Altıncı Suâlinizin Meâli
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ Bu âyetin Âhirete, Cennet’e, Cehennem’e ve ehillerine şümûlü var mı, yok mu?
Elcevab: Şu mes'ele, pek çok ehl‑i tahkîk ve ehl-i keşf ve ehl-i velâyetin medâr-ı bahsi olmuş. Şu mes'elede söz, onlarındır. Hem de şu âyetin çok genişliği ve çok merâtibi var. Ehl-i tahkîkin bir kısm-ı ekseri demişler ki; âlem-i bekàya şümûlü yok. Diğer kısmı ise; ânî olarak onlar da az bir zamanda, bir nev'i helâkete mazhar olurlar. O kadar az bir zamanda oluyor ki, fenâya gidip gelmiş hissetmeyecekler.
Amma bazı müfrit fikirli ehl‑i keşfin hükmettikleri fenâ-yı mutlak ise, hakikat değildir. Çünkü Zât‑ı Akdes-i İlâhî, mâdem sermedî ve dâimîdir; elbette sıfâtı ve esmâsı dahi sermedî ve dâimîdirler. Mâdem sıfâtı ve esmâsı dâimî ve sermedîdirler; elbette onların âyineleri ve cilveleri ve nakışları ve mazharları olan âlem-i bekàdaki bâkiyât ve ehl-i bekà, fenâ-yı mutlaka bizzarûre gidemez.
Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden şimdilik iki nokta hâtıra gelmiş, icmâlen yazacağız.
Birincisi
Cenâb‑ı Hak öyle bir Kadîr-i Mutlak’tır ki; adem ve vücûd, kudretine ve irâdesine nisbeten iki menzil gibi, gayet kolay bir sûrette oraya gönderir ve getirir. İsterse bir günde, isterse bir ânda oradan çevirir. Hem adem-i mutlak zâten yoktur; çünkü bir ilm-i muhît var. Hem dâire-i ilm-i İlâhî’nin harici yok ki, bir şey ona atılsın. Dâire-i ilim içinde bulunan adem ise, adem-i haricîdir ve vücûd-u ilmîye perde olmuş bir ünvândır. Hattâ bu mevcûdât-ı ilmiyeye bazı ehl-i tahkîk “A'yân-ı Sâbite” tâbir etmişler.
Öyle ise, fenâya gitmek; muvakkaten haricî libâsını çıkarıp, vücûd‑u manevîye ve ilmîye girmektir. Yani hêlik ve fânî olanlar; vücûd-u haricîyi bırakıp, mâhiyetleri bir vücûd-u manevî giyer, dâire-i kudretten çıkıp dâire-i ilme girer.
İkincisi
Çok Söz’lerde izâh ettiğimiz gibi; herşey, mânâ‑yı ismiyle ve kendine bakan vecihte hiçtir. Kendi zâtında müstakil ve bizâtihi sâbit bir vücûdu yok. Ve yalnız kendi başıyla kàim bir hakikati yok. Fakat Cenâb-ı Hakk’a bakan vecihte ise; yani mânâ-yı harfiyle olsa, hiç değil; çünkü onda cilvesi görünen esmâ-i bâkiye var. Ma'dûm değil; çünkü sermedî bir vücûdun gölgesini taşıyor. Hakikati vardır, sâbittir, hem yüksektir; çünkü mazhar olduğu bâkî bir ismin sâbit bir nev'i gölgesidir.
Hem كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ insanın elini mâsivâdan kesmek için bir kılınçtır ki; o da Cenâb‑ı Hakk’ın hesabına olmayan fânî dünyada, fânî şeylere karşı alâkaları kesmek için; hükmü, dünyadaki fâniyâta bakar. Demek Allah hesabına olsa, mânâ-yı harfiyle olsa, livechillâh olsa; mâsivâya girmez ki, كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ kılıncıyla başı kesilsin.
Elhâsıl: Eğer Allah için olsa, Allah’ı bulsa; gayr kalmaz ki, başı kesilsin. Eğer Allah’ı bulmazsa ve hesabıyla bakmazsa, herşey gayrdır. كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ kılıncını isti'mâl etmeli, perdeyi yırtmalı, tâ O’nu bulmalı!‥
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî