Birinci Mes'ele
Tarih, lisân‑ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat-ı Arab’ın câzibesiyle a'câm; Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm-ı Mudarî’nin melekesi denilen, belâğat-ı Kur'âniye’nin mâdenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de; acemlerin ve acemîlerin Belâğat-ı Arabiye’nin san'atına girdiklerinden, fikrin mecrâ-yı tabîisi olan nazm-ı maânîden, zevk-i belâğatı nazm-ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki:
Efkâr ve hissiyatın mecrâ‑yı tabîisi, nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise, mantıkla müşeyyeddir. Mantıkın üslûbu ise, müteselsil olan hakàika müteveccihtir. Hakàika giren fikirler ise, karşısında olan dekàik-ı mâhiyâtta nâfizdirler. Dekàik-ı mâhiyât ise, âlemin nizâm-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizâm-ı ekmelde, herbir hüsnün menba'ı olan, hüsn-ü mücerred mündemicdir. Hüsn-ü mücerred ise, mezâyâ ve letâif denilen belâğat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinân-ı hilkatte cilveger olan ezhâra perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nağamâtıdır. Bülbüllerin nağamâtına âheng-i rûhâni veren ise, nazm-ı maânîdir.
Hâl böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâğat‑ı Arabiye’de üdebâ sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırdan çıktı. Zîra, bir milletin mizâcı, o milletin hissiyatının menşe'i olduğu gibi, lisân‑ı millîsi de, hissiyatının ma'kesidir… Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisânlarındaki isti'dâd‑ı belâğat dahi mütefâvittir; lâsiyyemâ, Arabî lisânı gibi nahvî bir lisân olsa…
Bu sırra binâen, cereyan‑ı efkâra mecrâ ve belâğat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır'av olan nazm-ı lafz, mecrâ-yı tabîisi olan nazm-ı mânâya mukàbele ederek, belâğatı müşevveş etmiştir…
Zîra, acemîler sû‑i ihtiyar veya sevk-i ihtiyaçla, lafzın tertib ve tahsinine ve maânî-i lûğaviyenin tahsiline daha ziyâde muhtaç olduklarından ve elfâz, mecrâ olmak cihetiyle, daha âsân ve daha zâhir ve nazar-ı sathîye daha mûnis ve hevâm gibi avâmın nazarlarını daha câzibedâr ve avâm-perestâne nümâyişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfâza daha ziyâde sarf-ı himmet etmişlerdir… Yani, ne kadar bir mesâfe kat'ederse, önlerine çok müşa'şa' sahrâlar, kendilerini göstermek şânında olan tertib-i maânîde olan teğalğülden zihinlerini çevirip, elfâz arkasına koşup, dolaşıyorlar.
Maânînin tasavvurlarından sonra, elfâzın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide, elfâz mânâya galebe etmekle istihdam ederek; lafız, mânâya hizmet etmek olan kaziye‑i tabîiye aksine çevrildiğinden, tabiat-ı belâğattan böyle lafız-perest mutasallıfların san'atına kadar, yok belki, tasannu'larına uzun bir mesâfe girmiştir.
Eğer istersen Harîrî gibi bir dâhiye‑i edebin “Makàmât”ına gir, gör! O dâhiye‑i edeb, nasıl hubb-u lafza mağlûb olarak, lafız-perestlik hevesi o kıymetdâr edebini lekedâr ettiği gibi, lafız-perestlere de bast-ı özür etmiştir ve nümûne-i imtisal olmuştur. Onun için, o koca Abdülkahir bu hastalığı tedâvi etmek için Delâil‑i İ'câz ve Esrâru'l‑Belâğat’ın bir sülüsünü, onun ilâçlarından doldurmuştur. Evet, lafız‑perestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır.
Tenbih: Lafız‑perestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de; sûret-perestlik ve üslûb-perestlik ve teşbih-perestlik ve hayâl-perestlik ve kafiye-perestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve mânâyı kendine fedâ edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarâfet için veya kafiyenin hatırı için çok edip, edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.
Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat‑ı mânâ istemek şartıyla‥ ve sûret-i mânâya haşmet vermeli, fakat meâlin iznini almak şartıyla‥ ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksûdun isti'dâdı müsâid olmak şartıyla‥ ve teşbihe revnâk vermeli, fakat matlûbun münâsebetini göze almak ve rızâsını tahsil etmek şartıyla‥ ve hayâle cevelân ve şa'şaa vermeli, fakat hakikati incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikate misâl olmak ve hakikatten istimdâd etmek şartıyla gerektir.