Sekizinci Risale Olan Sekizinci Mes'ele
Şu mes'ele altı suâlin cevabı olup “Sekiz Nükte”dir.
Birinci Nükte
Bir dest‑i inâyet altında Hizmet-i Kur'âniye’de istihdam edildiğimize dair çok envâ'-ı işârât-ı gaybiyeyi hissettik ve bazılarını gösterdik. Şimdi o işârâtın bir yenisi daha şudur ki:
Ekser Söz’lerde, tevâfukât‑ı gaybiye var. Ezcümle: “Resûl‑i Ekrem” kelimesinde ve “Aleyhissalâtü Vesselâm” ibaresinde ve “Kur'ân” lafz-ı mübârekesinde, bir nev'i cilve-i i'câz temessül ettiğine bir işâret var.
İşârât‑ı gaybiye, ne kadar gizli ve zaîf de olsa, hizmetin makbûliyetine ve mes'elelerin hakkâniyetine delâlet ettiği için, bence çok ehemmiyetlidir ve çok kuvvetlidir.
Hem gururumu kırar ve sırf bir tercümân olduğumu kat'iyyen bana gösterdi.
Hem hiç medâr‑ı iftihar benim için bir şey bırakmıyor; yalnız medâr-ı şükrân olan şeyleri gösteriyor.
Hem mâdem Kur'ân’a aittir ve i'câz‑ı Kur'ân hesabına geçiyor ve kat'iyyen cüz'-ü ihtiyarîmiz karışmıyor ve hizmette tenbellik edenleri teşvik ediyor ve risalenin hak olduğuna kanâat veriyor ve bizlere bir nev'i ikram-ı İlâhîdir ve izhârı tahdîs-i ni'mettir ve aklı gözüne inmiş mütemerridleri iskât ediyor; elbette izhârı lâzımdır, inşâallâh zararsızdır.
İşte şu işârât‑ı gaybiyenin birisi de şudur ki: Cenâb‑ı Hak, kemâl-i rahmet ve kereminden, Kur'ân’a ve îmâna hizmet ile meşgul olan bizleri teşvik ve kulûbumuzu tatmin için; bir ikram-ı Rabbânî ve bir ihsân-ı İlâhî sûretinde hizmetimizin makbûliyetine alâmet ve yazdığımız hak olduğuna işâret-i gaybiye nev'inden, bütün risalelerimizde ve bilhassa Mu'cizât-ı Ahmediye ve İ'câz-ı Kur'ân ve Pencereler Risalelerinde, tevâfukât-ı gaybiye nev'inden bir letâfet ihsân etmiştir. Yani, bir sahifede, misil olarak gelen kelimeleri birbirine baktırıyor.
Bunda bir işâret‑i gaybiye veriliyor ki; bir irâde-i gaybî ile tanzim edilir‥ “İhtiyarınıza ve şuûrunuza güvenmeyiniz. İhtiyarınızın haberi olmadan ve şuûrunuz yetişmeden, hàrika nakışlar ve intizamlar yapılıyor…”
Bâhusus Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi’nde lafz-ı Resûl-i Ekrem ve lafz-ı salavât bir âyine hükmüne geçip, o tevâfukât-ı gaybiye işâretini sarîh gösteriyor. Yeni, acemî bir müstensihin yazısında, beş sahife müstesnâ, mütebâki ikiyüzden fazla salavât-ı şerîfe birbirine muvâzi olarak bakıyorlar.
Şu tevâfukât ise; şuûrsuz, yalnız on adette bir‑iki tevâfuka sebeb olabilen tesâdüfün işi olmadığı gibi, san'atta mehâretsiz, yalnız mânâya hasr-ı nazar ederek gayet sür'atle bir-iki saatte otuz-kırk sahifeyi te'lif eden ve kendi yazmayan ve yazdıran benim gibi bir bîçârenin düşünüşü dahi elbette değildir.
İşte altı sene sonra, yine Kur'ânın irşadıyla ve İşârâtü'l‑İ'câz olan tefsirin dokuz (اِذَا)’nın tevâfuk sûretiyle gelen irşadıyla sonra muttali' olmuşum. Müstensihler ise, benden işittikleri vakit hayret içinde hayrette kaldılar.
Nasıl ki, lafz‑ı Resûl-i Ekrem ve lafz-ı salavât, Ondokuzuncu Mektûb’da, Mu'cizât-ı Ahmediye’nin bir nev'inin, bir nev'i küçük âyinesi hükmüne geçti, öyle de; Yirmibeşinci Söz olan i'câz-ı Kur'ân’da ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâretinde lafz-ı Kur'ân dahi; kırk tabakadan, yalnız gözüne i'timâd eden tabakasına karşı, bir nev'i mu'cizât-ı Kur'âniye’nin, o nev'in kırk cüz'ünden bir cüz'ü tevâfukât-ı gaybiye sûretinde bütün risalelerde tecellî etmekle beraber, o cüz'ün kırk cüz'ünden bir cüz'ü, lafz-ı Kur'ân içinde tezâhür etmiş. Şöyle ki:
Yirmibeşinci Söz’de ve Ondokuzuncu Mektûb’un Onsekizinci İşâretinde, yüz defa “Kur'ân” lafzı tekerrür etmiş; pek nâdir olarak bir‑iki kelime hariç kalmış, mütebâkisi, bütün birbirine bakıyor…
İşte meselâ; İkinci Şuâ’nın kırküçüncü sahifesinde yedi “Kur'ân” lafzı var, birbirine bakıyor. Ve sahife ellialtıda; sekizi birbirine bakıyor, yalnız dokuzuncu müstesnâ kalmış.
İşte şu – şimdi gözümüzün önünde – altmışdokuzuncu sahifedeki beş lafz‑ı Kur'ân, birbirine bakıyor. Ve hâkezâ… Bütün sahifelerde gelen mükerrer lafz-ı Kur'ân birbirine bakıyor. Pek nâdir olarak, beş-altı taneden bir tane hariç kalıyor.
Sâir tevâfukât ise – işte gözümüzün önünde – sahife otuzüçte, onbeş aded (اَمْ) lafzı var; ondördü birbirine bakıyor. Hem gözümüzün önünde şu sahifede dokuz “îmân” lafzı var, birbirine bakıyor; yalnız birisi, müstensihin fâsıla vermesiyle az inhiraf etmiş. Hem şu – gözümüzün önündeki – sahifede iki “mahbûb” var; biri üçüncü satırda, biri onbeşinci satırdadır; kemâl‑i mîzanla birbirine bakıyor. Onların ortasında dört “aşk” dizilmiş, birbirine bakıyorlar. Daha sâir tevâfukât-ı gaybiye bunlara kıyâs edilsin…
Hangi müstensih olursa olsun; satırları, sahifeleri ne şekilde olursa olsun; alâ külli hâl bu tevâfukât‑ı gaybiye öyle bir derecede var ki; şübhe bırakmıyor ki, ne tesâdüfün işi ve ne de müellifin ve müstensihlerin düşünüşüdür. Fakat bazı hatta daha ziyâde tevâfukât göze çarpıyor. Demek, şu risalelere mahsûs bir hatt-ı hakîki vardır. Bazıları, o hatta yakınlaşıyor. Garâibdendir ki, en mâhir müstensihlerin değil, belki acemîlerin yazılarında daha ziyâde görülür…
Bundan anlaşılıyor ki; Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Sözler’deki hüner ve zarâfet ve meziyet kimsenin değil; belki muntazam, güzel hakàik‑ı Kur'âniye’nin mübârek kàmetlerine yakışacak mevzûn, muntazam üslûb libâsları, kimsenin ihtiyar ve şuûruyla biçilmez ve kesilmez; belki, onların vücûdudur ki, öyle ister ve bir dest-i gaybîdir ki, o kàmete göre keser, biçer, giydirir. Biz ise, içinde bir tercümân, bir hizmetkârız.
İkinci Nükte
Eğer denilse: Şu tevâfukât‑ı gaybiye eğer bir meziyet-i belâğat olsa idi, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân belâğatların envâ'ından en ileride olduğu gibi, bu nev'ide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet-i belâğat değil, neden büyük bir ikram-ı İlâhî sayıyorsunuz? Hem hangi kitab olursa olsun, bu nev'i tesâdüfat içinde çok bulunabilir.
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde ma'nen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkâl edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nev'i tevâfukât‑ı müteşâbihe, Kur'ân-ı Hakîm’de çok ileri gitmemiştir. Ehl-i hıfza, rahmet içinde mutâbık-ı muktezâ-yı hâl bir manevî belâğatı, bu meziyet-i belâğatın terkiyle yapmıştır. Çok defa kısa kesmekle, çok uzun mânâları ifâde etmesi gibi. Hem şu tevâfukât-ı belâğat olmasa da, mâdem içinde eser-i kasd ve şuûr görünür; kasd ve şuûr ise, bilmüşâhede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest-i gaybînin tanzimiyledir ve o dest-i gaybînin bu tarz müdâhalesi ise, alâmet-i kabûldür ve rızâya emâredir ve bu emâre de remz eder ki, yazılan hakikatler kusursuzdur, hak bir sûrette gösterilmiştir.
Amma sâir kitaplarda şu nev'i tevâfukât bulunuşu, tesâdüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuûrlu tevâfukât‑ı gaybiyeyi, bütün gören zâtların ittifakıyla, şuûrsuz tesâdüfe havâle edilemez ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda; bir tek sahife kanâat verir ki, tesâdüf karışamaz, haddi değildir. Çünkü misil olarak iki-üç kelime bulunur. Birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zâhiren bir kasdı irâe ediyor.
Meselâ şimdi bakıyoruz; şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim‑i gaybîdir.
Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir.
Hem işâret‑i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak lâzım gelmez. Meselâ nasıl ki, belâğat-ı Kur'âniye derece-i i'câza vâsıl olduğu için, bir mu'cize-i Risalet olduğu hâlde; sâir ehl-i belâğatın umum kitaplarında, derecâtlarına göre belâğat vardır. Onlarda belâğat bulunması, i'câz-ı Kur'ân’a münâfî olamaz.
Öyle de; i'câz‑ı Kur'ân’ın yüzer kısmından, bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram-ı İlâhî nev'inde, Kur'ân’ın bir nev'i tefsiri olan Sözler’de, hakàik-ı Kur'âniyenin hüsn-ü intizamına işâreten görünüp tecellî etmesine, sâir kitaplarda, tevâfukâtın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler’deki o nev'i tevâfukât, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanâat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamıştır. Belki nakşî bir nev'i Kur'ân i'câzının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nev'i ikram-ı İlâhî sûretinde temessül ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Üçüncü Nükte
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim!
Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecîd’in Yirmialtıncı mektûbun Üçüncü Mebhası’nı, lüzumsuz bir ihtiyata binâen ziyâde görmesini, sen de onun ziyâdesini ziyâde görmekliğin beni ziyâde sevindirdi.
وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ diyen ve Kur'ânın takdirine mazhar olan Hazret‑i İbrahim (as)’ın ittibâ'ına mükellef olduğumuza işâret eden مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahâlisinden bir müftü, sathî bir nazar ile vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz’ün teferruât kısmına etmiş diye Abdülmecîd yazıyor. Abdülmecîd’in ona verdiği cevablar iki yer müstesnâ, mütebâkisi kâfîdir. Fakat iki yerde o da o zâtın sathî suâline sathî olarak cevab vermiş:
Birincisi: O zât demiş ki, “Onuncu Söz’ün hakikatleri münkirlere karşı değil; çünkü sıfât ve esmâ‑i İlâhiye’ye bina edilmiş.” Abdülmecîd cevabında diyor ki, “Münkirleri, Hakikatlerden evvelki dört İşâretle îmâna getirmiş, ikrar ettirmiş; sonra Hakikatleri dinlettiriyor.” meâlinde cevab vermiş.
Hakîki cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbât ediyor; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu, hem esmâ ve sıfâtını, sonra haşri onlara bina edip isbât ediyor. En muannid münkirden tâ en hàlis bir mü'mine kadar herkes her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam ef'âl var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mîzan ile o fâil iş gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz; mâdem adâletle iş görüyor, hukukları zâyi' etmez; öyle ise bir mecma'‑ı ekber, bir mahkeme-i kübrâ olacak.
İşte Hakikatler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç da'vâyı birden isbât ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zâten o mücmel Hakikatlerin herbirisi başka Risaleler ve Sözler’de kemâl‑i izâh ile tafsîl edilmiş.
Abdülmecîd’in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zâtın yanlış suâline mümâşât edip yanlışını kabûl ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Hâşiye’sinde, ism‑i a'zam yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; ism-i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezâhür eder. İsm-i a'zamı isbât etmekle beraber, her ismin bir mertebe-i a'zamı var ki; Resûl-i Ekrem (asm) bunlara mazhar olduğu gibi haşr-i a'zam da onlara bakıyor. Meselâ ism-i Hàlık merâtibi, benim Hàlık’ımdan tut, tâ Hàlık-ı Külli Şey’e kadar olan mertebe-i a'zama kadar merâtibi var.
O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe‑i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvife-i mütefelsife fikridir demiş. Hâlbuki başta İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Gazâlî, Celâleddin-i Süyûtî, İmâm-ı Rabbânî, Şah-ı Geylânî gibi sıddıkîn-i muhakkìkîn, ism-i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmâm-ı A'zam demiş: “El-Adl, El-Hakem ism-i a'zamdır” ve hâkezâ. Her ne ise‥ bu mes'ele bu kadar yeter.
O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkid etmek istediği hâlde edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz’ün hakàikı kàbil‑i tenkid değildir. Olsa olsa teferruât kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallâh àlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecîd’i gayrete getirdi. Hulûsi’ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâallâh ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen ya Abdülmecîd kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber o zâta gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imâmı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki, ben onu kabûl ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrûr ediyor. Ben onlara duâ ediyorum, onlar da bana duâ etsinler. Seydâ nâmındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihâr etmiş bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvânlar size selâm ediyorlar.
Kardeşiniz Said Nursî
Dördüncü Nükte
Beş‑altı suâli tazammun eden “Birinci Suâliniz”de: “Meydân‑ı haşre cem' ve keyfiyet nasıl ve üryan mı olacak? Ve dostlarla görüşmek için ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı şefâat için nasıl bulacağız? Hadsiz insanlarla bir tek Zât nasıl görüşecek? Ehl-i Cennet ve Cehennem’in libâsları nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?” diyorsunuz…
Elcevab: Şu suâlin cevabı, gayet mükemmel ve vâzıh olarak, kütüb‑ü ehâdîsiyede vardır. Meşreb ve mesleğimize ait yalnız bir-iki nükteyi söyleyeceğiz. Şöyle ki:
Evvelâ: Bir mektûbda; meydân‑ı haşir, küre-i arzın medâr-ı senevîsinde olduğunu ve küre-i arz, şimdiden manevî mahsulâtını o meydânın elvâhlarına gönderdiği gibi; senevî hareketiyle, bir dâire-i vücûdun temessül ve o dâire-i vücûdun mahsulâtıyla, bir meydân-ı haşrin teşekkülüne bir mebde' olduğu ve küre-i arz denilen şu sefîne-i Rabbâniye’nin merkezindeki Cehennem-i suğrâyı, Cehennem-i kübrâya boşalttığı gibi; sekenesini de, meydân-ı haşre boşaltacağı beyân edilmiştir.
Sâniyen: Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözler başta olarak sâir Söz’lerde, gayet kat'î bir sûrette o haşrin, meydânıyla beraber vücûdu kat'î olarak isbât edilmiştir.
Sâlisen: Görüşmek ise, Onaltıncı Söz’de ve Otuzbir ve Otuziki’de, kat'iyyen isbât edilmiştir ki; bir zât, nurâniyet sırrıyla, bir dakikada binler yerde bulunup, milyonlar adamlarla görüşebilir.
Râbian: Cenâb‑ı Hak, insandan başka zîrûh mahlûkatına fıtrî birer libâs giydirdiği gibi; meydân-ı haşirde sun'î libâslardan üryan olarak, fakat fıtrî bir libâs giydirmesi, ism-i Hakîm muktezâsıdır. Dünyada sun'î libâsın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhâfaza ve zînet ve setr-i avrete münhasır değildir; belki mühim bir hikmeti, insanın sâir nev'ilerdeki tasarruf ve münâsebetine ve kumandanlığına işâret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa, kolay ve ucuz fıtrî bir libâs giydirebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa; muhtelif paçavraları vücûduna sarıp giyen insan, şuûrlu hayvanatın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, ma'nen onları güldürür. Meydân-ı haşirde, o hikmet ve münâsebet yok. O liste de, olmaması lâzım gelir.
Hâmisen: Rehber ise, senin gibi Kur'ânın nuru altına girenlere, Kur'ân’dır. الٓمٓ’lerin الٓرٰ’ların حٰمٓ’lerin başlarına bak, anla ki; Kur'ân ne kadar makbûl bir şefâatçi, ne kadar doğru bir rehber, ne kadar kudsî bir nur olduğunu gör!
Sâdisen: Ehl‑i Cennet ve ehl-i Cehennem’in libâsları ise, Yirmisekizinci Söz’de hûrilerin yetmiş hulle giymesine dair beyân edilen düstur burada da cârîdir. Şöyle ki:
Ehl‑i Cennet olan bir insan, Cennet’in her nev'inden her vakit istifade etmek, elbette arzu eder. Cennet’in, gayet muhtelif envâ'-ı mehâsini var. Her vakit, bütün Cennet’in envâ'ıyla mübâşeret eder. Öyle ise, Cennet’in mehâsininin nümûnelerini, küçük bir mikyâsta, kendine ve hûrilerine giydirir; kendisi ve hûrileri, birer küçük Cennet hükmüne geçer.
Nasıl ki; bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler envâ'ını, nümûnegâh küçük bir bahçesinde cem'eder ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümûneleri bir listede cem'eder ve bir insan, tasarruf ettiği ve hükmettiği ve münâsebetdâr olduğu envâ'‑ı mahlûkatın nümûnelerini, kendine bir elbise ve bir levâzımat-ı beytiye yapıyor, öyle de: Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihâzât-ı maneviyesiyle ubûdiyet etmiş ve Cennet’in lezâizine istihkak kesbetmiş ise; herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihâzâtını okşayacak, herbir letâifini zevklendirecek bir tarzda; Cennet’in herbir nev'inden birer mehâsini gösterecek bir tarz-ı libâsı, kendilerine ve hûrilerine, Rahmet-i İlâhiye tarafından giydirilecek.
Ve o müteaddid hulleler; bir cinsten, bir nev'iden olmadığına delil, şu meâldeki hadîstir ki: “Hûriler yetmiş hulle giydikleri hâlde, bacaklarındaki ilikleri görünür, setretmiyor.” Demek en üstündeki hulleden, tâ en alttaki hulleye kadar; ayrı ayrı mehâsinle, ayrı ayrı tarzda, hissiyatı ve duyguları zevklendirecek, memnun edecek mertebeler var.
Ehl‑i Cehennem ise; nasıl ki, dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve hâkezâ‥ bütün cihâzâtıyla günahlar işlemiş; elbette Cehennem’de onlara göre elem verecek, azâb çektirecek ve küçük bir Cehennem hükmüne gelecek muhtelifü'l-cins parçalardan yapılmış elbise giydirilmek, hikmete ve adâlete münâfî görünmüyor.
Beşinci Nükte
Suâl ediyorsunuz ki: Zaman‑ı fetrette, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdı bir din ile mütedeyyin mi idiler?
Elcevab: Hazret‑i İbrahim Aleyhisselâm’ın, bilâhare gaflet ve manevî zulümât perdeleri altında kalan ve hususî bazı insanlarda cereyan eden bakiye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyât vardır. Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’dan gelen ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı netice veren bir silsile-i nurâniyeyi teşkil eden efrâd, elbette, din-i hak nurundan lâkayd kalmamışlar ve zulümât-ı küfre mağlûb olmamışlar.
Fakat zaman‑ı fetrette وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا sırrıyla; ehl‑i fetret, ehl-i necâttırlar. Bil'ittifak, teferruâttaki hatîâtlarından muâhezeleri yoktur. İmâm-ı Şâfiî ve İmâm-ı Eş'arî’ce, küfre de girse, usûl-ü îmânîde bulunmazsa, yine ehl-i necâttır. Çünkü; teklif-i İlâhî irsâl ile olur ve irsâl dahi, ıttılâ' ile teklif takarrur eder. Mâdem gaflet ve mürûr-u zaman, enbiyâ-i sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtâat etse sevâb görür, etmezse azâb görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.
Altıncı Nükte
Dersiniz ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ecdâdlarından Nebî gelmiş midir?
Elcevab: Hazret‑i İsmail Aleyhisselâm’dan sonra bir nass-ı kat'î yoktur. Ecdâdlarından olmayan, yalnız Hâlid İbn-i Sinan ve Hanzale nâmında iki nebî gelmiştir. Fakat ecdâd-ı Nebîden, Kâ'b İbn-i Lüeyy’in meşhûr ve sarîh ve tansîs tarzındaki bu şiiri ki: عَلٰى غَفْلَةٍ يَأْتِي النَّبِيُّ مُحَمَّدٌ ❋ فَيُخْبِرُ اَخْبَارًا صَدُوقًا خَب۪يرُهَا demesi, mu'cizekârâne ve nübüvvetdârâne bir söze benzer. İmâm‑ı Rabbânî, hem delile, hem keşfe istinâden demiş ki: “Hindistan’da çok nebîler gelmiştir. Fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyâhut mahdûd birkaç adama münhasır kaldığı için iştihâr bulmamışlar veyâhut nebî ismi verilmemiş.”
İşte, İmâm’ın bu düsturuna binâen, ecdâd‑ı Nebîden bu nev'i nebîlerin bulunması mümkün…
Yedinci Nükte
Diyorsunuz ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlideleri ve ceddi Abdülmuttalib’in îmânları hakkında akvâ ve esahh olan haber hangisidir?
Elcevab: Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor; “Bana Kur'ân yeter” diyor. Böyle teferruât mesâilinde, bütün kütüb‑ü ehâdîsi tedkik edip, en akvâsını yazmağa vaktim müsâade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın peder ve vâlideleri, ehl-i necâttır ve ehl-i Cennet’tir ve ehl-i îmândır. Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekrem’inin mübârek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini, elbette rencîde etmez.
Eğer denilse: Mâdem öyledir; neden onlar Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a îmâna muvaffak olamadılar? Neden bi'setine yetişemediler?
Elcevab: Cenâb‑ı Hak, Habîb-i Ekrem’inin peder ve vâlidesini, kendi keremiyle, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ferzendâne hissini memnun etmek için, vâlideynini minnet altında bulundurmuyor. Vâlideynlik mertebesinden, manevî evlâd mertebesine getirmemek için; hàlis kendi minnet-i rubûbiyeti altına alıp, onları mes'ûd etmek ve Habîb-i Ekrem’ini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, vâlideynini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saâdetini onlara ihsân etmiştir.
Evet, àlî bir müşîrin, yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi; birbirine zıd iki hissin taht‑ı te'sirinde bulunur. Pâdişah, o müşîr olan yâver-i ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor.
Sekizinci Nükte
Diyorsunuz ki: Amcası Ebû Tâlib’in îmânı hakkında esahh nedir?
Elcevab: Ehl‑i Teşeyyu', îmânına kàil; Ehl-i Sünnet’in ekserîsi, îmânına kàil değiller. Fakat benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletini değil; şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. Onun – o gayet ciddi – o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zâyi'e gitmeyecektir.
Evet, ciddi bir sûrette Cenâb‑ı Hakk’ın Habîb-i Ekrem’ini sevmiş ve himâye etmiş ve tarafdârlık göstermiş olan Ebû Tâlib’in; inkâra ve inâda değil, belki hicâb ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binâen, makbûl bir îmân getirmemesi üzerine Cehennem’e gitse de; yine Cehennem içinde bir nev'i hususî Cennet’i, onun hasenâtına mükâfâten halkedebilir. Kışta bazı yerde baharı halkettiği ve zindânda – uyku vâsıtasıyla – bazı adamlara zindânı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennem’i, hususî bir nev'i Cennet’e çevirebilir. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ