Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye olan Afyon Hapishânesinde Üstad Said Nursî, “El-Hüccetü'z-Zehrâ” adlı bir risale te'lif etti. Tevhid, Risalet-i Ahmediye (asm) ve Fâtihanın tefsiri hakkında olan bu çok kıymetdâr risale, hapiste bulunan Nur Talebeleri ve mahpuslar için ilmî ve îmânî dersleri hâvî olmasından hapiste hayırlı ve nurlu bir meşgale oldu. Mahkeme kararından sonra, Üstadla beraber hapiste bulunan talebelerin yazdıkları bir takrizi, aynen aşağıya dercediyoruz.
Risale‑i Nur Nedir? Bediüzzaman Kimdir?
Her asır başında hadîsçe geleceği tebşîr edilen dinin yüksek hàdimleri, emr‑i dinde mübtedi' değil, müttebi'dirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdâs etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esâsât ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediye’ye (asm) harfiyen ittibâ' yoluyla dini takvîm ve tahkîm ve dinin hakikat ve asliyetini izhâr ve ona karıştırılmak istenilen ebâtılı ref' ve ibtal ve dine vâki tecâvüzleri red ve imha ve evâmir-i Rabbâniyeyi ikame ve ahkâm-ı İlâhiye’nin şerâfet ve ulviyetini izhâr ve ilân ederler. Ancak, tavr‑ı esâsîyi bozmadan ve rûh-u aslîyi rencîde etmeden yeni izâh tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni iknâ usûlleriyle ve yeni tevcîhat ve tafsilât ile îfâ-yı vazife ederler.
Bu memurîn‑i Rabbâniye, fiiliyâtlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet-i îmâniyelerinin ve ihlâslarının âyinedârlığını bizzat îfâ ederler, mertebe-i îmânlarını fiilen izhâr ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediye’nin (asm) tam âmili ve mişvâr-ı Ahmediye’nin (asm) ve hilye-i Nebeviyenin hakîki lâbisi olduklarını gösterirler.
Hülâsa; amel ve ahlâk bakımından ve Sünnet‑i Nebeviye’ye ittibâ' ve temessük cihetinden, Ümmet-i Muhammed’e tam bir hüsn-ü misâl olurlar ve nümûne-i iktidâ teşkil ederler.
Bunların, Kitabullâh’ın tefsiri ve ahkâm‑ı diniyenin izâhı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcîhi sadedinde yazdıkları eserler; kendi tilka-i nefislerinin ve karîha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba'-ı vahy olan Zât-ı Pâk-i Risalet’in manevî ilhâm ve telkinâtıdır. “Celcelûtiye” ve “Mesnevî-i Şerîf” ve “Fütûhu'l-Gayb” ve emsâli âsâr, hep bu nev'idendir. Bu âsâr-ı kudsiyeye o zevât-ı àlîşân ancak tercümân hükmündedirler. Bu zevât-ı mukaddesenin o âsâr-ı bergüzîdenin tanziminde ve tarz-ı beyânında bir hisseleri vardır. Yani bu zevât-ı kudsiye; o mânânın mazharı, mir'âtı ve ma'kesi hükmündedirler.
Risale‑i Nur ve Tercümânına Gelince: Bu eser‑i àlîşânda şimdiye kadar emsâline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemâl-i nâmütenâhî mevcûd olduğundan ve hiçbir eserin nâil olmadığı bir şekilde meş'ale-i İlâhiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saâdet olan Hazret-i Kur'ân’ın füyûzâtına vâris olduğu meşhûd olduğundan; Onun esâsı Nur-u mahz-ı Kur'ân olduğu ve evliyâullâhın âsârından ziyâde feyz-i envâr-ı Muhammedî’yi hâmil bulunduğu ve Zât-ı Pâk-i Risalet’in ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyâullâhın âsârından ziyâde olduğu ve onun mazharı ve tercümânı olan manevî zâtın mazhariyeti ve kemâlâtı ise, o nisbette àlî ve emsâlsiz olduğu güneş gibi âşikâr bir hakikattir.
Evet, o zât daha hâl‑i sabâvette iken ve hiç tahsil yapmadan zevâhiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde, ulûm-u evvelîn ve âhirîne ve ledünniyât ve hakàik-ı eşyaya ve esrâr-ı kâinâta ve Hikmet-i İlâhiye’ye vâris kılınmıştır ki; şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nâil olmamıştır‥ bu hàrika-i ilmiyenin eşi asla mesbuk değildir. Hiç şübhe edilemez ki; tercümân-ı Nur, bu hâliyle baştan başa iffet-i mücesseme ve şecâat-i hàrika ve istiğnâ-yı mutlak teşkil eden hàrikulâde metânet-i ahlâkıyesi ile bizzat bir mu'cize-i fıtrattır ve tecessüm etmiş bir inâyettir ve bir mevhibe-i mutlakadır.
O Zât‑ı zîhavârık; daha hadd-i bülûğa ermeden, bir allâme-i bîadîl hâlinde bütün cihan-ı ilme meydân okumuş, münâzara ettiği erbâb-ı ulûmu ilzam ve iskât etmiş, her nerede olursa olsun vâki olan bütün suâllere mutlak bir isabetle ve asla tereddüd etmeden cevab vermiş, ondört yaşından itibaren üstadlık pâyesini taşımış ve mütemâdiyen etrafına feyz-i ilim ve nur-u hikmet saçmış, izâhlarındaki incelik ve derinlik ve beyânlarındaki ulviyet ve metânet ve tevcîhlerindeki derin ferâset ve basîret ve nur-u hikmet, erbâb-ı irfanı şaşırtmış ve hakkıyla “Bediüzzaman” ünvân‑ı celîlini bahşettirmiştir.
Mezâyâ‑yı àliye ve fezâil-i ilmiyesiyle de, din-i Muhammedî’nin neşrinde ve isbâtında bir kemâl-i tâmm hâlinde rû-nümâ olmuş olan böyle bir zât, elbette Seyyidü'l-Enbiyâ Hazretlerinin en yüksek iltifatına mazhar ve en àlî himâye ve himmetine nâildir. Ve şüphesiz O Nebi-yi Akdes’in emir ve fermânı ile yürüyen ve tasarrufu ile hareket eden ve O’nun envâr ve hakàikına vâris ve ma'kes olan bir zât-ı kerîmü's-sıfâttır.
Envâr‑ı Muhammediye’yi ve maârif-i Ahmediyeyi ve füyûzât-ı şem'-i İlâhîyi en müşa'şa' bir şekilde parlatması ve Kur'ânî ve hadîsî olan işârât-ı riyâziyenin kendisinde müntehi olması ve hitâbât-ı Nebeviyeyi ifâde eden âyât-ı celîlenin riyâzî beyânlarının kendi üzerinde toplanması delâletleriyle o zât, hizmet-i îmâniye noktasında Risaletin bir mir'ât-ı mücellâsı ve şecere-i Risaletin bir son meyve-i münevveri ve lisân-ı Risaletin irsiyet noktasında son dehân-ı hakikati ve şem'-i İlâhînin hizmet-i îmâniye cihetinde bir son hâmil-i zîsaâdeti olduğuna şübhe yoktur.
Üçüncü Medrese‑i Yûsufiye’nin El-Hüccetü'z-Zehrâ ve Zühretü'n-Nur olan Tek Dersini Dinleyen Nur Şâkirdleri nâmınaAhmed Feyzi, Ahmed Nazîf, Zübeyr, Salâhaddin, Ceylan, Sungur
Benim hissemi haddimden yüz derece ziyâde vermekle beraber, bu imza sâhiblerinin hatırlarını kırmağa cesâret edemedim. Sükût ederek o medhi Risale‑i Nur Şâkirdlerinin şahs-ı manevîsi nâmına kabûl ettim.
Said Nursî


Bediüzzaman ve talebeleri büyük bir cürmün fâili imiş gibi silâhlı muhâfızlar arasında Afyon hapishânesinden mahkemeye götürülürken