Yirminci Mektûbun Hülâsatü'l‑Hülâsası, Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’de Verilen Dersin Birinci Kısmıdır.
﷽
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Afyon hapsinde onbir ay tecrid‑i mutlakta bulunduğuma dair mahkeme-i temyize yazdığım istid'a bahânesiyle otuzbeş sene inzivada, hususan gecelerde dünyayı unutmakta bulunan ve garazkârâne tarassudlarla yirmiüç sene sıkıntı çekmesinden insanlardan tevahhuş edip yalnız tek başına kalarak, hizmetçisinden ve Nur dersini iştiyakla arzulayandan başka kimse ile bir saat beraber bir yerde bulunmasından çok sıkılan benim gibi bir bîçâreyi, beşinci koğuşa cebren nakil ve kardeşlerimin yanıma gelmelerini yasak ettiler. O kalabalık içinde yaşayamayacağım diye çok telâş ederken, birden bir alâmet-i hiddet ve gadab olarak soğuk o derece şiddetlendi ki; eğer o eski yerimde kalsa idim, hiç dayanamayacaktım. O zahmet, benim hakkımda rahmete döndü.
Kalbe geldi ki: “Gerçi Nur şâkirdleri, her koğuşta hem kendileri hesabına, hem senin bedeline tam Nur dersleri ile çalışıyorlar. Fakat bu beşinci koğuş, bir nev'i tecridhâne olmasından tazeleniyor, değişiyor; Nur dersine daha ziyâde muhtaçtır. Hem Rus’un dehşetli bir inkâr ile ve Allah’ı tanımamak ile hücumunu yazan gazetelerin yazılarını okuyan gençler ve ihtiyarlar, elbette îmân‑ı Billâh’taki mevcûdiyet ve vahdâniyet-i İlâhiye’ye dair gayet kat'î ve kuvvetli derslere pek ziyâde ihtiyaçları var.” diye tesbihâtta kalbe geldi.
Ben de sabah namazından sonra eskiden beri on defa okuduğum ve koca Yirminci Mektûb Risalesi, onbir kelimesinde hem onbir bürhân‑ı vücûb-u vücûd ve vahdet-i Rabbâniye, hem onbir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilâtla gösteren ve bir rivâyette ism-i a'zam taşıyan bu tehlil ve tevhid-i muazzam: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَاشَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ kudsî cümleyi mütefekkirâne tekrar edip Yirminci Mektûb’un kısa bir hülâsatü'l‑hülâsasını beraber düşünüyordum. Birden kalbe geldi ki: “Bu kısacık hülâsayı Nâdir Hocaya ve buradaki gençlere ders ver.” Ben de “Bismillâh” deyip başladım, dedim:
Bu kelâm‑ı tevhidde onbir müjde, onbir hüccet-i îmâniye var. Şimdi, yalnız hüccetlere gayet kısa bir işâret edip, izâhını ve müjdeleri Yirminci Mektûb ve Nur eczâlarına havâle edeceğim. Fakat şimdi, o dersi yazdığım zaman onlara söylemediğim bazı kelimeleri ve nükteleri dahi yazmağı münâsib gördüm.
İşte o kelâm‑ı tevhidin onbir kelimesinden:
Birinci Kelime
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’dır.
Bundaki hüccet ise matbu' Âyetü'l‑Kübrâ Risalesi’dir. O emsâlsiz hüccetin hàrikalığı içindir ki; İmâm-ı Ali (ra), Nurun eczâlarından haber verdiği sırada وَبِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ي مِنَ الْفَجَتِ deyip o Âyetü'l‑Kübrâ’yı şefâatçi yaparak Nur şâkirdlerinin Denizli hapsinde, o risalenin hem Ankara, hem Denizli Mahkemelerinde galebesiyle ve perde altında te'sirli intişarıyla talebelerine berâet kazandırmağa sebeb olduğu gibi, onun gizli tab'ı da, şâkirdlerinin dokuz ay mevkufiyetlerine vesile olmasıyla İmâm-ı Ali’nin (ra), hem kerâmet-i gaybiyesini, hem Nur şâkirdlerinin bedeline duâsını pek zâhir bir sûrette tasdik etti.
Evet, Âyetü'l‑Kübrâ Şuâı, otuzüç icmâ-ı azîmi ve küllî hüccetleri mevcûdâtın hey'et-i mecmuasında gösterip, herbir hüccet-i külliyede hadsiz bürhânlara işâret ederek başta semâvât, yıldızlar kelimeleriyle; arz, hayvanat ve nebâtât kelâmları ve cümleleriyle; gitgide tâ kâinât mecmuası, müştemilât ve mevcûdât ve hudûs ve imkân ve tağayyür hakikatlerinin kelimeleriyle Vâcibü'l-Vücûd’un mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş zuhûrunda ve gündüz kat'iyyetinde isbât ediyor.
Sarsılmaz bir îmân isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Âyetü'l‑Kübrâ’ya müracaat etsinler.
İkinci Kelime
وَحْدَهُ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Bu kâinâtta, her cihette bir birlik, bir vahdet görünüyor. Meselâ; kâinât bir muntazam şehir, bir muhteşem saray, bir mücessem mânidâr kitab, bir cismânî ve her âyeti, hattâ herbir harfi ve herbir noktası, mu'cizekâr bir Kur'ân hükmünde bulunmasıyla bir vahdet ve birlik gösterdiği gibi, o sarayın lambası bir ve takvimci kandili bir ve ateşli aşçısı bir ve sakacı süngeri, sucusu bir, bir bir bir, tâ binbirler kadar birlikleri ve vahdetleri göstermekle o sarayın ve şehrin, o kitabın, o cismânî Kur'ân‑ı kebîrin, sâhibi, hâkimi, kâtibi, musannifi bilbedâhe mevcûd ve vâhid ve birdir diye kat'î isbât eder.
Üçüncü Kelime
لَاشَر۪يكَ لَهُ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur ki:
Âyetü'l‑Kübrâ Şuâı’nın mâdeni, üstadı, esâsı ve “Âyetü'l-Kübrâ” nâmında olan قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَا بْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلًا ilâ âhir‥ âyet‑i ekberidir. Yani: “Eğer şerîki olsa ve başka parmaklar icâda ve rubûbiyete karışsa idiler, intizam‑ı kâinât bozulacaktı.” Hâlbuki, küçücük sineğin kanadından ve göz bebeğindeki hüceyrecikten tut, tâ tayyare‑i cevviye olan hadsiz kuşlara, tâ manzûme-i şemsiyeye kadar herşeyde cüz'î-küllî, küçük ve büyük en mükemmel bir intizam bulunması; şeksiz ve kat'î bir sûrette şerîklerin muhâliyetine ve ma'dûmiyetine delâlet ettiği gibi, Vâcibü'l-Vücûd’un mevcûdiyetine ve vahdetine bilbedâhe şehâdet eder.
Dördüncü Kelime
لَهُ الْمُلْكُ’dür.
Bundaki uzun hüccete gayet kısa bir işâret:
Evet, gözümüzle görüyoruz ki; zemin yüzünü bir tarla yapıp içinde, herbir baharda yüzbin nev'i nebâtâtın tohumlarını beraber, karışık olarak o pek geniş tarlada ekiyor. Ve mahsulâtlarını ayrı ayrı, hiç karıştırmayarak, şaşırmayarak kemâl‑i intizamla kaldırıp ikiyüzbin nev'i hayvanatına ondan erzâk ve ta'yinâtı – rahmet ve hikmet eliyle – ihtiyaçlarına göre tevzî' eden hadsiz kudret ve ilim sâhibi bir mutasarrıf perde arkasında var ki; bu geniş ve zengin mülkünde, hususan zemin tarlasında bu tasarrufâtı yapıyor. Bu Mutasarrıf-ı Hakîmi ve Mâlik-i Rahîmi tanımayan; bu zemini, ahmak Sofestâiler gibi mahsulâtıyla inkâr etmeğe mecbur olur.
Beşinci Kelime
وَلَهُ الْحَمْدُ’dur.
Bundaki pek geniş hüccete gayet kısa bir işârettir:
Evet, gözümüzle görüyoruz ve aklımızla bedâhetle biliyoruz ki; bu kâinât şehrinde ve zemin mahallesinde ve insan ve hayvanat kışlasında öyle bir Rezzâk‑ı Rahîm ve Muhsin-i Kerîm tasarruf ve nezâret ve terbiye eder ki; kendi ni'metlerine mukâbil hamd ve şükrettirmek için, zemini bir sefîne-i tüccariye ve erzâk getiren bir şimendifer ve yüzündeki bahar mevsimini bir vagon tarzında yüzbin nev'i taamlarla ve memeler denilen konserve paketleriyle doldurup kış âhirinde erzâkları biten muhtaç zîhayatlara yetiştiren bir Rezzâk-ı Rahîm’in işleri olduğunu zerre kadar aklı bulunan tasdik eder. Ve tasdik etmeyip inkâra sapan, elbette zemin yüzünde vesile-i hamd ve şükrân olan bütün muntazam ni'metleri ve muayyen rızıkları inkâr etmeğe mecbur olarak ahmak bir muzır hayvan olur.
Altıncı Kelime
يُحْي۪ي’dir.
Hüccetine, gayet kısa bir işâret:
Evet, Onuncu Söz’de ve Nur eczâlarında bürhânlarıyla isbât edilmiş ki: Her baharda, zîhayattan üçyüzbin nev'i ve çeşit çeşit tarzlarda ve hadsiz efrâdı bulunan bir ordu‑yu sübhânî, rû-yi zeminde ihyâ ediliyor. Onlara hayat ve levâzımat-ı hayatiye kemâl-i intizamla veriliyor. Haşr-i A'zamın yüzbin nümûnelerini, belki emârelerini gösterip o ayrı ayrı hadsiz mahlûkatı beraber, birbiri içinde, sehivsiz, yanlışsız, noksansız, hiç şaşırmayarak, karışık iken hiç karıştırmayarak, unutmayarak kemâl-i mîzan ve nizâmla dirilten ve hayat veren ve nutfe denilen mütemâsil su katrelerinden ve toprak müteşâbih tohumlarından ve az farklı habbeciklerinden ve sineklerin birbirinin aynı olan yumurtacıklarından ve kuşların aynı havadan, birbirinin aynı nutfelerinden, hem birbirinin misli veya az farklı yumurtalarından o hadsiz efrâdı bulunan ve birbirinden sûretçe, san'atça ve maîşetçe ayrı ayrı yüzbinler zîhayatları dirilten ve zemin ve bahar sahifesinde yüzbin başka başka kitapları beraber, birbiri içinde, hatâsız, gayet mükemmel yazan; hadsiz bir dikkat ve nihâyetsiz bir hikmetle iş gören, tasarruf eden bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm ve Muhyî bir Hallâk-ı Alîm olduğuna kanâat getirmeyen, elbette hem kendini, hem bütün zeminde ve zaman şeridine asılan bütün geçmiş baharlarda ve hayatlı zemin ve fezâ yüzlerinde bulunmuş bütün zîhayatları inkâr etmeğe ve en ahmak ve bedbaht bir zîhayat olmağa mecburdur.
Yedinci Kelime
وَيُم۪يتُ’dur.
Bunun hüccetine gayet kısa bir işâret:
Evet görüyoruz ki: Güz mevsiminde üçyüzbin nev'i zîhayat vefât nâmıyla terhis edilirken, herbir nev'i ve ferdin sahife‑i amellerinin kutucukları ve işlediklerinin fihristeleri ve gelen baharda işleyeceklerinin listeleri ve bir cihette bir nev'i rûhları olan tohumlarını onların yerlerinde Hafîz-i Zülcelâl’in yed-i hikmetine emânet edildiğini ve incirin tohum ve çekirdekleri gibi zerrecik o küçücük tohumları birer rûh-u bâkî gibi incir ağacının bütün kavânîn-i hayatiyesini taşıyan ve bir kitab kadar kuvve-i hâfızada yazı misillû ağacın tarihçe-i hayatını onda kader kalemiyle yazan, büyük bir kitab hükmüne getiren bir Hallâk-ı Hakîm, bir Hayy-ı Lâyemût’u tanımayan; elbette değil ahmak bir insan ve dîvâne bir hayvan, belki Cehennem ateşini karıştıran bir serseri şeytandan daha bedbaht ve ebedî ölüme mahkûm olur.
Evet, bu kelimelerin hüccetlerine işâret eden küllî, ihâtalı ve hadsiz hàrika ve nihâyetsiz hàrikaları, mu'cizeleri ihtiva eden bu mezkûr hakîmâne ef'âl, fâilsiz olmaları yüz derece muhâl ve bâtıl olduğu gibi, kör, âciz, şuûrsuz, sağır, câmid, karmakarışık, intizamsız, karışık, istilâcı olan esbâba isnâd etmek; bin derece mümteni', esâssızdır.
Yoksa, toprağın herbir zerresinde hadsiz bir kudret, bir hikmet ve bütün otlar ve çiçeklerin teşkilâtına dair pek hàrika ve küllî bir san'atkârlık bulunmak; havanın herbir zerresinde – Rehber’deki Hüve Nüktesi’nin dediği gibi – bütün konuşmaları ve telefon ve radyoların kelimelerini bilecek ve sâir zerrelere ders verecek bir kàbiliyet bulunmak lâzım gelir. Bu acîb fikri ise; hiçbir şeytan, hiçbir kimseye kabûl ettiremez.
Ve bu derece akıldan, hakikatten uzak ve bütün mevcûdâta karşı bir tahkîr ve tecâvüz olan küfür ve inkârın cezası, ancak dehşetli Cehennem olabilir ve ayn‑ı adâlettir. Elbette öyle münkirler için, “Yaşasın Cehennem!” dememiz lâzım.
Sekizinci Kelime
وَهُوَ حَيٌّ لَايَمُوتُ’dur.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Meselâ: Nasıl gündüzde çalkanan bir deniz yüzünde ve akan bir nehir üstündeki kabarcıklarda görünen güneşçikler gitmeleriyle arkalarından gelen yeni kabarcıklar, aynen gidenler gibi güneşçikleri gösterip gökteki güneşe işâret ve şehâdet ederler ve zevâl ve vefâtlarıyla bir dâimî güneşin mevcûdiyetine ve bekàsına delâlet ederler; aynen öyle de: Her vakit değişen kâinât denizinin yüzünde ve tazelenen hadsiz fezâsında ve zerrât tarlasında ve bütün hâdisâtı ve fânî mevcûdâtı kucağına alarak beraber çalkanan zaman nehrinin içinde mahlûkat, mütemâdiyen sür'atle akıp gidiyorlar; zâhirî sebebleriyle beraber vefât ediyorlar. Her sene, her gün bir kâinât ölür, bir tazesi yerine gelir.
Ve zerrât tarlasında, mütemâdiyen seyyâr dünyalar ve seyyâl âlemler mahsulâtı alındığından, elbette kabarcıklar ve güneşçikler zevâlleriyle dâimî bir güneşi gösterdikleri gibi, o hadsiz mahlûkat ve mahsulâtın vefâtları ve zâhirî sebebleriyle beraber kemâl‑i intizamla terhisleri, gündüz gibi şüphesiz, güneş gibi zâhir bir kat'iyyette bir Hayy-ı Lâyemût’un, bir Şems-i Sermedî’nin, bir Hallâk-ı Bâkî’nin ve bir Kumandan-ı Akdes’in vücûb-u vücûdu ve vahdeti ve mevcûdiyeti, kâinâtın mevcûdiyetinden bin derece zâhir ve kat'îdir diye bütün mevcûdât ayrı ayrı ve beraber şehâdet ederler.
İşte, kâinâtı dolduran bu yüksek sesleri ve kuvvetli şehâdetleri işitmeyen ve kulak vermeyen, ne derece sağır ve ahmak ve cânî olduğunu elbette anladınız.
Dokuzuncu Kelime
بِيَدِهِ الْخَيْرُ’dır.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Görüyoruz ki: Bu kâinâtta her dâire, her nev'i, her tabaka, hattâ her ferd, her a'zâ, hattâ her bedendeki herbir hüceyrenin ihtiyat rızkını taşıyan bir mahzeni, bir deposu ve levâzımatını yetiştiren, muhâfaza eden bir tarlası ve hazinesi var ki; gayet intizam ve mîzan ile ve nihâyetsiz hikmet ve inâyet ile vakti vaktine – muhtacın iktidar ve ihtiyarı haricinde – bir dest‑i gaybî tarafından o muhtacın eline veriliyor.
Meselâ: Dağlar, zîhayata ve insana lâzım olan bütün mâdenleri, ilâçları ve hayata lâzım şeyleri taşıyor ve birinin emriyle ve tedbiriyle gayet mükemmel bir hazine, bir anbar olduğu gibi‥ zemin dahi bütün o zîhayatın erzâklarını bir Rezzâk‑ı Hakîm’in kuvvetiyle yetiştiren kemâl-i mîzan ve intizamla bir tarla, bir harman, bir matbahtır.
Hattâ her insanın ve cismindeki herbir uzvun bir deposu ve mahzeni, hattâ bir hüceyrenin dahi bir ihtiyat mahzenciği bulunması gibi‥ gitgide tâ dâr‑ı âhiretin bir mahzeni dünyadır; ve Cennet’in bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenâtları ve nurları mahsul veren Âlem-i İslâmiyet ve hakikatli insaniyet; ve Cehennem’in bir anbarı ise, şerleri ve çirkinleri ve küfürleri mahsul veren ve şer olan ademden gelen ve hayr olan vücûd âlemlerini telvîs eden pis maddeler, tâifeler; ve yıldızların harâret mahzeni, Cehennem; ve nurlar hazinesi, bir Cennet’tir ki, “Biyedihi'l‑hayr” kelimesi, bütün o hadsiz hazinelere işâretle pek parlak bir hücceti gösteriyor.
Evet, bu kelime ile ve بِيَدِه۪ مَقَال۪يدُ كُلِّ شَيْءٍ cümlesiyle – yani; “Herşeyin anahtarı, O’nun elindedir.” – nihâyetsiz geniş ve hadsiz hàrikalı bir hüccet‑i rubûbiyet ve vahdeti bütün bütün kör olmayana gösterir. Meselâ: Hadsiz o hazine ve anbarlardan yalnız buna bak ki:
Herbiri bir koca ağacın veya bir parlak çiçeğin cihâzâtını ve mukadderâtının programını taşıyan küçücük mahzencikler olan çekirdekler ve tohumların anahtarları elinde bulunan bir Mutasarrıf‑ı Hakîm, bir çekirdeğin kapıcığını “Uyan!” emriyle ve irâde anahtarıyla tam mîzan‑ı nizâmla açtığı gibi, zemin hazinesini dahi yağmur anahtarıyla açarak, mahzencikleri ve nebâtâtın nutfeleri olan bütün habbeleri ve hayvanatın menşe'leri ve kuşların ve sineklerin su ve havadan nutfeleri olan bütün inkişaf emrini alan katreler mahzenciklerini beraber, hatâsız açtığı vakitte, kâinâtta küllî ve cüz'î, maddî ve manevî bütün hazine ve depoları, hikmet ve irâde ve rahmet ve meşîet eliyle herbirine mahsûs bir anahtarla açtığını bilmek ve görmek istersen, senin bir nev'i mahzenciklerin olan kendi kalbine ve dimağına ve cesedine ve midene ve bahçene ve zeminin çiçeği olan bahara ve ondaki çiçeklere ve meyvelere bak ki; kemâl-i nizâm ve mîzan ve rahmet ve hikmetle bir dest-i gaybî tarafından emr‑i “kün feyekûn” tezgâhından gelen ayrı ayrı anahtarlarla açıyor. Bir dirhem kadar bir kutucuktan bir batman, belki bazen yüz batman taamları kemâl‑i intizam ile çıkarıyor, zîhayatlara ziyâfet veriyor.
Acaba böyle muntazam, alîmâne, basîrâne nihâyetsiz bir fiile ve tesâdüfsüz tam hikmetli bir san'ata ve yanlışsız tam mîzanlı bir tasarrufa ve zulümsüz tam adâletli bir rubûbiyete hiç mümkün müdür ki; kör kuvvet, sağır tabiat, serseri tesâdüf, câmid, câhil, âciz esbâb müdâhale edebilsin! Ve bütün eşyayı birden görüp ve beraber idare edemeyen ve zerrâtla seyyârât yıldızları emrinde bulunmayan bir mevcûd, bu her cihetle hikmetli, mu'cizeli, mîzanlı tasarrufa ve idareye karışabilsin!
İşte; her hayr elinde, herşeyin anahtarı yanında bulunan böyle bir Mutasarrıf‑ı Rahîm’i, bir Rabb-i Hakîm’i tanımayan ve inkâra sapana, elbette تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin dediği gibi, Cehennem ona kızıyor ve kızışıyor ve hadsiz azâbıma müstehaktır, merhamete hiç lâyık değildir, diye lisân‑ı hâl ile der.
Onuncu Kelime
وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ’dir.
Bundaki hüccete gayet kısa bir işâret şudur:
Bu misâfirhâne‑i dünyaya gelen her zîşuûr, gözünü açtıkça görür ki: Bir kudret, bütün kâinâtı kabzasında tutmuş ve nihâyetsiz, hiç şaşırmayan ezelî, ihâtalı bir ilim ve gayet dikkatli, hiç mîzansız, fâidesiz hareket etmeyen bir sermedî hikmet ve inâyet o kudretin içinde bulunup zerrât ordusundan bir tek zerreyi meczûb mevlevî gibi döndürerek çok vazifelerde istihdam ettiği gibi, küre-i arzı aynı ânda, aynı kanunla bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede yine bir meczûb mevlevî misillû gezdirir. Mevsimlerin mahsulâtlarını hayvan ve insanlara getirdiği aynı kanunla, aynı zamanda güneşi bir mekik, bir çıkrık yaparak merkezinde cezbedârâne ve câzibekârâne döndürüp manzûme-i şemsiye ordusu olan seyyârât yıldızlarını kemâl-i mîzan ve intizamla vazifelerde çalıştırır.
Ve aynı kudret; aynı zamanda, aynı kanun‑u hikmetle zemin sahifesinde yüzbinler kitab hükmünde yüzbinler nev'ileri beraber, birbiri içinde, iltibassız, sehivsiz yazar, Haşr-i A'zamın binler nümûnelerini izhâr eder.
Ve aynı kudret, aynı zamanda hava sahifesini bir yazar‑bozar tahtasına çevirir. Bütün zerrelerini birer kalem uçları ve o kitabın noktaları hükmünde emir ve irâdenin onlara ta'yin ettiği vazifelerinde isti'mâl ederek ve bütün o zerrelere herbirine öyle bir kàbiliyet vermiş ki: Güyâ bütün sözleri ve konuşmaları bilir gibi alır, neşreder, şaşırmaz küçücük birer kulak, incecik birer lisân olarak istihdam edip unsur-u hava, emir ve irâde-i İlâhînin bir arşı olduğunu isbât eder.
İşte; bu kısa işârete kıyâsen, bu kâinâtı bir muntazam şehir, bir mükemmel apartman ve misâfirhâne, bir mu'cizâtlı kitab ve Kur'ân hükmüne getirip hey'et‑i mecmuasından tâ bir zerreye kadar bütün mahlûkat tabakalarını ve dâirelerini ve tâifelerini mîzan-ı ilim ve nizâm-ı hikmetle kabzasına alan, tasarruf eden; kudreti içinde hikmetini, rahmetini gösteren ve rubûbiyet-i mutlakası içinde mevcûdiyetini ve vahdâniyetini güneş ve gündüz gibi bildirip tanıttırmasına mukâbil, îmânla tanımak‥ ve sevdirmesine mukâbil, ubûdiyetle sevmek‥ ve ihsânatlarına mukâbil, şükür ve hamd isteyen‥ böyle bir Rahmân-ı Rahîm’i tanımayan ve ubûdiyetle O’nu sevmeye çalışmayan, belki inkâr ile O’na bir nev'i adâvet taşıyan insan sûretindeki şeytanlar, birer küçük Nemrud ve Fir'avun hükmünde nihâyetsiz bir azâba elbette müstehak olur.
Onbirinci Kelime
وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ’dir.
Yani: “Dâire‑i huzuruna ve âlem-i bâkîsine ve âhiretine ve sermedî dâr-ı saâdetine gidileceği gibi, bütün kâinâttaki mahlûkatın merci'i O’dur; bütün esbâb silsileleri O’na dayanıyor ve kudretine istinâd eder ve o kudretinin tasarrufâtına birer perdedirler; o kudret-i kudsiyenin izzetini ve haşmetini muhâfaza için bütün zâhirî sebebler, yalnız birer perdedirler; icâdda da hiç te'sirleri yoktur; emir ve irâdesi olmazsa hiçbir şey, hattâ hiçbir zerre hareket edemez.” demektir. Bu kelimedeki hüccete gayet kısa bir işâret ederiz:
Evvelâ
Bu kudsî kelimenin ifâde ettiği haşir ve âhiret ve hayat‑ı bâkiye hakikatinin bu gelen bahar gibi kat'î ve şüphesiz tahakkukunu ve geleceğini tam îmân ettirmek ve isbât etmek cihetini Onuncu Söz ve zeyillerine ve Yirmidokuzuncu Söz’e ve Meyvenin Yedinci Mes'elesi’ne ve Münâcât Şuâı’na ve Nurun îmânî risalelerine havâle ederiz. Elhak, onlar, bu rükn-ü îmânîyi öyle bir tarzda hadsiz hüccetlerle isbât etmişler ki; dünyanın mevcûdiyeti derecesinde âhiretin tahakkukunu, en muannid münkirleri de tasdike mecbur eden bir sûrette isbât etmişler.
Sâniyen
Mu'cizü'l‑Beyân Kur'ân’ın üçten birisi haşre ve âhirete bakar, her da'vâyı ona bina eder. Öyle ise, Kur'ânın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, âhiretin vücûduna dahi delâlet ettikleri gibi; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetine şehâdet eden bütün mu'cizeleri ve umum delâil-i nübüvveti ve sıdkının bütün hüccetleri, haşir ve âhirete dahi şehâdet ederler.
Çünkü, O Zâtın (asm) bütün hayatında dâimî bir büyük da'vâsı âhiret olduğu gibi, bütün yüzyirmidört bin Peygamberler (Aleyhimüsselâm) dahi hayat‑ı bâkiye ve saâdet-i ebediyeyi da'vâ edip beşere müjde ederek hadsiz mu'cizelerle ve kat'î deliller ile isbât ettiklerinden, elbette onların peygamberliklerine ve sâdıkıyetlerine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, onların en büyük ve dâimî da'vâları olan âhirete ve hayat-ı bâkiyeye şehâdet ederler. Buna kıyâsen sâir erkân-ı îmâniyeyi isbât eden bütün deliller dahi haşrin vukû'una ve dâr-ı saâdetin açılmasına şehâdet ederler.
Sâlisen
Hiç mümkün müdür ki; kendi kemâlâtını ve kudret ve rubûbiyetini izhâr etmek için bu kâinâtı bütün zerrât ve seyyârât ve eczâ ve tabakàtıyla halk edip kemâl‑i hikmetle herbirisini bir vazife ile, belki çok vazifelerle mütemâdiyen çalıştıran ve sermedî, hadsiz cilve-i esmâsını göstermek için kafile kafile arkasında, belki seyyâr müteceddid dünya dünya arkasında ve mahlûkat tâifelerini bu misâfirhâne-i âleme ve hayat-ı dünyeviye meydân-ı imtihanına gönderip âlem-i misâlde kurulan uhrevî sinemalar ve berzahî fotoğraflarla sûretlerini ve amellerini ve vaziyetlerini alarak onları terhisten sonra, başka tâife ve kafile ve seyyâl ve seyyâr bir nev'i dünyaları o meydâna vazifeler ve cilve-i esmâsına âyineler olmak için gönderen bir Sâni'-i Zülcelâl, bir Hàlık-ı Zülcemâl, bir Allâh-u Zülkemâl; bu fânî dünyada şuûr ve akıl ile O Hàlık’ın bütün maksadlarına karşı mukàbele eden ve bütün isti'dâdıyla O Hàlık’ı sevip sevdirip, tanıyıp tanıttırıp hadsiz duâlarla bekà-i âhiret saâdetini yalvaran ve akıl sebebiyle nihâyetsiz elemler aldığından, bütün fıtratı ve rûhu ve isti'dâdı ile ayn-ı lezzet olan hayat-ı bâkiyeyi isteyen bu nev'-i insan için bir dâr-ı mükâfât ve mücâzât, bir haşir neşir olmasın? Hâşâ! Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥
İşte, bu kısacık işâretin izâhatı ve tafsilâtı ve hüccetleri parlak ve kuvvetli bir sûrette Risale‑i Nurda bulunmasından, ona havâle ederek bu pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ