İkinci Makam
Bir mukaddime, Beş İşâret’tir. Mukaddime İki Mebhas’tır.
Birinci Mebhas
Bu gelecek beş işârette, şuûnât‑ı Rubûbiyeti rasad etmek için; birer sönük, küçük, dûrbîn nev'inden birer temsîl yazılacak. Bu temsîller; şuûnât-ı Rubûbiyetin hakikatini tutamaz, ihâta edemez, mikyâs olamaz; fakat baktırabilir. O gelecek temsîlâtta ve geçen Remizlerde, Zât-ı Akdes’in şuûnâtına münâsib olmayan tâbirat, temsîlin kusuruna aittir.
Meselâ: Lezzet ve sürûr ve memnuniyetin bizce ma'lûm mânâları, şuûnât‑ı mukaddeseyi ifâde edemiyor; fakat birer ünvân-ı mülâhazadır, birer mirsâd-ı tefekkürdür. Hem dahi şu temsîller; muhît, azîm bir kanun-u Rubûbiyet’in küçük bir misâlde ucunu göstermekle, Rubûbiyet’in şuûnâtında o kanunun hakikatini isbât ediyor. Meselâ bir çiçek, vücûddan gider, binler vücûd bırakarak öyle gider denilmiş. Onunla azîm bir kanun-u Rubûbiyeti gösteriyor ki; bütün bahar, belki bütün dünyadaki mevcûdâtta bu kanun-u Rubûbiyet cereyan ediyor.
Evet, Hàlık‑ı Rahîm, bir kuşun tüylü libâsını hangi kanun ile değiştiriyor, tazelendiriyor; O Sâni'-i Hakîm, aynı kanun ile, her sene küre-i arzın libâsını tecdîd eder. Hem o aynı kanun ile, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanun ile, kıyâmet vaktinde kâinâtın sûretini tağyîr edip değiştirir.
Hem hangi kanun ile zerreyi, mevlevî gibi tahrîk ederse; aynı kanun ile küre‑i arzı meczûb ve semâ'a kalkan mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor‥ ve manzûme-i şemsiyeyi gezdiriyor.
Hem hangi kanun ile senin bedenindeki hüceyrâtın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa; aynı kanun ile senin bağını her sene tecdîd eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanun ile, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdîd eder, taze bir peçe, üstüne çeker.
Hem O Sâni'‑i Kadîr, hangi kanun-u hikmetle bir sineği ihyâ eder; aynı kanun ile şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihyâ eder; ve o kanun ile küre-i arzı yine o baharda ihyâ eder; ve aynı kanun ile Haşirde mahlûkatı da ihyâ eder. Şu sırra işâreten مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Kur'ân fermân eder. Ve hâkezâ‥ kıyâs et. Bunlar gibi çok kavânîn‑i Rubûbiyet vardır ki, zerreden tâ mecmû-u âleme kadar cereyan ediyor.
İşte fa'âliyet‑i Rubûbiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti gör; herbir kanun bir bürhân-ı vahdet olduğunu bil. Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve irâdenin cilvesi olmakla beraber; hem vâhid, hem muhît olduğu için Sâni'in vahdâniyetini ve ilim ve irâdesini gayet kat'î bir sûrette isbât ederler.
İşte ekser Sözler’de ekser temsîlât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misâl ile göstermekle; müddeâda, aynı kanunun vücûduna işâret eder. Mâdem temsîl ile kanunun tahakkuku gösteriliyor; bürhân‑ı mantıkî gibi yakìnî bir sûrette müddeâyı isbât eder. Demek Sözler’deki ekser temsîller; birer bürhân-ı yakìnî, birer hüccet-i kàtıa hükmündedir.
İkinci Mebhas
Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde denildiği gibi, bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri vardır; herbir meyvenin, herbir çiçeğin o kadar gayeleri, hikmetleri vardır. Ve o hikmetler üç kısımdır. Bir kısmı Sâni'a bakar; esmâsının nakışlarını gösterir. Bir kısmı zîşuûrlara bakar ki; onların nazarlarında, kıymetdâr mektûbat ve mânidâr kelimâttır. Bir kısmı kendi nefsine ve hayatına ve bekàsına bakar; ve insana fâideli ise insanın menfaatine göre hikmetleri vardır.
İşte herbir mevcûdun böyle kesretli gayeleri bulunduğunu bir vakit düşünürken, hâtırıma Arabî tarzda ve gelecek “Beş İşâret”in esâsâtına nota hükmünde olarak, küllî gayelere işâret eden şu fıkralar gelmiştir:
وَهٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ الْجَلِيَّةُ مَظَاهِرُ سَيَّالَةٌ وَمَرَايَا جَوَّالَةٌ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ اَنْوَارِ ا۪يجَادِهِ سُبْحَانَهُ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ ❋ اَوَّلًا: مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِي الْجَم۪يلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ ❋ وَثَانِيًا: مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِ ❋ وَثَالِثًا: مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ ❋ وَرَابِعًا: مَعَ اِعْلَانِ التَّسْب۪يحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَاِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ ❋ وَخَامِسًا: لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ ❋
İşte bu beş fıkrada, gelecekte bahsedeceğimiz işârâtın esâsâtı var. Evet; herbir mevcûd – hususan zîhayat olanların – beş tabaka ayrı ayrı hikmetleri ve gayeleri var. Nasıl ki, meyvedâr bir ağaç, birbirinin üstündeki dalları semere verir, öyle de; herbir zîhayatın, beş tabaka muhtelif gayeleri bulunur ve hikmetleri var.
Ey insan‑ı fânî! Senin cüz'î bir çekirdek hükmündeki kendi hakikatini, meyvedâr bir şecere-i bâkiyeye inkılâb etmesini‥ ve beş işârette gösterilen on tabaka meyvelerini ve on nev'i gayelerini elde etmesini istersen; hakîki îmânı elde et. Yoksa bütün onlardan mahrum kalmakla beraber, o çekirdek içinde sıkışıp çürüyeceksin.
Birinci İşâret
فَاَوَّلًا: بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ مَعَ اِسْتِحْفَاظِ الْمَعَانِي الْجَم۪يلَةِ وَالْهُوِيَّاتِ الْمِثَالِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Bir mevcûd vücûddan gittikten sonra, zâhiren kendisi ademe, fenâya gider; fakat ifâde ettiği mânâlar bâkî kalır, mahfûz olur. Hüviyet‑i misâliyesi ve sûreti ve mâhiyeti dahi âlem-i misâlde ve âlem-i misâlin nümûneleri olan elvâh-ı mahfûzada ve elvâh-ı mahfûzanın nümûneleri olan kuvve-i hâfızalarda kalır. Demek, bir vücûd-u sûrî kaybeder; yüzer vücûd-u manevî ve ilmî kazanır. Meselâ; nasıl ki, bir sahifenin tab'ına medâr olan matbaa hurûfâtına bir vaziyet ve bir tertib verilir ve bir sahifenin tab'ına medâr olur; ve o sahife ise, sûretini ve hüviyetini, basılan müteaddid yapraklara verip ve mânâlarını çok akıllara neşrettikten sonra, o matbaa hurûfâtının vaziyeti ve tertibi de değiştirilir. Çünkü daha ona lüzum kalmadı, hem başka sahifelerin tab'ı lâzım geliyor…
İşte aynen bunun gibi, şu mevcûdât‑ı arziye hususan nebâtiye, kalem-i kader-i İlâhî onlara bir tertib, bir vaziyet verir; bahar sahifesinde kudret onları icâd eder ve güzel mânâlarını ifâde ederek, sûretleri ve hüviyetleri âlem-i misâl gibi âlem-i gaybın defterine geçtikleri için, hikmet iktiza ediyor ki; o vaziyet değişsin, tâ yeni gelecek diğer bahar sahifesi yazılsın, onlar dahi mânâlarını ifâde etsinler.
İkinci İşâret
وَثَانِيًا : مَعَ اِنْتَاجِ الْحَقَائِقِ الْغَيْبِيَّةِ وَالنُّسُوجِ اللَّوْحِيَّةِBu fıkra işâret eder ki: Herbir şey – cüz'î olsun küllî olsun – vücûddan gittikten sonra – hususan zîhayat olsa – çok hakàik‑ı gaybiye netice vermekle beraber; âlem-i misâlin defterlerinde olan levh-i misâlî üstünde, etvâr-ı hayatı adedince sûretleri bırakıp, o sûretlerden mânidâr olan ve mukadderât-ı hayatiye denilen sergüzeşt-i hayatiyeleri yazılır ve rûhâniyâta bir mütâlaagâh olur.
Nasıl ki, meselâ bir çiçek vücûddan gider, fakat yüzer tohumcuklarını ve tohumcuklarda mâhiyetini vücûdda bırakmakla beraber; küçük elvâh‑ı mahfûzada ve elvâh-ı mahfûzanın küçük nümûneleri olan hâfızalarda binler sûretini bırakıp, zîşuûrlara etvâr-ı hayatıyla ifâde ettiği tesbihât-ı Rabbâniye ve nukùş-u esmâiyeyi okutturur, sonra gider.
Öyle de; yeryüzünün saksısında güzel masnûâtla münakkaş olan bahar mevsimi, bir çiçektir; zâhiren zevâl bulur, ademe gider, fakat onun tohumları adedince ifâde ettikleri hakàik‑ı gaybiye ve çiçekleri adedince neşrettiği hüviyet-i misâliye ve mevcûdâtı adedince gösterdikleri Hikmet-i Rabbâniye’yi kendine bedel olarak vücûdda bırakıp sonra bizden saklanır. Hem o giden baharın arkadaşları olan sâir baharlara yer boşaltır, tâ onlar gelip vazife görsünler. Demek o bahar, zâhirî bir vücûdu çıkarır; ma'nen bin vücûd giyer.
Üçüncü İşâret
وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ الْاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Dünya bir destgâh ve bir mezraadır. Âhiret pazarına münâsib olan mahsulâtı yetiştirir. Çok Söz’lerde isbât etmişiz: Nasıl ki, cin ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de; dünyanın sâir mevcûdâtı dahi, âhiret hesabına çok vazifeler görüyorlar ve çok mahsulât yetiştiriyorlar. Belki küre‑i arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki; “Onun içindir.” Bu sefîne-i Rabbâniye, yirmidört bin senelik bir mesâfeyi bir senede geçip, meydân-ı haşrin etrafında dönüyor. Meselâ ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya mâceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o mâceraların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak'aları müşâhede etseler, çok mütelezziz olurlar.
Mâdem öyledir, herhalde dâr‑ı lezzet ve menzil-i saâdet olan dâr-ı Cennet’te, عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ işâretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî mâceraların muhâveresi ve dünyevî hâdisâtın manzaraları Cennet’te bulunacaktır.
İşte bu güzel mevcûdâtın bir ân görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menâzır‑ı sermediyeyi teşkil etmek için, bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor. Meselâ: Nasıl ki, ehl-i medeniyet, fânî vaziyetlere bir nev'i bekà vermek ve ehl-i istikbâle yâdigâr bırakmak için, güzel veya garîb vaziyetlerin sûretlerini alıp, sinema perdeleriyle istikbâle hediye ediyor, zaman-ı mâziyi zaman-ı hâlde ve istikbâlde gösteriyor ve dercediyorlar…
Aynen öyle de; şu mevcûdât‑ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Sâni'-i Hakîm’i, âlem-i bekàya ait gayelerini o âleme kaydetmekle beraber; âlem-i ebedîde, sermedî manzaralarda onların etvâr-ı hayatlarında gördükleri vezâif-i hayatiyeyi ve mu'cizât-ı Sübhâniyeyi, menâzır-ı sermediyede kaydetmek, muktezâ-yı ism-i Hakîm ve Rahîm ve Vedûd’dur.
Dördüncü İşâret
وَرَابِعًا : مَعَ اِعْلَانِ التَّسْب۪يحَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَاِظْهَارِ الْمُقْتَضَيَاتِ الْاَسْمَائِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki:
Mevcûdât, etvâr‑ı hayatıyla, müteaddid envâ'-ı tesbihât-ı Rabbâniye’yi yapıyor. Hem Esmâ-i İlâhiye’nin iktiza ve istilzam ettikleri hâlâtı gösteriyor ki; meselâ Rahîm ismi, şefkat etmek ister; Rezzâk ismi, rızık vermek iktiza eder; Latîf ismi, lütfetmek istilzam eder‥ ve hâkezâ… Bütün esmânın, birer birer muktezâsı vardır.
İşte herbir zîhayat, hayatıyla ve vücûduyla o esmânın muktezâsını göstermekle beraber; cihâzâtı adedince Sâni'‑i Hakîm’e tesbihât yapıyorlar. Meselâ: Nasıl ki, bir insan güzel meyveler yer, o meyveler midesinde dağılır, erir, zâhiren mahvolur; fakat ağzından, midesinden başka bütün hüceyrât-ı bedeniyede fa'âliyetkârâne bir lezzet, bir zevk vermekle beraber, aktâr-ı bedendeki vücûdu ve hayatı beslemek ve idâme-i hayat etmek gibi pek çok hikmetlerin vücûduna medâr oluyor. O taam kendisi de, vücûd-u nebâtîden hayat-ı insaniye tabakasına çıkıyor, terakkî ediyor.
Aynen öyle de; şu mevcûdât zevâl perdesinde saklandıkları vakit; onların yerinde herbirisinin pek çok tesbihâtı bâkî kalmakla beraber, pek çok Esmâ‑i İlâhiye’nin de nukùşlarını ve mukteziyâtını o esmânın ellerine bırakır. Yani bir vücûd-u bâkiyeye tevdî' ederler, öyle giderler. Acaba fânî ve muvakkat bir vücûdun gitmesiyle onun yerine bir nev'i bekàya mazhar binler vücûd kalsa; denilir mi ki, ona yazık oldu veyâhut abes oldu veyâhut şu sevimli mahlûk neden gitti‥ şekvâ edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet, muhabbet öyle iktiza ediyorlar ve öyle olmak gerektir. Yoksa bir tek zarar gelmemek için, binler menfaati terketmek lâzım gelir ki; o hâlde binler zarar olur.
Demek; Rahîm, Hakîm ve Vedûd isimleri; zevâle ve firâka muârız değiller, belki istilzam edip iktiza ediyorlar.
Beşinci İşâret
وَخَامِسًا : لِظُهُورِ الشُّؤُنَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ وَالْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ fıkrası ifâde ediyor ki: Mevcûdât – hususan zîhayat olanlar – vücûd‑u sûrîden gittikten sonra, bâkî çok şeyleri bırakırlar, öyle giderler… İkinci Remiz’de beyân edildiği gibi, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un kudsiyet ve istiğnâ-yı kemâline muvâfık bir tarzda ve ona lâyık bir sûrette; hadsiz bir muhabbet, nihâyetsiz bir şefkat, gayetsiz bir iftihar – tâbiri câiz ise – mukaddes hadsiz bir memnuniyet, bir sevinç – tâbirde hatâ olmasın – hadsiz bir lezzet-i mukaddese, bir ferâh-ı münezzeh şuûnât-ı Rubûbiyetinde bulunur ki; onların âsârı bilmüşâhede görünüyor.
İşte o şuûnât, iktiza ettikleri hayret‑nümâ fa'âliyet içinde mevcûdât, tebdil ve tağyîr ile, zevâl ve fenâ içinde sür'atle sevkediliyor; mütemâdiyen âlem-i şehâdetten âlem-i gayba gönderiliyor. Ve o şuûnâtın cilveleri altında mahlûkat; dâimî bir seyr ü seyelân, bir hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin kulaklarına, vâveylâ-yı firâk ve zevâli ve ehl-i hidayetin sem'ine, velvele-i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar. Bu sırra binâen herbir mevcûd Vâcibü'l-Vücûd’un bâkî şuûnâtının tezâhürüne bâkî birer medâr olacak mânâları, keyfiyetleri, hâletleri vücûdda bırakıp öyle gidiyorlar.
Hem o mevcûd, bütün müddet‑i hayatında geçirdiği etvâr ve ahvâli, ilm-i Ezelînin ünvânları olan İmâm-ı Mübîn, Kitab-ı Mübîn, Levh-i Mahfûz gibi vücûd-u ilmî dâirelerinde vücûd-u haricîsini temsîl eden mufassal bir vücûd dahi bırakıp öyle giderler. Demek her fânî; bir vücûdu terkeder, binler bâkî vücûdları kazanır, kazandırır.
Meselâ: Nasıl ki, hàrikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur; fakat o fabrikanın inbiklerinde çok kıymetdâr kimya maddeleri ve edviyeler teressüb eder. Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitab tab'ına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymetdâr şeyleri imâl etmesine medâr oluyor ve hâkezâ… Demek o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla, binler şeyler vücûd buluyor. Demek, âdi bir vücûd gider, àlî çok vücûdları irsiyet bırakır. İşte şu hâlde, o âdi maddeye yazık oldu denilir mi? Fabrika sâhibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti, şikâyet edilir mi?
Aynen öyle de وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Hàlık‑ı Hakîm ve Rahîm ve Vedûd; muktezâ-yı rahmet ve hikmet ve vedûdiyet olarak, kâinât fabrikasına hareket veriyor; herbir vücûd-u fânîyi, çok bâkî vücûdlara çekirdek yapar; makàsıd-ı Rabbâniye’sine medâr eder; şuûnât-ı sübhâniyesine mazhar kılar; kalem-i kaderine mürekkeb ittihàz eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar ve daha bilmediğimiz pek çok inâyât-ı gâliye ve makàsıd-ı àliye için, kendi fa'âliyet-i kudretiyle kâinâtı fa'âliyete getirir. Zerrâtı cevelâna, mevcûdâtı seyerâna, hayvanatı seyelâna, seyyârâtı deverâna getirir, kâinâtı konuşturur; âyâtını ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır. Ve mahlûkat‑ı arziyeyi, – rubûbiyeti noktasında – havayı, emir ve irâdesine bir nev'i arş; ve nur unsurunu, ilim ve hikmetine diğer bir arş; ve suyu, ihsân ve rahmetine başka bir arş; ve toprağı, hıfz ve ihyâsına bir çeşit arş yapmış. O arşlardan üçünü, mahlûkat-ı arziye üstünde gezdiriyor.
Kat'iyyen bil ki: Bu Beş Remiz’de ve Beş İşâret’te gösterilen parlak hakikat‑i àliye, Nur-u Kur'ân ile görünür ve îmânın kuvvetiyle sâhib olunabilir. Yoksa o hakikat-i bâkiye yerine, gayet müdhiş bir zulümât geçer. Ehl‑i dalâlet için dünya, firâklar ve zevâller ile dolu ve ademler ile mâlâmâldir. Kâinât, onun için manevî bir Cehennem hükmüne geçer. Herşey onun için; ânî bir vücûd ile, hadsiz bir adem ihâta ediyor. Bütün mâzi ve müstakbel, zulümât-ı ademle memlûdür; yalnız kısacık bir zaman-ı hâlde, bir hazîn nur-u vücûd bulabilir. Fakat sırr-ı Kur'ân ve nur-u îmân ile, ezelden ebede kadar bir nur-u vücûd görünür; ona alâkadar olur ve onunla saâdet-i ebediyesini te'min eder.
Elhâsıl: Biz, Şâir‑i Mısrî’nin tarzında deriz:
Deryâ olunca nefes,
Pârelenince kafes,
Tâ kesilince bu ses;
Çağırırım: Yâ Hak! Yâ Mevcûd! Yâ Hayy! Yâ Ma'bûd!
Yâ Hakîm! Yâ Maksûd! Yâ Rahîm! Yâ Vedûd!‥
Ve bağırarak derim:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُب۪ينُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَم۪ينُ
Ve îmân ederek isbât ederim:
اِنَّ الْبَعْثَ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَالْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَاِنَّ السَّعَادَةَ الْاَبَدِيَّةَ حَقٌّ وَاِنَّ اللّٰهَ رَح۪يمٌ حَك۪يمٌ وَدُودٌ وَاِنَّ الرَّحْمَةَ وَالْحِكْمَةَ وَالْمَحَبَّةَ مُح۪يطَةٌ بِجَم۪يعِ الْاَشْيَاءِ وَشُؤُنَاتِهَا
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اٰم۪ينَ. وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ.
سُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَد۪يقَةَ اَرْضِهِ ، مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ ، مَحْشَرَ خِلْقَتِهِ ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ ، مَدَارَ حِكْمَتِهِ ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ ، مَزْرَعَ جَنَّتِهِ ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ ، مَس۪يلَ الْمَوْجُودَاتِ ، مَك۪يلَ الْمَصْنُوعَاتِ ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ ، مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ خَوَارِقُ صُنْعِهِ ، هَدَايَاءُ جُودِهِ ، بَرَاه۪ينُ لُطْفِهِ ، دَلَائِلُ الْوَحْدَةِ ، لَطَائِفُ الْحِكْمَةِ ، شَوَاهِدُ الرَّحْمَةِ ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ ز۪ينَةِ الْاَثْمَارِ ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ ف۪ي نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ ، تَزَيُّنُ الْاَزْهَارِ ، تَبَرُّجُ الْاَثْمَارِ ف۪ي هٰذِهِ الْجِنَانِ ، تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ ف۪ي كُلِّ الْحَيْوَانَاتِ وَالْاِنْسَانِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ ، تَوَدُّدُ رَحْمَانٍ ، تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيْوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَانِّ