Altıncı Risale Olan Altıncı Mes'ele
Haremeyn‑i Şerîfeyn’e Vehhâbîlerin tasallutuna dairdir
﷽
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً
Azîz Kardeşim!
“Haremeyn‑i Şerîfeyn’in Vehhâbîlerin eline geçmesi ve onların eâzım-ı İslâmın türbeleri hakkındaki tahribkârâne hürmetsizliği ne hikmete mebnîdir?” diye suâl ediyorsunuz.
Elcevab: Şu hâdise âlem‑i İslâm’ın siyasetine ve hayat-ı ictimâiyesine taalluk ettiği için Yeni Said kafasıyla cevab veremiyorum. Çünkü şimdi dâire-i nazarım başka ufuktadır. Fakat hiç kırmadığım ve dâima fâidesini gördüğüm mübârek hatırın için Eski Said kafasını muvakkaten başıma sıkılarak giyerek şu Altıncı Mes'ele’yi dört muhtasar nüktelerle beyân edeceğiz.
Birinci Nükte
Şu Vehhâbî mes'elesinin kökü derindir. An'anesi zaman‑ı Sahâbeden başlayarak gelmiş. İşte o an'ane üç uzun esâslarla gelmiştir:
Birincisi: Hazret‑i Ali (ra), Vehhâbîlerin ecdâdından ve ekserîsi Necid sekenesinden olan Haricîlere kılınç çekmesi ve Nehrüvan’da onların hâfızlarını öldürmesi, onlarda derinden derine hem din nâmına Şîalığın aksine olarak Hazret-i Ali’nin (ra) faziletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet tevellüd etmiştir. Hazret-i Ali (ra) “Şah-ı velâyet” ünvânını kazandığı ve turuk-u evliyânın ekser-i mutlakı ona rücû etmesi cihetinden Haricîlerde ve şimdi ise Haricîlerin bayraktarı olan Vehhâbîlerde ehl-i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif damarı yerleşmiştir.
İkincisi: Müseylime‑i Kezzâb’ın fitnesiyle irtidada yüz tutan Necid havâlisi, Hazret-i Ebû Bekir’in (ra) hilâfetinde Hâlid İbn-i Velîd’in kılıncıyla zîr ü zeber edildi. Bundan Necid ahâlisinin Hulefâ-yı Râşidîn’e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemâat’e karşı bir iğbirar seciyelerine girmişti. Hàlis Müslüman oldukları hâlde, yine eskiden ecdâdlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar. Nasıl ki ehl-i İran’ın, Hazret-i Ömer’in (ra) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şîalar, Âl-i Beyt muhabbeti perdesi altında Hazret-i Ömer’e (ra) ve Hazret-i Ebû Bekir’e (ra) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemâat’e dâima müntakìmâne fırsat buldukça tecâvüz etmişler.
Üçüncü Esâs: Vehhâbîlerin azîm imâmlarından ve acîb dehâları taşıyan meşhûr İbn‑i Teymiye ve İbn-i Kayyimi'l-Cevzî gibi zâtlar, Muhyiddin-i Arabî (ks) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güyâ mezheb-i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret-i Ebû Bekir’in (ra), Hazret-i Ali’den (ra) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek Hazret-i Ali’nin (ra) kıymetini çok düşürüyorlar. Hàrika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabî gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.
Hem Vehhâbîler, kendilerini Ahmed İbn‑i Hanbel mezhebinde saydıkları için, ahmed İbn-i Hanbel Hazretleri bir milyon hadîs’in hâfızı ve râvisi ve şiddetli olan Hanbelî Mezhebi’nin reisi ve halk-ı Kur'ân mes'elesinde cihan-pesendâne salâbet ve metânet sâhibi bir zât olduğundan onun bir derece zâhirî ve müteassıbâne ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din nâmına istifade edip bir kısım evliyânın türbelerini tahrib ediyorlar. Ve kendilerini haklı zannediyorlar. Hâlbuki bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.
İkinci Nükte
Şu Vehhâbî mes'elesinin âlem‑i İslâm’ın an'anesi itibariyle nasıl ki üç esâsı var. Öyle de, âlem-i insaniyet itibariyle dahi üç esâs’ı vardır:
Birincisi: Ehl‑i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev'-i beşerin hayat-ı ictimâiyesi noktasında bakılsa görülüyor ki; hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye itibariyle beşer birkaç devri geçirmiş.
Birinci devri: Vahşet ve bedevîlik devri.
İkinci devri: Memlûkiyet devri.
Üçüncü devri: Esir devri.
Dördüncüsü: Ecîr devri.
Beşincisi: Mâlikiyet ve serbestiyet devridir.
Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdil edilmiş, nîm‑medeniyet devri açılmış. Fakat nev'-i beşerin zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihàz edip, hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp gayrete gelerek, o devri esir devrine çevirmişler. Yani memlûkiyetten kurtulup, fakat اَلْحُكْمُ لِلْغالِب olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri, zaîflerine esir muâmelesi yapmışlar. Sonra ihtilâl‑i kebîr gibi çok inkılâblarla o devir de ecîr devrine inkılâb etmiş. Yani, zenginler olan hàvâs tabakası, avâmı ve fukarayı ücret mukâbilinde hizmetkâr ittihàz etmesi, yani sermâye sâhibleri ehl-i sa'y ve ameli, küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmeleridir.
Bu devirde sû‑i isti'mâlât o dereceye vardı ki: bir sermâyedâr kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı hâlde, bir bîçâre amele sabahtan akşama kadar tahte'l-arz mâdenlerde çalışıp kût-u lâyemût derecesinde on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hâl, müdhiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası hàvâssa ilân-ı isyan etti. Şu asr’ın tâbiriyle sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde evvel Rusya’yı zîr ve zeber edip geçen Harb-i Umumî’den istifade ederek her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, hàvâssa karşı bir kin ve bir tezyif fikrini verdiğinden, büyüklere ve hàvâssa ait medâr-ı şeref herşeyi kırmak için bir cesâret vermiş.
İkinci Esâs: Şu asır menfî milliyeti çok ileri sürdü. Anâsır‑ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı hâlde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfî milliyet ise, mukaddesât-ı diniyeye hürmetkâr olamıyor. Bahâneler buldukça ilişmek istiyor.
Üçüncü Esâs: Sükût….
Üçüncü Nükte
Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde‑i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakikat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakikat ise ve menfî cihetleri müsbet cihetlerine mağlûb ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakikat neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid'a ve dalâlet olur.
İşte bu kaideye binâen, âlem‑i İslâm’daki ehl-i bid'a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, her biri bir hakka istinâd edip gitmiş. Fakat menfî ciheti, ya garaz veya inâd gibi bir sebeble o mesleğin âsârı, dalâlet hesabına çalışmıştır.
Meselâ:
Şîalar, Kur'ân’ın emrine imtisalen Ehl‑i Beyt’in muhabbetini esâs tutup, sonra intikam-ı milliye cihetinden bir garaz gelerek meşrû muhabbet-i Ehl-i Beyt’in âsârını zabtederek, Sahâbe ve Şeyheynin buğzuna bina edip âsâr göstermişler.(لَا لِحُبِّ عَلِيٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ) olan darb‑ı meseline mâsadak olmuşlar.
Hem meselâ, Vehhâbîler ve Haricîler ise, nusûs‑u şerîat’a ve sarîh âyâta ve zevâhir-i ehâdîse istinâd ederek, hàlis tevhid’e münâfî ve sanem-perestliği îmâ edecek herşeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar. Fakat birinci nüktedeki üç esâsta beyân edilen sebebler cihetinden gelen menfî garazlar, onları haktan çevirip dalâlete saptırmış ki, ifrat derecesinde tahribât yapıyorlar. Ve hâkezâ, Cebrî olsun, Mu'tezile olsun, hangi fırka olursa olsun, böyle bir hakikatı mesleğinde görüp, onunla aldanıp sonra dalâlete saplanır.
Her ne ise… her bâtıl bir mesleğin her bir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, her bir hak mesleğin dahi her bir ciheti hak olmak lâzım değildir. Buna binâen sâdattan olan şerîf‑i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemâatten iken zaaf gösterip ingiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerîfeyn’e müstebidâne girmesine meydân verdi. Nass-ı âyetle küffarın girmesini kabûl etmeyen Haremeyn-i Şerîfeyn’i, İngiliz siyasetinin âlem-i İslâm’ı aldatacak bir sûrette merkez-i siyâsîsi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid'attan olan Vehhâbîler, hariçten medâr-ı istinâd aramayarak filcümle nîm-müstakil bir siyaset-i İslâmiye takib ettiklerinden; şu cihette haklı olarak, o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler, denilebilir.
Dördüncü Nükte
Esbâb tahtında vücûda gelen hâdiseler, o esbâbın hàlis malı değil; belki asıl o hâdisenin hakîki sâhibi kaderdir. Kader ise, hikmet‑i İlâhiye ile hükmeder. Öyle ise bu Vehhâbî hâdisesine, yalnız Vehhâbîlerin Ehl-i Sünnete karşı müfritâne bir tecâvüz nazarıyla bakmayacağız. Belki Ehl-i Sünnet bir sû-i hareketiyle kadere fetvâ vermiş ki, Vehhâbîleri Ehl-i Sünnete taslît etmiş. Vehhâbîler zulm eder, çünkü hem çok müfritâne, hem intikamkârâne, hem Haricîlik nâmına ettikleri için cinayet ediyorlar. Fakat kader-i İlâhî üç sebebe binâen adâlet eder:
Birincisi: Hadîs‑i sahîh ile sâbit olan ziyaret-i kubûr ve makberistâna hürmet-i şer'iye sû-i isti'mâl edildi. Gayr-ı meşrû hâdiseler zuhûra geldi. Hususan evliyâların makberlerine karşı hürmet ise, mânâ-yı harfî cihetiyle kalmadı; mânâ-yı ismî derecesine çıktı. Yani sırf Cenâb-ı Hak hesabına, makbûl bir abdi olduğuna ve şefâatine ve manevî duâsına mazhar olmak için olan meşrû hürmetten ziyâde, o kabir sâhibini âdeta sâhib-i tasarruf ve kendi kendine meded verecek bir kudret sâhibi tasavvur edip âmiyâne, câhilâne takdis edildi. Hattâ o dereceye varmış ki; namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhûr türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne hâl, kadere fetvâ verdi ki; bu muharribi onlara musallat etsin. Fakat o muharrib dahi onları ta'dil etmek ve ifratlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp bil'akis o da tefrit edip, köküyle kesmeğe başladı. Elbette (اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللّٰهِ يَنْتَقِمُ بِهِ ثُمَّ يَنْتَقِمُ مِنْهُ) kaidesine mazhar olur. Onlar da sonra cezasını bulurlar.
İkincisi: Şu asırda maddî fikir galebe çalmış. Esbâb‑ı zâhiriye, hakîki telâkki ediliyor. İnsanlar esbâba yapışıyor. Eğer esbâb-ı zâhiriye bir âyine hükmünden çıkıp, nazar-ı dikkati kendine celb etse, tevhid-i hakîkiye münâfî olur. İşte şu gâfil, maddî asırdaki insanlar mütedeyyin de olsa, esbâba fazla sarılmalarına, hikmet-i şer'iye müsâade etmiyor. İşte buna binâen evliyânın ve eâzım-ı İslâmiye’nin türbelerine birer mukaddes ziyaretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet-i şer'iyeye şu zamanda pek muvâfık düşmediğinden; kader-i İlâhî onu ta'dil etmek istedi ki, bunları musallat etti.
Üçüncüsü: Şu asırda enâniyet o derece dizginini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Fir'avun ve birer küçük Nemrud hükmüne geçmişler. İşte ehl‑i gaflet ve ehl-i dalâlet ve bu mağrûr ehl-i enâniyet nazarında kıyâs-ı binnefs olarak, eâzım-ı İslâmiye’nin nâmdârlarını hâşâ enâniyetle itham ettiklerinden, hem o ehl-i gaflet ve dalâlet kendileri Allah’ı tanımadıkları için çok şeylere, çok zâtlara birer nev'i rubûbiyet tahayyül ettikleri bir hengâmda ve sanem-perestliğin başka bir nev'i olan heykel-perestlerin ve sûret-perestlerin gayet müdhiş bir riyâkârlık mânâsında olan şân ve şeref peşinde koştukları bir zamanda; eâzım-ı İslâmiye’nin türbelerine câhilâne ve müfritâne bir sûrette avâmların takdis derecesinde hürmetleri, elbette hikmet-i şer'iye noktasında kader münâsib görmedi ki, bu muharribleri Ehl-i Sünnete taslît etti. Onlarla ta'dil edecek.
Fakat Vehhâbîlerin seyyiât ve tahribâtlarıyla beraber medâr‑ı şükrân bir cihetleri var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahribkârâne olan seyyiâtlarına mukâbil o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor. O cihet de şudur ki: namaza çok dikkat ediyorlar. Şerîat’ın ahkâmına tatbik-i harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lâkaydlık etmiyorlar. Güyâ dinin taassubu nâmına tecâvüz ediyorlar. Başkalar gibi, dinin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir-i diniyeyi tahrib etmiyorlar. Hem Vehhâbîlik az bir fırkadır. Koca âlem-i İslâm’ın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya îtidâle gelir. Çünkü menba'ı hariçte değil ki, âlem-i İslâm’ı bulandırsın. Menba'ı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ