Senin Birinci Suâlin Ki
Sahâbeler nazar‑ı velâyetle müfsidleri neden keşfedemediler? Tâ Hulefâ-i Râşidîn’in üçünün şehâdetini netice verdi. Hâlbuki küçük sahâbelere, büyük velîlerden daha büyük deniliyor?
Elcevab: Bunda iki makam var.
Birinci Makam
Dakîk bir sırr‑ı velâyetin beyânıyla suâl halledilir. Şöyle ki:
Sahâbelerin velâyeti; velâyet‑i kübrâ denilen, veraset-i Nübüvvetten gelen, berzah tarîkine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip, akrebiyet-i İlâhiye’nin inkişafına bakan bir velâyettir ki; o velâyet yolu, gayet kısa olduğu hâlde gayet yüksektir. Hàrikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve kerâmet orada az görünür.
Hem evliyânın kerâmetleri ise, ekserîsi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram‑ı İlâhî olarak bir hàrika ondan zuhûr eder. Bu keşif ve kerâmetlerin ekserîsi de, seyr ü sülûk zamanında, tarîkat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
Sahâbeler ise, sohbet‑i nübüvvetin in'ikâsıyla ve incizabıyla ve iksîriyle tarîkattaki seyr ü sülûk dâire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette zâhirden hakikate geçebilirler.
Meselâ: Nasıl ki, dün geceki Leyle‑i Kadr’e ulaşmak için iki yol var:
Biri: Bir sene gezip dolaşıp, tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesâfeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl‑i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarîkatın çoğu bununla gider.
İkincisi: Zamanla mukayyed olan cism‑i maddî gılâfından sıyrılıp, tecerrüdle rûhen yükselip, dün geceki Leyle-i Kadr’i öbür gün Leyle-i Îd ile beraber bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü rûh zamanla mukayyed değil. Hissiyat-ı insaniye rûh derecesine çıktığı vakit, o hazır zaman genişlenir. Başkalarına nisbeten mâzi ve müstakbel olan vakitler, ona nisbeten hazır hükmündedir.
İşte bu temsîle göre, dün geceki Leyle‑i Kadr’e geçmek için, mertebe-i rûha çıkıp, mâziyi hazır derecesinde görmektir. Şu sırr-ı gâmızın esâsı, akrebiyet-i İlâhiye’nin inkişafıdır.
Meselâ: Güneş bize yakındır; çünkü ziyâsı, harâreti ve misâli âyinemizde ve elimizdedir. Fakat biz ondan uzağız. Eğer biz, nurâniyet noktasında onun akrebiyetini hissetsek, âyinemizdeki misâli olan timsâline münâsebetimizi anlasak, o vâsıta ile onu tanısak; ziyâsı, harâreti, hey'eti ne olduğunu bilsek; onun akrebiyeti bize inkişaf eder ve yakınımızda onu tanıyıp münâsebetdâr oluruz.
Eğer biz, bu'diyetimiz nokta‑i nazarından ona yakınlaşmak ve tanımak istesek, pek çok seyr-i fikrîye ve sülûk-i aklîye mecbur oluruz ki; kavânîn-i fenniye ile fikren semâvâta çıkıp semâdaki güneşi tasavvur ederek, sonra mâhiyetindeki ziyâ ve harâreti ve ziyâsındaki elvân-ı seb'ayı uzun uzadıya tedkîkàt-ı fenniye ile anladıktan sonra, birinci adamın kendi âyinesinde az bir tefekkürle elde ettiği kurbiyet-i maneviyeyi ancak elde edebiliriz.
İşte şu temsîl gibi, nübüvvet ve veraset‑i Nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velâyet-i sâire ise, ekserî kurbiyet esâsı üzerine gider. Bir çok merâtibde seyr ü sülûke mecbur olur.
İkinci Makam
O hâdisâta sebebiyet veren ve fesâdı çeviren, birkaç yahudîden ibaret değildir ki, onları keşfetmekle fesâdın önü alınsın. Çünkü pek çok muhtelif milletlerin İslâmiyete girmeleriyle birbirine zıd ve muhâlif çok cereyanlar ve efkâr karıştı. Bâhusus bazıların gurur‑u millîleri, Hazret-i Ömer’in (ra) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, seciyeten intikama fırsat beklerlerdi. Çünkü onların hem eski dini ibtal edilmiş, hem medâr-ı şerefi olan eski hükûmeti ve saltanatı tahrib edilmiş. İntikamını, bilerek veya bilmeyerek Hâkimiyet-i İslâmiye’den almaya hissen tarafdâr bir sûret almış. Onun için, yahudî gibi zekî ve dessâs bir kısım münâfıklar, o hâlet-i ictimâiyeden istifade ettiler denilmiş.
Demek o hâdisâtın önünü almak, o vakitteki hayat‑ı ictimâiyeyi ve muhtelif efkârı ıslahla olurdu. Yoksa bir-iki müfsidin keşfedilmesiyle olmazdı.
Eğer denilse: Hazret‑i Ömer’in (ra) minber üstünde, bir aylık mesâfede bulunan Sâriye nâmındaki bir kumandanına: يَا سَارِيَةُ اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ deyip, Sâriye’ye işittirip, sevku'l‑ceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği hâlde, neden yanındaki kàtili Firuz’u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi?
Elcevab: Hazret‑i Yakub Aleyhisselâm’ın verdiği cevab ile cevab veririz. Yani; Hazret‑i Yakub’dan sorulmuş ki: “Ne için Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yûsuf’u görmedin?” Cevaben demiş ki: “Bizim hâlimiz şimşekler gibidir; bazen görünür, bazen saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz.”
Elhâsıl: İnsan her ne kadar fâil‑i muhtar ise de, fakat وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ sırrınca; meşîet‑i İlâhiye asıldır, Kader hâkimdir. Meşîet-i İlâhiye, meşîet-i insaniyeyi geri verir. اِذَا جَاءَ الْقَدَرُ عُمِيَ الْبَصَرُ hükmünü icra eder. Kader söylese; iktidar‑ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz'î susar.