Üçüncü Mes'ele
Hikmet ve akıl ile halledilmeyen bir mes'ele‑i mühimme كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍفَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ
Suâl: Kâinâttaki mütemâdiyen şu hayret‑engîz fa'âliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyorlar; dâima dönüp tazeleniyorlar?
Elcevab: Şu hikmetin izâhı bin sahife ister. Öyle ise izâhını bırakıp gayet muhtasar bir icmâlini iki sahifeye sığıştıracağız.
İşte nasıl ki; bir şahıs, bir vazife‑i fıtriyeyi veyâhut bir vazife-i ictimâiyeyi yapsa ve o vazife için harâretli bir sûrette çalışsa; elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:
Birisi: Vazifeye terettüb eden maslahatlar, semereler, fâidelerdir ki; ona “ille‑i gâiye” denilir.
İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak, bir lezzet vardır ki; harâretle o vazifeyi yaptırıyor ki, ona “dâî ve muktazî” tâbir edilir.
Meselâ yemek yemek, iştihâdan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır ki, onu yemeğe sevkeder. Sonra da yemeğin neticesi, vücûdu beslemektir; hayatı idâme etmektir.
Öyle de: وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى şu kâinâttaki dehşet‑engîz ve hayret-nümâ hadsiz fa'âliyet, iki kısım Esmâ-i İlâhiye’ye istinâd ederek iki hikmet-i vâsia içindir ki, herbir hikmeti de nihâyetsizdir:
Birincisi: Cenâb‑ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sının had ve hesaba gelmez envâ'-ı tecelliyâtı var. Mahlûkatın tenevvü'leri, o tecelliyâtın tenevvü'ünden geliyor. O esmâ ise, dâimî bir sûrette tezâhür isterler. Yani, nakışlarını göstermek isterler. Yani, nakışların âyinelerinde cilve-i cemâllerini görmek, göstermek isterler. Yani, kâinât kitabını ve mevcûdât mektûbatını ânen-feânen tazelendirmek isterler. Yani, yeniden yeniye mânidâr yazmak ve herbir mektûbu, Zât-ı Mukaddes ve Müsemmâ-yı Akdes ile beraber, bütün zîşuûrların nazar-ı mütâlaasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler.
İkinci Sebeb ve Hikmet: Nasıl ki, mahlûkattaki fa'âliyet bir iştihâ, bir iştiyak, bir lezzetten geliyor. Ve hattâ herbir fa'âliyette kat'iyyen lezzet vardır; belki herbir fa'âliyet, bir nev'i lezzettir.
Öyle de; Vâcibü'l‑Vücûd’a lâyık bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve gınâ-yı mutlakına muvâfık bir sûrette ve kemâl-i mutlakına münâsib bir şekilde, hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet-i mukaddese var.
Ve o şefkat‑i mukaddese ve o muhabbet-i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes var.
Ve o şevk‑i mukaddesten gelen hadsiz bir sürûr-u mukaddes var.
Ve o sürûr‑u mukaddesten gelen – tâbir câiz ise – hadsiz bir lezzet-i mukaddese var.
Hem o lezzet‑i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan; mahlûkatın, fa'âliyet-i Kudret içinde ve isti'dâdları, kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden memnuniyetlerinden ve kemâllerinden gelen ve Zât-ı Rahmân-ı Rahîm’e ait – tâbir câiz ise – hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir sûrette, hadsiz bir fa'âliyeti iktiza ediyor.
İşte şu hikmet‑i dakîkayı felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki; şuûrsuz tabiatı ve kör tesâdüfü ve câmid esbâbı, şu gayet derecede alîmâne, hakîmâne, basîrâne fa'âliyete karıştırmışlar, dalâlet zulümâtına düşüp nur-u hakikati bulamamışlar…
قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى كَاشِفِ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْمَوْجُودَاتِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ مَا دَامَ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî