Birinci Risale Olan Birinci Mes'ele
﷽
اِنْ كُنْتُمْ لِلرُّؤْيَا تَعْبُرُونَ
Sâniyen: Üç sene evvel, benimle görüştükten üç gün sonra tâbiri çıkmış, te'vili tezâhür etmiş eski bir rüyanızın, şimdi tâbirini istiyorsunuz. Şimdilik o güzel, mübârek, müjdeli rüya mürûr‑u zamana uğramış. Mânâsını göstermiş olan o rüyaya karşı böyle desem hakkım yok mu:
نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ ❋ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْس مِى گُويَمْ خَبَرْ
اۤنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ
Evet kardeşim, senin ile mahz‑ı hakikat dersini müzâkereye alışmışız. Hayâlâtlara karşı kapısı açık olan rüyaları, tahkîkî bir sûrette mevzû‑i bahs etmek, tahkîk mesleğine tam uygun gelmediğinden; o cüz'î hâdise-i nevmiye münâsebetiyle, mevtin küçük bir kardeşi olan nevme ait ilmî ve düsturî olarak Altı Nükte-i Hakikati, Âyât-ı Kur'âniye’nin işâret ettiği vecihte beyân edeceğiz. Yedincisinde, senin rüyana kısa bir tâbir verilecek.
Birincisi
Sûre‑i Yûsuf’un mühim bir esâsı, rüya-yı Yûsufiye olduğu gibi; وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا âyeti misillû çok âyetlerle, rüyada ve nevmde perdeli olarak ehemmiyetli hakikatler var olduğunu gösterir.
İkincisi
Kur'ân ile tefe'üle ve rüyaya i'timâda ehl‑i hakikat tarafdâr değiller. Çünkü: Kur'ân-ı Hakîm, ehl-i küfrü kesretle ve şiddetli bir tarzda vuruyor. Tefe'ülde, kâfire ait şiddeti, tefe'ül eden insana çıktığı vakit, ye's veriyor; kalbi müşevveş ediyor.
Hem rüya dahi hayr iken, bazı aks‑i hakikatle göründüğü için şer telâkki edilir, ye'se düşürür, kuvve-i maneviyeyi kırar, sû-i zan verir. Çok rüyalar var ki; sûreti dehşetli, zararlı, mülevves iken tâbiri ve mânâsı çok güzel oluyor. Herkes rüyanın sûretiyle mânâsının hakikati mâbeynindeki münâsebeti bulamadığı için lüzumsuz telâş eder, me'yûs olur, keder eder.
İşte yalnız bu cihet içindir ki, ehl‑i hakikat gibi ve İmâm-ı Rabbânî misillû, başta; نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ dedim.
Üçüncüsü
Hadîs‑i sahîh ile nübüvvetin kırk cüz'ünden bir cüz'ü nevmde rüya-yı sâdıka sûretinde tezâhür etmiş. Demek rüya-yı sâdıka hem haktır, hem nübüvvetin vezâifine taalluku var. Şu Üçüncü Mes'ele, gayet mühim ve uzun ve nübüvvetle alâkadar ve derin olduğundan, başka vakte ta'lik ediyoruz; şimdilik o kapıyı açmıyoruz.
Dördüncüsü
Rüya üç nev'idir. İkisi, tâbir‑i Kur'ânla اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ’de dâhildir, tâbire değmiyor. Mânâsı varsa da ehemmiyeti yok. Ya mizâcın inhirafından, kuvve‑i hayâliye şahsın hastalığına göre bir terkîbât, tasvirât yapıyor; yâhut gündüz veya daha evvel, hattâ bir-iki sene evvel aynı vakitte başına gelen müheyyic hâdisâtı, hayâl tahattur eder; ta'dil ve tasvir eder, başka bir şekil verir. İşte bu iki kısım اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ’dir, tâbire değmiyor.
Üçüncü kısım ki, rüya‑yı sâdıkadır. O, doğrudan doğruya mâhiyet-i insaniyedeki latîfe-i Rabbâniye, âlem-i şehâdetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münâsebet bulur, bir menfez açar. O menfez ile, vukû'a gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar ve Levh-i Mahfûz’un cilveleri ve mektûbat-ı Kaderiyenin nümûneleri nev'inden birisine rastgelir, bazı vâkıât-ı hakîkiyeyi görür. Ve o vâkıâtta, bazen hayâl tasarruf eder, sûret libâsları giydirir. Bu kısmın çok envâ'ı ve tabakàtı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar, bazen bir ince perde altında çıkıyor, bazen kalınca bir perde ile sarılıyor.
Hadîs‑i Şerîfte gelmiş ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i vahiyde gördüğü rüyalar, subhun inkişafı gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.
Beşincisi
Rüya‑yı sâdıka, hiss-i kable'l-vukû'un fazla inkişafıdır. Hiss-i kable'l-vukû' ise, herkeste cüz'î-küllî vardır. Hattâ hayvanlarda dahi vardır. Hattâ bir zaman ben, bu hiss-i kable'l-vukû'u – zâhirî ve bâtınî meşhûr duygulara ilâve olarak – insanda ve hayvanda; “sâika” ve “şâika” nâmıyla aynı “sâmia” ve “bâsıra” gibi iki hiss-i âheri ilmen bulmuştum. Ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefe, o gayr-ı meş'ûr hislere; – hatâ ederek – ahmakçasına “sevk-i tabîi” diyorlar. Hâşâ, sevk-i tabîi değil, belki bir nev'i “ilhâm-ı fıtrî” olarak insan ve hayvanı, kader-i İlâhî sevkediyor.
Meselâ, kedi gibi bazı hayvan, gözü kör olduğu vakit, o sevk‑i kaderî ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur.
Hem rû‑yi zeminin sıhhiye memurları hükmünde ve bedevî hayvanatın cenazelerini kaldırmakla muvazzaf kartal gibi âkilü'l-lahm kuşlara, bir günlük mesâfeden bir hayvan cenazesinin vücûdu, o sevk-i kaderî ile ve o hiss-i kable'l-vukû' ilhâmıyla ve o sâika-i İlâhî ile bildirilir ve bulurlar.
Hem yeni dünyaya gelmiş bir arı yavrusu; yaşı bir gün iken, havada bir günlük mesâfeye gider, havada izini kaybetmeyerek, o sevk‑i kaderî ile ve o sâika ilhâmıyla döner, yuvasına girer.
Hattâ herkesin başında çok defa tekerrür ediyor ki; birisinden bahsediyorken, ânî kapı açılarak, tahminin fevkınde aynı adam gelir. Hattâ Kürtçe durûb‑u emsâldendir; نَاڤِ گُرْبِينَه پَالَانْدَارْ لِى وَرِينَهYani: “Kurdun bahsini ettiğin zaman topuzu hazırla, vur; çünkü kurt geliyor!” Demek bir hiss‑i kable'l-vukû' ile, latîfe-i Rabbâniye, icmâlen o adamın gelmesini hisseder. Fakat aklın şuûru ihâta etmediği için; kasden değil, ihtiyarsız olarak bahsetmeye sevkeder. Ehl-i ferâset bazen kerâmet gibi geldiğini beyân eder.
Hattâ bir zaman bende şu nev'i hassâsiyet fazla idi. Bu hâli bir düstur içine almak istedim, fakat yakıştıramadım ve yapamadım. Fakat ehl‑i salâhatte ve bâhusus ehl-i velâyette bu hiss-i kable'l-vukû' fazla inkişaf eder, kerâmetkârâne âsârını gösterir.
İşte umum avâm için dahi bir nev'i velâyete mazhariyet var ki, – rüya‑yı sâdıkada – evliyâ gibi, gaybî ve istikbâlî olan şeyleri görüyorlar. Evet, uyku nasıl ki, avâm için rüya-yı sâdıka cihetinde bir mertebe-i velâyet hükmündedir, öyle de; umum için, gayet güzel ve muhteşem bir sinema-i Rabbâniye’nin seyrangâhıdır. Fakat güzel ahlâklı güzel düşünür. Güzel düşünen, güzel levhaları görür. Fenâ ahlâklı fenâ düşündüğünden, fenâ levhaları görür.
Hem herkes için, âlem‑i şehâdet içinde, âlem-i gayba bakan bir penceredir. Hem mukayyed ve fânî insanlar için, saha-i ıtlâk bir meydân ve bir nev'i bekàya mazhar ve mâzi ve müstakbel, hâl hükmünde bir temâşâgâhtır. Hem tekâlif-i hayatiye altında ezilen ve meşakkat çeken zîrûhların istirahatgâhıdır.
İşte bu gibi sırlar içindir ki, Kur'ân‑ı Hakîm وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا nev'indeki âyetlerle, hakikat‑i nevmiyeyi ehemmiyetle ders veriyor.
Altıncısı ve En Mühimmi
Rüya‑yı sâdıka benim için hakkalyakìn derecesine gelmiş ve pek çok tecrübâtımla, kader-i İlâhî’nin herşeye muhît olduğuna bir hüccet-i kàtı' hükmüne geçmiştir.
Evet bu rüyalar, benim için hususan bu birkaç sene zarfında o dereceye gelmiştir ki; meselâ yarın başıma gelecek en küçük hâdisât ve en ehemmiyetsiz muâmelât ve hattâ en âdi muhâverât yazılı olduğunu ve daha gelmeden muayyen olduğunu ve gecede onları görmekle, dilim ile değil, gözüm ile okuduğum bana kat'î olmuştur. Bir değil, yüz değil, belki bin defa; gecede, hiç düşünmediğim hâlde, gördüğüm bazı adamlar veyâhut söylediğim mes'eleler, o gecenin gündüzünde, az bir tâbir ile aynen çıkıyor.
Demek en cüz'î hâdisât vukû'a gelmeden evvel hem mukayyeddir, hem yazılmıştır. Demek tesâdüf yok, hâdisât başıboş gelmiyor, intizamsız değillerdir…
Yedincisi
Senin müjdeli, mübârek ve güzel rüyanın tâbiri, Kur'ân için ve bizim için çok güzeldir. Hem, zaman tâbir etti ve ediyor, tâbirimize ihtiyaç bırakmıyor. Hem kısmen tâbiri güzel olarak çıkmış. Sen dikkat etsen anlarsın. Yalnız bir‑iki noktasına işâret ederiz; yani bir hakikat beyân ederiz. Senin, hakikat-i rüya nev'inden olan vâkıalar, o hakikatin temessülâtıdır. Şöyle ki:
O vâsi' meydânlık, Âlem‑i İslâmiyet’tir. Meydânlığın nihâyetindeki mescid, Isparta Vilâyetidir. Etrafı bulanık çamurlu su, hâl ve zamanın sefâhet ve atâlet ve bid'atlar bataklığıdır. Sen, selâmetle, bulaşmadan, sür'atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr-ı Kur'âniye’ye sâhib çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işârettir. Mesciddeki küçük cemâat ise; Hakkı, Hulûsi, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühtü, Lütfi, Husrev, Re'fet gibi Sözler’in hameleleridir. Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözler’deki kuvvet ve sür'at-i intişarlarına işârettir. Birinci safta sana tahsîs edilen makam ise, Abdurrahman’dan sana münhal kalan yerdir. O cemâat; telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işâreti ve hakikati ise, inşâallâh tamamıyla sonra çıkacak. Şimdi efrâdı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfik-i İlâhî ile birer şecere-i àliye hükmüne geçerler ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulûsi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi, nâşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat'î hükmedemem. O genç, kuvve-i velâyetle meydâna atılacak bir zâttır. Sâir noktaları sen benim bedelime tâbir et.
Senin gibi dostlarla uzun konuşmak hem tatlı, hem makbûl olduğundan; şu kısa mes'elede uzun konuştum, belki de isrâf ettim. Fakat nevme ait olan Âyât‑ı Kur'âniye’nin bir nev'i tefsirine işâret etmek niyetiyle başladığımdan, inşâallâh o isrâf affolur veya isrâf olmaz….