Suâl: Nasrâniyet, İslâmiyet’in inkişafına bundan sonra mâni olmayacak mıdır?
Cevab: Nasrâniyet ya intifâ veya ıstıfâ ile terk‑i silâh edecektir. Zîra birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlıkta da yırtıldı, tevhide yaklaştı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor.
Ya intifâ bulup sönecek veyâhut doğrudan doğruya hakîki Hıristiyanlığın esâsına câmi' olan hakàik‑ı İslâmiyeyi karşısında görecektir.
Beşer dinsiz olamaz!
İşte bu sırr‑ı azîme, Hazret-i Peygamber (asm) işâret etmiştir ki: Hazret-i İsâ gelecek, ümmetimden olacak; aynı şerîatımla amel edecektir.
Sâniyen:
Sebeb‑i ihtilâf-ı muzır: “Bu haktır.” düsturu yerine “Yalnız hak budur.” ve “En güzeli budur.” hükmü yerine “Güzeli budur.” hükmü ikame edilmiştir. (El-hubbu fillâh) esâs-ı merhametkârı yerine (El-buğzu fillâh) ikame edilmiştir. Kendi mesleğinin muhabbeti yerine, başka meslekten nefret, harekâtında hâkim kılınmıştır. Hakikate muhabbet yerine, ene tarafgirliği müdâhale etmiştir. Vesâil ve delâil, makàsıd ve gâyât yerine ikame edilmiştir.
Hâlbuki fâsid bir delil ile hak bir netice zihinde ikame edilir. Bâtıl bir vesile ile hak bir gaye, fikirde tesbit edilir. Mâdem gaye ve maksad haktır; delil ve vesilelerdeki fesâd, böyle inşikak‑ı kulûba sebebiyet vermemeli.
Sâlisen:
Sebeb‑i ihtilâf, hâkim-i zâlim olan cerbezedir. Fikr-i tenkid ve bedbînliğe istinâd eden cerbeze, dâima zâlimdir.
Suâl: O sâil‑i mechûl, tekrar der: Cerbeze nedir?
Cevab: Müteferrik büyük işlerde, yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenâta gâlib etmektir.
Meselâ, bir aşîretin her bir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy‑ı mekân ederek birden bir şahısta o muhassalı temsîl edip başka efrâdı ona kıyâs ederek o nazar ile baksa…
Veyâhut bir sene zarfında birisinden gelen râyiha‑i kerîheyi, cerbeze ile tayy-ı zaman ederek bir dakika-i vâhidede, o şahs-ı hâzırda sudûrunu tasavvur etse; acaba evvelki adam ne derece müstakzer, ikinci adam ne derece müteaffin hattâ hayâl gözünü kapasa vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar akıl onları tevbih etmeye hakkı olmayacaktır.
İşte şu cerbezenin tavr‑ı acîbi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile herşeyi temâşâ eder.
Hakikaten cerbeze, envâ'ıyla garâibin makinesidir.
Görülmüyor mu ki cerbeze‑âlûd bir âşığın nazarında, umum kâinât, birbirine muhabbet ile müncezib, rakkasâne hareket edip gülüşüyor… Veyâhut çocuğunun vefâtıyla mâtem tutan bir vâlidenin cerbeze-âlûd me'yûsiyeti nazarında, umum kâinât hüzün-engîzâne ağlaşıyor.
Herkes, istediği ve hâline münâsib gördüğü meyveyi koparır.
Bu makamda size bir temsîl: Meselâ, sizden yorulmuş yolcu bir adam, yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere, gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse (nekàisten müberrâ olmak, cinân‑ı Cennet’in mahsûsâtından ve her kemâle bir noksanı karıştırmak, şu âlem-i kevn ü fesâdın mukteziyâtından olmakla) şu bahçenin müteferrik köşelerinde bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için inhiraf-ı mizâc sevki ve emri ile yalnız o taaffünâtı taharrî ve o murdar şeylere idâme-i nazar eder. Güyâ onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fenâ hayâl tevessü' ederek, o bostanı bir selhhâne ve mezbele sûretinde gösterdiğinden midesi bulanır ve istifrağ eder, kemâl-i nefretle kaçar.
Acaba beşerin lezzet‑i hayatını gussadâr eden böyle bir hayâle, hikmet ve maslahat rû-yi rızâ gösterebilecek midir?
Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
Suâl: Herkes, zaman ve dehirden şikâyet ediyor. Acaba Sâni'‑i Zülcelâl’in san'at-ı bedî'ine i'tirâz çıkmaz mı?
Cevab: Hayır, asla. Belki mânâsı şudur: Güyâ şikâyetçi der ki istediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hâl; hikmet‑i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mâhiyeti müstaid değil ve inâyet-i ezeliyenin pergârıyla nakşolunan feleğin kanunu müsâid değil ve meşîet-i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvâfık değil ve mesâlih-i umumiyeyi te'sis eden Hikmet-i İlâhî râzı değillerdir ki şu âlem-i imkân, Feyyâz-ı Mutlak’ın yed-i kudretinden şu ukùlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüz iştihâsıyla istediğimiz semerâtı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz.
Evet, bir şahsın tehevvüsü için büyük bir dâire‑i muhîta, hareket-i mühimmesinden durdurulmaz.
Elhâsıl: Cerbeze bir hâkimdir. Yalnız seyyiât tarafını konuşturmamalı, onun hasmı olan hasenâtı da dinlemeli. Sonra muvâzene edip mîzan‑ı haşirdeki hükm-ü âdilâne gibi râcih gelene muhabbetle hak vermelidir.
Suâl: Efkâr‑ı hâzırada cerbeze nasıl bir te'sir etmiştir?
Cevab: Bak, o seyyiedir ki Ararat Dağı kadar bize zulüm ve tahkîr eden ecnebî bir devleti, ne safsatalı bahânelerle, bilmem hangi tarihte Kırım’da bize yardım etmiş gibi yavelerle, bize dost olabilecek sûrette gösteriyorlar.
Hem Süphan Dağı kadar, İslâmiyet’in izzet ve şerefine çalışan gürûh‑u mücâhidîni, acîb bahânelerle en fenâ derekesine indirip millete düşman gibi gösteriyorlar.
Hem de Avrupa’nın terbiyesinin neticesi olarak – خُذْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ اَحْسَنَهُ kaidesiyle herşeyin en iyi cihetini nazara almak maslahat iken – en fenâ ciheti nazara alıp mütemâdiyen milleti ye'se sevk ederek rûh‑u cemâati öldürüyor.
Hem yine cerbeze seyyiesine, za'f‑ı akîde inzimam etmesiyle, mesâil-i diniyede en zayıf tarafını irâe ederek dinsizliğe zemin ihzar ediyor.
Hem yine onun netâicidir ki muktezâ‑yı beşeriyet olan beyne's-selef cereyan eden tenkidât-ı rakìbkârâne veya hak-perestâneyi, Sofestâicesine bir cerbeze ile her birinin hakkında başkaların tenkidâtını irâe edip eâzım-ı ümmet hakkında hürmetsizlik ve emniyetsizliği telkin ederek, o vâsıta ile ezhândaki İslâmiyet’in kudsiyetini sarsıyor.
İşte bunlar gibi çok mazarrat‑ı azîme, şu nev'i cerbezeden tevellüd ediyor.
İstanbul’u düşündükçe iki karış kadar dili uzanmış, sâir a'zâsı neşv ü nemâdan mahrum kalmış, ihtiyar bir çocuğun timsâli zihnime geliyor.
Suâl: Anadolu aleyhinde çıkmış olan fetvâya ne dersin?
Cevab: Fetvâ‑yı mahz değil ki i'tizar edilsin. Belki kazâyı tazammun eden bir fetvâdır. Çünkü fetvânın kazâdan farkı; mevzûu âmmdır, gayr-ı muayyendir hem mülzim değil… Kazâ ise muayyen ve mülzimdir. Şu fetvâ ise hem muayyendir, kim nazar etse bizzarûre muradı anlar. Hem mülzim olmuştur. Çünkü avâm-ı Müslimîni onlar aleyhinde sevk etmekte esbâbın en âhiridir.
Mâdemki şu fetvâ, kazâyı tazammun ediyor, kazâda iki hasmı dinletmek zarûrîdir. Anadolu da söylettirilmeliydi. Netice‑i müddeiyâtlarını aleyhlerinde olan da'vâlarla, siyâsiyyûn ve ulemâdan bir hey'et tarafından, maslahat-ı İslâmiye noktasında muhâkeme edildikten sonra fetvâ verilebilirdi.
Zâten şimdi bazı hakàikta bir inkılâb var. Ezdâd isimlerini değiştirip mübâdele etmişler. Zulme adâlet, cihada bağy, esârete hürriyet nâmı veriliyor.
Suâl: Neden bu kadar İ.G.Z.’den nefret ediyorsun? Musâlahasını da istemiyorsun?
Cevab: Sebeb bir değil, bindir. Bana en ziyâde şedîd görünen, ma'nen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek hâlinde olan secâya‑yı seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyâm bulur; izzet-i İslâmiye, nâmus-u millînin yarası pek derindir.
Edirne Câmii’nde, bir İslâm hocasının lisânıyla, Venizelos gibi şeytan zâlime duâ ettirdi. Merkez‑i Hilâfette, Müslümanlar lisânıyla hizbü'ş-şeytan olan İ.G.Z., Yunan askerlerini halâskâr, tathirci ilân ve karşısındaki gürûh-u mücâhidîni cânî, zâlim söylettirdi.
Acaba bir vâlide o dereceye getirilse ki çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir olmayarak, parça parça etse hiç mümkün müdür ki onda hissiyat‑ı àliye ve ahlâk-ı sâmiye intifâ etmesin?‥
Suâl: Neden İ.G.Z. siyaseti gâlib çıkar?
Cevab: Siyasetinin hàssa‑i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilâftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, hariçte menfîliktir.
Bir adam kocaman bir binayı bir günde harâb eder, bir taburu ihtilâle verir. Şu alçak siyasettir ki K.T.T.’i zâhiren tel'in ettiği hâlde, gizlice dehàlet ediyor. Fenâlık ve ahlâk‑ı seyyie, siyasetine vâsıta olduğu için her yerde ahlâk-ı seyyieyi himâye ederek teşci' eder. Şimdiki İstanbul hâli şâhiddir.
Suâl: Anadolu’da pek çok zulüm ediliyor ve pek çok Müslümanlar i'dâm ediliyor. Neden böyle yapıyorlar?
Cevab: Evet, maatteessüf pek fecî şeyler oluyor. Fakat asıl sebeb, mel'ûn mimsiz medeniyet, öyle zâlimâne bir silâh, şu harb‑i vahşiyâneye vermiştir ki o silâhın karşısında dayanmak, onun nazîriyle mukàbele etmek lâzım gelir. Şeşhâne ile mitralyöze mukàbele edilmez. İşte o silâh, o düstur ki medeniyet harbin eline vermiştir.
Ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç’in nâmına iki emri gördüm. Der: “Askerimize bir köyden bir tüfek açılsa çoluk‑çocuğu ile imha edilecektir.” İkinci emri de: “Bir cemâatte bir adam, cebhe zararına bize hıyânet etse çoluk-çocuğu ile imha edilecektir.”
İşte böyle azlem bir düstur ile İ.G.Z. Anadolu’ya hücum ediyor.
Suâl: Âlem‑i İslâm’daki ihtilâfı ta'dil edecek çare nedir?
Cevab: Evvelâ, müttefekun‑aleyh olan makàsıd-ı àliyeye nazar etmektir. Çünkü Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'ân’ımız bir, zarûriyât-ı diniyede umumumuz müttefik, zarûriyât-ı diniyeden başka olan teferruât veya tarz-ı telâkki veya tarîk-ı tefehhümdeki tefâvüt bu ittihâd ve vahdeti sarsamaz, râcih de gelemez. اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ düstur tutulsa aşk‑ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa – ki zaman dahi pek çok yardım ediyor – o ihtilâfât sahîh bir mecrâya sevk edilebilir.
Esefâ! Gaye‑i hayâlden tenâsî veya nisyan olmakla, ezhân enelere dönüp etrafında gezerler. İşte gaye-i hayâl, maksad-ı àlî bütün vuzûhuyla meydâna atılmıştır.