye ile Sâni' muttasıftır. Evet ihsân, servetin; icâd, vücûdun; icâb, vücûbun; tahsin, hüsnün fer'idir ve delilidir.
Hem de Sâni'‑i Zülcelâl, cemî' nekàisten münezzehtir. Maddiyâtın mâhiyâtının isti'dâdsızlığından neş'et eden nekàisten müberrâdır. Kâinâtın mâhiyât-ı mümkinesinden neş'et eden evsâf ve levâzımatından mukaddestir.
لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ جَلَّ جَلَالُهُ