Müstehak Bir Ceza
Şerîatın اَلْقَاتِلُ لَا يَرِثُ düstur‑u âdilânesi, şerîat-ı fıtriye olan kavânîn-i kadere muntabıktır ki tarîk-ı gayr-ı meşrû ile bir maksadı takib eden, maksûdunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos gibi.
Şuna bir misâl: Bidâyet‑i inkılâbımızdan beri, sevâb-ı âhiretin vesilesini dinsizcesine şân ve şerefe vâsıta yapanlar, müdhiş bir rezâletle neticelendi. Muvakkat bir şân ve şereften sonra, elîm bir sukùt takib etti. Lisân-ı hâlleri لَيْتَن۪ى كُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا tilâvet ediyor.
Fıtrat‑ı insan bir mezraa hükmündedir ki secâya-yı hasene temâyülât-ı şerriye ile beraber, dâneler gibi dest-i kaderle içinde ekilmiştir. Bu dâneler neşv ü nemâ bulmak için bir suya muhtaçtır. Hevâdan gelse şer dâneleri neşv ü nemâ bulur. Şimdiki şu medeniyet-i habîsenin hey'et-i ictimâiyeye verdiği te'sir gibi… Fıtraten – çendan – hayır ciheti gâlibdir fakat sünbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek, yüz değil bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi: O bâb-ı fitneyi kapatmakla, suyu Hüdâ tarafından vermek lâzımdır.
Suâl: Taaddüd‑ü zevcât ve abd gibi bazı mesâili, ecnebîler serrişte ederek medeniyet nokta-i nazarında, şerîata bazı evhâm ve şübehâtı îrâd ediyorlar.
Cevab: İslâmiyet’in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şerîat ona müessistir. Bu ise hüsn‑ü hakîki ve hayr-ı mahzdır.
Birisi dahi: Şerîat muaddildir. Yani gayet vahşî ve gaddâr bir sûretten çıkarıp ehvenü'ş‑şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakîkiye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir sûrete ifrâğ etmiştir. Çünkü birden tabiat-ı beşerde umumen hüküm-fermâ olan bir emri birden ref'etmek, tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder.
Binâenaleyh şerîat vâzı'‑ı esâret değildir. Belki en vahşî bir sûretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir sûrete indirmiştir, ta'dil etmiştir.
Hem de dörde kadar taaddüd‑ü zevcât, tabiata, akla, hikmete muvâfakatiyle beraber şerîat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekizden, dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüde öyle şerâit koymuştur ki ona mürâat etmekle, hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehvenü'ş-şerdir. Ehvenü'ş-şer ise bir adâlet-i izafiyedir.
Heyhât! Âlemin her hâlinde hayr‑ı mahz olamaz.
Suâl: Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye neden hizmet edemedi?
Cevab: En büyük hizmeti, adem‑i hizmetidir. En büyük hareketi, hareketsizliğidir. Çünkü buradaki hâkim olan kuvvet-i ecnebiye, lehinde olmayan her bir hareketi boğuyor. Hareket edenleri gördük, mukaddes câmilerde gâvurlara duâ ettirildi ve mücâhidlerin cevâz-ı katline fetvâ verdirildi. İşte Dâru'l-hikmet, bu fırtına içinde âlet ettirilmedi. En büyük mâni olan ecnebî kuvvet, bütün kuvvetiyle ahlâksızlığı himâye ve teşci' ediyordu.
İkinci derecede sebeb:
Dâru'l‑hikmet eczâları kàbil-i imtizaç, belki de ihtilât değil. Şahsî meziyetleri vardır. Cemâat rûhu tevellüd etmedi. “Ene”ler kavîdir, delinmedi ki bir “nahnü” olsun. “Ben” “biz” olmadı. Mesâîlerinde teşârük düsturuyla işe girişildi, teâvün düsturu ihmal edildi.
Teşârük, maddiyâtta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.
Teâvün düsturu bunun tamamen aksidir, maddiyâtta cemâate nisbeten pek küçük fakat yalnız bir şahsa nisbeten büyük eserlere vâsıta olur. Maneviyatta ise eseri hàrikulâde derecesine is'âd eder.
Hem de tenkidleri çok keskinleşmiştir, karşısına çıkan fikir parçalanır, söner. Ehakkı aramakla bazen hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakta ihtilâf olduğundan bence çok defa hak, ehaktan ehaktır. Ehakkın müddet‑i taharrîsi zamanında, bâtılın vücûduna bir nev'i müsâmaha var. Yani bazen hasen, ahsenden ahsendir.
Suâl: Biri dese: “Bu hadîsi kabûl etmem.” Nasıldır?
Cevab: Bazen, adem‑i kabûl kabûl-ü ademle iltibas olunur. Çok hatîâta müncer olur. Hâlbuki adem-i kabûl, adem-i delil-i sübût, onun delilidir. Kabûl-ü adem, delil-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabûlü, adem-i kabûlü, kabûl-ü ademi vardır.
Birincisi: Bürhânî bir câzibe ister.
İkincisi: Kaziye‑i tasdikî değil belki cehildir.
Üçüncüsü: Red ve inkâr olduğundan bürhân ve isbât ister. O nefiydir. Nefiy kolayca isbât edilmez. Belki butlân‑ı mânâ ile binefsihî müntefî olur.
Suâl: Tenkidi nasıl görüyorsun? Hususan umûr‑u diniyede.
Cevab: Tenkidin sâiki ya nefretin teşeffîsidir veya şefkatin tatminidir. Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi…
Sıhhat ve fesâda muhtemel bir şeyde, kabûle temâyül ve tercih şefkatten; redde temâyül ve tercih – vesvese olmazsa – nefretten geldiğine ayardır.
وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ ❋ وَلٰكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِي الْمَسَاوِيَا
Sâik‑i tenkid, aşk-ı hak ve arzu-yu tenzîh-i hakikat olmalı. Selef-i sâlihînin tenkidleri gibi.