Dördüncü Şuâ
Asr‑ı Saâdete Müracaat
Yani, zaman‑ı hâlin (yani, Asr-ı Saâdet’in) sayfasında dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir.
Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde; veya zayıf bir haslet, kalîl bir tâifede; büyük bir hâkimin büyük bir himmetle kolaylıkla kaldırmadığını nazara alır isen; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihâyet derecede me'lûfe, çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâkı, nihâyet kesîr ve me'lûfâtına gayet müteassıb ve şedîdü'ş‑şekîme olan bir kavmin a'mâk-ı ervâhından (emrin azametine nisbeten) az fedâkârlıkla, kısa bir zamanda kal' ve ref' ettiğini; ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def'aten nihâyet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen; hàrikulâde olduğunu tasdik etmezsen, seni Sofestâi defterinde yazacağım.
İkincisi: Şahs‑ı manevî hükmünde olan bir devletin nümûvv-ü tabîisi hükmünde olan teşekkülü mütemehhildir. Ve devlet-i atîkaya galebesi – ki ona inkıyad, tabiat-ı sâniye hükmüne girdiği için – tedrîcîdir. Öyle ise maddeten ve ma'nen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkili, hem de düvel-i râsihaya def'î gibi galebe etmesi, maneviyat ve ahvâlde cârî olan âdâtın hàrıkıdır.
Üçüncüsü: Tahakküm‑ü zâhirî, kahr ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâra galebe etmek, hem de ervâha tahabbüb ve tabâyie tasallut, hem de hâkimiyetini vicdânlar üzerine dâima muhâfaza etmek, hakikatin hàssa-i fârikasıdır. Bu hàssayı bilmez isen, hakikatten bîgânesin.
Dördüncüsü: Hakikatsiz terğîb veya terhîb hilesiyle, yalnız sathî bir te'sir ve akla karşı sedd‑i turuk edilir, hükmü devam edemez. Rûha nüfûz edemez. Şu hâlde a'mâk-ı kulûba nüfûz ve erakk-ı hissiyatı tehyîc ve şükûfe-misâl olan isti'dâdâtı inkişaf ettirmek ve kâmine ve nâime olan seciyeleri îkaz ve tenbih ve cevher-i insaniyeti feverâna getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti izhâr etmek, şuâ-ı hakikatin hàssasıdır.
Evet, kasâvet‑i mücessemenin misâl-i müşahhası olan “Ve'd-i benât” gibi umûrlardan kalblerini taskîl; ve rikkat ve letâfetin lem'ası olan hayvanata merhamet; hattâ karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyîn etmesi öyle bir inkılâb‑ı azîmdir, hususan öyle akvâm-ı bedevîde – ki hiçbir kanun-u tabîiyeye tevfik olmadığından – hàrikulâde olduğu musaddak-gerde-i erbâb-ı basîrettir.
İslâmiyetinden bir saat evvel Ömer, İslâmiyetinden sonra Ömer ile muvâzene edilse; bir hurma çekirdeği, bir meyvedâr hurma ağacı nisbeti nazara çarpar.
Vahşî bir bedevî sahrâdan gelir, kelime‑i şehâdetten sonra sohbet-i nebeviyenin iksîriyle birdenbire başkalaşır. Kendi kendine benzemez. Başka kavme gider, muallim-i hikmet olurdu.
Beşincisi: Noktayı dinle!
İşte tarih‑i âlem şehâdet eder ki; dâhî odur: Umumda bir veya iki hissin ve seciyenin ve isti'dâdın inkişafına ve îkazına ve feverâna getirmesine muvaffak olsun. Zîra öyle bir hiss-i nâim îkaz edilmezse, sa'y hebâen gider ve muvakkat olur.
İşte en büyük dâhî, ancak âmmede bir veya iki hiss‑i umumînin îkazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve seciye-i hamiyet ve fikr-i milliyet ve muhabbet-i vataniye ve uhuvvet-i insaniye gibi…
Bu noktaya binâen; Cezîretü'l‑Arab sahrâ-yı vesîasında olan akvâm-ı bedevîde kâmine ve nâime ve mestûre olan hissiyat-ı àliye, secâya-yı sâmiye – ki binlere bâliğdir – birden inkişaf, birden îkaz, birden feverân ve galeyâna getirmek; şems-i hakikatin ziyâ-yı şu'le-feşânının hàssasıdır. Bu noktayı aklına sokmayan, biz Cezîretü'l-Arab’ı gözüne sokacağız. İşte Cezîretü'l-Arab, onüç asr-ı beşerin terakkiyâtından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin. Yüz sene kadar çalışsın! Acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet; yaptığının yüzde birini yapabiliyor mu!?
Noktanın Zeyli
Peygamber Muvaffaktır
Kim tevfik isterse, kâinâtta cârî olan âdetullâha âşinâlık etmek ve nevâmis‑i fıtrata dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir…
Cereyan‑ı umumî ise, muhâlif harekette bulunanları, adem-âbâd hîçâ-hîçe atacaktır.
İşte buna binâen temâşâ et, göreceksin ki; hilkatte cârî olan kavânîn‑i amîka-i dakîka – ki hurdebîn-i akıl ile görülmez – hakàik-ı şerîat ne derece onları mürâat ve onlar ile muârefet ve münâsebette bulunmuşlardır ki; o kavânîn, hilkatin muvâzenesini muhâfaza etmiştir.
Evet şu a'sâr‑ı tavîlede, şu müsâdemât-ı azîme içinde hakàikını muhâfaza, belki daha ziyâde inkişafa getirdiğinden gösterir ki; Resûl‑i Ekrem Aleyhisselâm’ın mesleği hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine müessestir.
Şu nükte ve noktaları bildikten sonra; geniş ve muhâkemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki: Muhammed‑i Hâşimî Aleyhisselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zâhiresi ve adem-i hâkimiyeti; ve adem-i meyl-i saltanat ile beraber gayet hatarlı mevâki'de kemâl-i vüsûkla teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle; ervâha tahabbüb ve tabâyie halâvetle tasallut; gayet kesîre ve müstemirre ve râsiha ve me'lûfe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esâsıyla hedmederek, onların yerine ahlâk-ı àliyeyi gayet metîn bir esâs ile lahm ve demlerine karışmış gibi te'sis etmek ile beraber, zâviye-i vahşette hàmid olan bir kavimdeki kasâvet-i vahşiyeyi ihmâd ve hissiyat-ı dakikayı tehyîc ve secâya-yı àliyeyi îkaz ve cevher-i insaniyetlerini izhâr etmekle beraber; evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is'âd ederek, şark ve garbda oturmuş maddî ve manevî bir devlet-i cesîmeyi bir zaman-ı kalîlde teşkil edip, ateş-i cevvâl gibi, belki nur-u nevvâr gibi veyâhut Asâ-yı Mûsa gibi sâir devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden; basar-ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir.