Birinci Makamın Birinci Meyvesi
Tevhid ve vahdette cemâl‑i İlâhî ve kemâl-i Rabbânî tezâhür eder. Eğer vahdet olmazsa, o hazine‑i ezeliye gizli kalır. Evet, hadsiz cemâl ve Kemâlât-ı İlâhiye ve nihâyetsiz mehâsin ve hüsn-ü Rabbânî ve hesabsız ihsânat ve bahâ-i Rahmânî ve gayetsiz kemâl-i cemâl-i Samedânî, ancak vahdet âyinesinde ve vahdet vâsıtasıyla şecere-i hilkatin nihâyâtındaki cüz'iyâtın sîmâlarında temerküz eden cilve-i esmâda görünür.
Meselâ: İktidarsız ve ihtiyarsız bir yavrunun imdâdına umulmadık bir yerden, yani; kan ve fışkı ortasından beyaz, sâfî, temiz bir süt göndermek olan cüz'î fiil ise; tevhid nazarıyla bakıldığı vakit, birden bütün yavruların pek çok hàrikulâde ve pek çok şefkatkârâne olan küllî ve umumî iâşeleri ve vâlidelerini onlara musahhar etmeleriyle Rahmet‑i Rahmân’ın cemâl-i lâyezâlîsi kemâl-i şa'şaa ile görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa, o cemâl gizlenir ve o cüz'î iâşe dahi esbâba ve tesâdüfe ve tabiata havâle edilir; bütün bütün kıymetini, belki, mâhiyetini kaybeder.
Hem meselâ: Müdhiş bir hastalıktan şifâ bulmak, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden zemin denilen hastahâne‑i kübrâda bulunan bütün dertlilere, âlem denilen eczâhâne-i ekberden ilâçları ve dermanlarıyla şifâ ihsân etmek yüzünde, Rahîm-i Mutlak’ın cemâl-i şefkati ve mehâsin-i Rahîmiyeti küllî ve şa'şaalı bir sûrette görünür. Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz'î fakat alîmâne, basîrâne, şuûrkârâne olan şifâ vermek dahi, câmid ilâçların hâsiyetlerine ve kör kuvvete ve şuûrsuz tabiata verilir. Bütün bütün mâhiyetini ve hikmetini ve kıymetini kaybeder.
Bu makam münâsebetiyle hâtıra gelen bir salavâtın bir nüktesini beyân ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihâtının âhirinde Şâfiîlerde gayet müsta'mel ve meşhûr bir salavât olan اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَث۪يرًا كَث۪يرًا’nın ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet‑i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika Hàlıkına ilticâ ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı Dergâh‑ı İlâhiye’ye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir sâik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemâl-i şevk ile şükre sevkeden ve tam mânâsıyla minnetdâr edip hamdettiren tatlı ni'metler ise, başta şifâlar ve devâlar ve âfiyetler olduğundan bu salavât-ı şerîfe gayet müşerref ve mânidâr olmuştur. Ben bazen بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ dedikçe, küre‑i arzı bir hastahâne sûretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsân eden Şâfi-i Hakîkinin pek âşikâr bir mevcûdiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
Hem meselâ: Dalâletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, îmân ile hidayet ihsân etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz'î ve fânî ve âciz adam, bütün kâinâtın Hàlıkı ve Sultanı olan Ma'bûd’unun muhâtab bir abdi olmak ve o îmân vâsıtasıyla bir saâdet‑i ebediyeyi ve şâhâne ve çok geniş ve şa'şaalı bir mülk-ü bâkî ve bâkî bir dünyayı ihsân etmek ve onun gibi bütün mü'minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsân-ı ekber yüzünde ve sîmâsında bir Zât-ı Kerîm ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemâl-i lâyezâlîsi görünür ki, böyle bir lem'asıyla bütün ehl-i îmânı kendine dost ve hàs kısmını da âşık yapıyor. Eğer, tevhid nazarıyla bakılmazsa; o cüz'î îmânı, ya mütehakkim ve hodbîn mu'tezileler gibi kendi nefsine veya bazı esbâba havâle eder ki, hakîki fiatı ve bahâsı Cennet olan o Rahmânî pırlanta, bir cam parçasına inip âyinedârlık ettiği kudsî cemâlin lem'asını kaybeder.
İşte bu üç misâle kıyâsen, dâire‑i kesretin müntehâsındaki cüz'iyâtın, cüz'iyât-ı ahvâlinde tevhid noktasında cemâl-i İlâhînin ve kemâl-i Rabbânî’nin binler envâ'ı ve yüzbin çeşitleri onlarda temerküz cihetinde görünür, anlaşılır, bilinir, tahakkuku sâbit olur. İşte tevhidde cemâl ve kemâl-i İlâhî’nin kalben görünmesi ve rûhen hissedilmesi içindir ki; bütün evliyâ ve asfiyâ, en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime-i tevhid olan “Lâ İlâhe İllallâh” zikrinde ve tekrarında buluyorlar.
Hem kelime‑i tevhidde azamet-i kibriyâ ve celâl-i Sübhânî ve saltanat-ı mutlaka-i Rubûbiyet-i Samedâniye tahakkuk etmesi içindir ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: اَفْضَلُ مَا قُلْتُ اَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْل۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُYani: “Ben ve benden evvel gelen Peygamberlerin en ziyâde faziletli ve kıymetli sözleri Lâ İlâhe İllallâh kelâmıdır.”
Evet, bir meyve, bir çiçek, bir ışık gibi küçücük bir ihsân, bir ni'met, bir rızık, bir küçük âyine iken; tevhidin sırrıyla birden bütün emsâline omuz omuza verip ittisal ettiğinden, o nev'i büyük âyineye dönüp o nev'e mahsûs cilvelenen bir çeşit cemâl‑i İlâhî’yi gösterir. Ve fânî, muvakkat olan güzellik ile bâkî bir nev'i hüsn-ü sermedîyi irâe eder. Ve Mevlâna Celâleddin’in dediği gibi, آنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْت ❋ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَا اَسْتْ sırrıyla bir âyine‑i cemâl-i İlâhî olur. Yoksa, eğer tevhid sırrı olmazsa, o cüz'î meyve tek başına kalır. Ne o kudsî cemâl, ne de o ulvî kemâli gösterir. Ve içindeki cüz'î bir lem'a dahi söner, kaybolur. Âdeta başaşağı olup elmastan şişeye döner.
Hem, tevhid sırrıyla, şecere‑i hilkatin meyveleri olan zîhayatta bir şahsiyet-i İlâhiye, bir ehadiyet-i Rabbâniye ve sıfât-ı seb'aca manevî bir sîmâ-yı Rahmânî ve bir temerküz-ü esmâî ve اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ’deki hitâba muhâtab olan Zâtın bir cilve‑i taayyünü ve teşahhusu tezâhür eder. Yoksa, o şahsiyet, o ehadiyet, o sîmâ, o taayyünün cilvesi inbisat ederek kâinât nisbetinde genişlenir, dağılır, gizlenir. Ancak, çok büyük ve ihâtalı, kalbî gözlere görünür. Çünkü; azamet ve kibriyâ perde olur; herkesin kalbi göremez.
Hem o cüz'î zîhayatlarda pek zâhir bir sûrette anlaşılır ki, onun Sâni'i, onu görür, bilir, dinler, istediği gibi yapar. Âdeta, o zîhayatın masnûiyeti arkasında muktedir, muhtar, işitici, bilici, görücü bir Zâtın manevî bir teşahhusu, bir taayyünü îmâna görünür. Ve bilhassa, zîhayattan insanın mahlûkıyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda o manevî teşahhus, o kudsî taayyün sırr‑ı tevhid ile, îmânla müşâhede olunur. Çünkü, o teşahhus-u ehadiyetin esâsları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem' ve basar gibi mânâların hem nümûneleri insanda var; o nümûneler ile onlara işâret eder. Çünkü, meselâ; gözü veren Zât, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sâir sıfatlar buna kıyâs edilsin.
Hem, esmânın nakışları ve cilveleri insanda var; onlar ile o kudsî mânâlara şehâdet eder. Hem, insan, zaafıyla ve acziyle ve fakrıyla ve cehliyle diğer bir tarzda âyinedârlık edip, yine zaafına, fakrına merhamet eden ve medet veren Zâtın kudretine, ilmine, irâdesine ve hâkezâ sâir evsâfına şehâdet eder. İşte, dâire‑i kesretin müntehâsında ve en dağınık cüz'iyâtında, sırr-ı vahdetle binbir esmâ-i İlâhiye, zîhayat denilen küçücük mektûblarda temerküz edip açık okunduğundan O Sâni'-i Hakîm zîhayat nüshalarını çok teksir ediyor. Ve bilhassa zîhayatlardan küçüklerin tâifelerini pek çok tarzda nüshalarını teksir eder ve her tarafa neşreder.
Bu birinci meyvenin hakikatine beni îsâl ve sevkeden zevkî bir hissimdir. Şöyle ki:
Bir zaman, ziyâde rikkatimden ve fazla şefkatten ve acımak duygusundan zîhayat ve hususan onlardan zîşuûr ve bilhassa insanlar ve bilhassa mazlumlar ve musîbete giriftâr olanların hâlleri çok ziyâde rikkatime ve şefkatime ve kalbime dokunuyordu. Kalben diyordum: “Bu âciz ve zaîf bîçârelerin dertlerini, âlemde hükmeden bu yeknesak kanunlar dinlemedikleri gibi; istilâ edici ve sağır olan unsurlar, hâdiseler dahi işitmezler. Bunların bu perîşan hâllerine merhamet edip hususî işlerine müdâhale eden yok mu?” diye rûhum çok derin feryâd ediyordu. Hem; “O çok güzel memlûklerin ve çok kıymetdâr malların ve çok müştâk ve minnetdâr dostların işlerine bakacak ve onlara sahâbet edecek ve himâyet edecek bir mâlikleri, bir sâhibleri, bir hakîki dostları yok mu?” diye kalbim bütün kuvvetiyle bağırıyordu.
İşte rûhumun feryâdına ve kalbimin vâveylâsına vâfî ve kâfî ve teskin edici ve kanâat verici cevab ise: Sırr‑ı tevhid ile, Rahmân ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl’in umumî kanunların tazyîkatları ve hâdisâtın tehâcümâtı altında ağlayan ve sızlayan o sevimli memlûklerine kanunların fevkınde olarak, ihsânat-ı hususiyesi ve imdâdât-ı hàssası ve doğrudan doğruya herşeye karşı rubûbiyet-i hususiyesi ve herşeyin tedbirini bizzat kendisi görmesi ve herşeyin derdini bizzat dinlemesi ve herşeyin hakîki mâliki, sâhibi, hâmîsi olduğunu sırr-ı Kur'ân ve nur-u îmân ile bildim. O hadsiz me'yûsiyet yerinde nihâyetsiz bir mesrûriyet hissettim.
Ve herbir zîhayat öyle bir Mâlik‑i Zülcelâl’e mensûbiyeti ve memlûkiyeti cihetiyle nazarımda binler derece bir ehemmiyet, bir kıymet kesbettiler. Çünkü; mâdem herkes efendisinin şerefiyle ve mensûb olduğu zâtın makamıyla ve şöhretiyle iftihar eder, bir izzet peydâ eder; elbette nur-u îmân ile bu mensûbiyetin ve memlûkiyetin inkişafı sûretinde, bir karınca bir Fir'avun’u o mensûbiyet kuvvetiyle mağlûb ettiği gibi (o mensûbiyet şerefiyle dahi) gâfil ve kendi kendine mâlik ve başıboş kendini zanneden ve ecdâdıyla ve mülk-ü Mısır ile iftihar eden ve kabir kapısında o iftiharı sönen bin Fir'avun kadar iftihar edebilir. Ve sinek dahi Nemrud’un sekerât vaktinde azâba ve hicâba inkılâb eden iftiharına karşı kendi mensûbiyetinin şerefini irâe edip, onunkini hiçe indirebilir.
İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ âyeti, şirkte hadsiz ve çok büyük bir zulüm bulunduğunu ifâde ile bildirir. Şirk öyle bir cürümdür ki, herbir mahlûkun hakkına ve şerefine ve haysiyetine bir tecâvüzdür. Ancak onu Cehennem temizler.
Tevhidin İkinci Meyvesi
Birinci meyve Hàlık‑ı Kâinât olan Zât-ı Akdes’e baktığı gibi; ikinci meyve dahi kâinâtın zâtına ve mâhiyetine bakar. Evet, sırr-ı vahdetle kâinâtın kemâlâtı tahakkuk eder ve mevcûdâtın ulvî vazifeleri anlaşılır ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder ve masnûâtın kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makàsıd-ı İlâhiye vücûd bulur ve zîhayat ve zîşuûrların hikmet-i hilkatleri ve sırr-ı icâdları tezâhür eder ve bu dehşet-engîz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi sîmâları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fenâ ve zevâlde kaybolan mevcûdâtın neticeleri ve hüviyetleri ve mâhiyetleri ve rûhları ve tesbihâtları gibi çok vücûdları kendilerine bedel âlem-i şehâdette bırakıp, sonra gittikleri bilinir.
Ve kâinât baştanbaşa gayet mânidâr bir kitab‑ı Samedânî ve mevcûdât, ferşten arşa kadar gayet mu'cizâne bir mecmua-i mektûbat-ı Sübhâniye ve mahlûkatın bütün tâifeleri, gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbânî ve masnûâtın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyârâta kadar Sultan-ı Ezelî’nin gayet vazife-perver memurları olduğu bilinmesi ve herbir şey, âyinedârlık ve intisab cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve “Seyl-i mevcûdât ve kafile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suâllerin mânâları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak, sırr-ı tevhid iledir. Yoksa, kâinâtın bu mezkûr yüksek kemâlâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakikatleri zıdlarına inkılâb edecek.
İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinâtın bütün kemâlâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsî hakikatlerine bir tecâvüz olduğu cihetledir ki, ehl‑i şirk ve küfre karşı kâinât kızıyor ve semâvât ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip, kavm-i Nuh (Aleyhisselâm) ve Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor. تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sırrıyla Cehennem dahi ehl‑i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. Evet, şirk kâinâta karşı büyük bir tahkîr ve azîm bir tecâvüzdür. Ve kâinâtın kudsî vazifelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle şerefini kırıyor. Nümûne için binler misâllerinden bir tek misâle işâret edeceğiz.
Meselâ: Sırr‑ı vahdet ile kâinât; öyle cesîm ve cismânî bir melâike hükmünde olur ki, mevcûdâtın nev'ileri adedince yüzbinler başlı ve her başında o nev'ide bulunan ferdlerin sayısınca yüzbinler ağız ve her ağzında o ferdin cihâzât ve eczâ ve a'zâ ve hüceyrâtı mikdarınca yüzbinler diller ile Sâni'ini takdis ederek tesbihât yapan İsrâfil-misâl ubûdiyette ulvî bir makam sâhibi bir acâibü'l-mahlûkat iken‥ hem sırr-ı tevhid ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulât yetiştiren bir mezraa‥ ve dâr-ı saâdet tabakalarına a'mâl-i beşeriye gibi çok hâsılâtıyla levâzımat tedârik eden bir fabrika‥ ve âlem-i bekàda, hususan Cennet-i a'lâdaki ehl-i temâşâya dünyadan alınma sermedî manzaraları göstermek için mütemâdiyen işleyen yüzbin yüzlü sinemalı bir fotoğraf iken; şirk ise, bu çok acîb ve tam mutî', hayatdâr ve cismânî melâikeyi; câmid, rûhsuz, fânî, vazifesiz, hêlik, mânâsız hâdisâtın herc ü merci altında ve inkılâbların fırtınaları içinde, adem zulümâtında yuvarlanan bir perîşan mecmua-i vâhiyesi‥ hem bu çok garîb ve tam muntazam, menfaatdâr fabrikayı; mahsulâtsız, neticesiz, işsiz, muattal, karmakarışık olarak şuûrsuz tesâdüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin mel'abegâhı ve umum zîşuûrun mâtemhânesi ve bütün zîhayatın mezbahası ve hüzüngâhı sûretine çevirir. İşte اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ sırrıyla şirk bir tek seyyie iken ne kadar çok ve büyük cinayetlere medâr oluyor ki, Cehennem’de hadsiz azâba müstehak eder. Her ne ise… Sirâcü'n‑Nur’da bu İkinci Meyve’nin izâhatı ve hüccetleri mükerreren beyân edildiğinden, o uzun kıssayı kısa bıraktık.
Bu İkinci Meyve’ye beni sevkedip îsâl eden acîb bir his ve garîb bir zevktir. Şöyle ki:
Bir zaman, bahar mevsiminde temâşâ ederken gördüm ki: Zemin yüzünde haşir ve neşr‑i a'zamın yüzbinler nümûnelerini gösteren bir seyerân ve seyelân içinde kafile kafile arkasında gelen geçen mevcûdâtın ve bilhassa zîhayat mahlûkatın, hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp der-akab kaybolmaları ve dâimî bir fa'âliyet-i müdhişe içinde mevt ve zevâl levhaları bana çok hazîn görünüp, rikkatime şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefâtlarını gördükçe kalbim acıyordu: “Of, yazık! Âh, yazık!” diyerek bu âhların, ofların altında derinden derine bir vâveylâ‑yı rûhî hissediyordum. Ve bu âkıbete uğrayan hayat ise, ölümden beter bir azâb gördüm. Hem, nebâtât ve hayvanat âleminde gayet güzel, sevimli ve çok kıymetdâr san'atta olan zîhayatların bir dakikada gözünü açıp bu seyrangâh-ı kâinâta bakar, dakikasıyla mahvolur, gider.
Bu hâli temâşâ ettikçe ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamak ile şekvâ etmek istiyor: “Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?” diye feleğe karşı kalbim dehşetli suâller soruyor ve böyle faydasız, gayesiz, neticesiz, çabuk i'dâm edilen bu masnû'cuklar gözümüz önünde bu kadar ihtimam ve dikkat ve san'at ve cihâzât ve terbiye ve tedbir ile kıymetdâr bir sûrette icâd edildikten sonra gayet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanıp, hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe, kemâlâta meftûn ve güzelliklere mübtelâ ve kıymetdâr şeylere âşık olan bütün latîfelerim ve duygularım feryâd edip bağırıyorlardı ki: “Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverândaki fenâ ve zevâl nereden gelip, bu bîçârelere musallat olmuş?” diye mukadderât‑ı hayatiyenin dış yüzünde bulunan elîm keyfiyetleriyle kadere karşı müdhiş i'tirâzlar başladığı hengâmda; birden Nur-u Kur'ân, sırr-ı îmân, lütf-u Rahmân ile tevhid imdâdıma yetişti; o karanlıkları aydınlattı; benim bütün o “âh” ve “of!”larımı “oh!”lara ve o ağlamalarımı sürûrlara ve o yazık demelerimi Mâşâallâh, Bârekallâh’lara çevirdi: “Elhamdülillâhi alâ nuri'l‑îmân” dedirtti.
Çünkü, sırr‑ı vahdetle şöyle gördüm ki: Herbir mahlûk, hususan herbir zîhayatın sırr-ı tevhid ile çok büyük neticeleri ve umumî faydaları vardır.
Ezcümle: Herbir zîhayat, meselâ bu süslü çiçek ve şu tatlıcı sinek, öyle mânidâr, İlâhî, manzûm bir kasideciktir ki, hadsiz zîşuûrlar onu kemâl‑i lezzetle mütâlaa ederler. Ve öyle kıymetdâr bir mu'cize-i kudrettir ve bir ilânnâme-i hikmettir ki, Sâni'inin san'atını nihâyetsiz ehl-i takdire câzibedârâne teşhîr eder. Hem kendi san'atını kendisi temâşâ etmek ve kendi cemâl-i fıtratını kendisi müşâhede etmek ve kendi cilve-i esmâsının güzelliklerini âyineciklerde kendisi seyretmek isteyen Fâtır-ı Zülcelâl’in nazar-ı şühûduna görünmek ve mazhar olmak, gayet yüksek bir netice-i hilkatidir. Hem kâinâttaki hadsiz fa'âliyeti iktiza eden tezâhür-ü Rubûbiyet’e ve tebârüz-ü Kemâlât-ı İlâhiye’ye (Yirmidördüncü Mektûb’da beyân edildiği gibi) beş vecihle hizmeti dahi, ulvî bir vazife-i fıtratıdır.
Ve böyle fâideleri ve neticeleri vermekle beraber; kendi yerinde, bu âlem‑i şehâdette zîrûh ise rûhunu ve hadsiz hâfızalarda ve sâir elvâh-ı mahfûzalarda sûretini ve hüviyetini ve tohumlarında ve yumurtacıklarında mâhiyetinin kanunlarını ve bir nev'i müstakbel hayatını ve âlem-i gaybda ve dâire-i esmâda âyinedârlık ettiği kemâlleri ve güzellikleri bırakıp, mesrûrâne terhis mânâsında bir zâhirî mevt ile bir zevâl perdesi altına girer; yalnız dünyevî gözlerden saklanır mâhiyetinde gördüm: “Oh Elhamdülillâh!” dedim.
Evet, kâinâtın bütün tabakàtında ve umum nev'ilerinde göz ile görünen ve her tarafa kök salan gayet esâslı ve çok kuvvetli ve kusursuz ve nihâyet derecede parlak olan bu cemâller ve güzellikler, elbette şirkin iktiza ettiği çok çirkin ve haşîn ve gayet menfûr ve perîşan olan evvelki vaziyet muhâl ve mevhûm olduğunu gösteriyor. Çünkü, böyle çok esâslı bir cemâl perdesi altında böyle dehşetli bir çirkinlik saklanamaz ve bulunamaz. Eğer bulunsa, o hakikatli cemâl, hakikatsiz, asılsız, vâhî ve vehmî olur. Demek şirkin hakikati yok, yolu kapalı, bataklıkta saplanır; hükmü muhâl, mümteni'dir. Bu mezkûr hissî olan hakikat‑i îmâniye, tafsilâtla ve kat'î bürhânlar ile Sirâcü'n‑Nur’un müteaddid risalelerinde beyân edildiğinden burada bu kısacık işâretle iktifâ ederiz.
Üçüncü Meyve
Zîşuûra ve bilhassa insana bakar. Evet, sırr‑ı vahdet ile insan, bütün mahlûkat içinde büyük bir kemâl sâhibi ve kâinâtın en kıymetdâr meyvesi ve mahlûkatın en nâzenîni ve en mükemmeli ve zîhayatın en bahtiyarı ve en mes'ûdu ve Hàlık-ı âlemin muhâtabı ve dostu olabilir. Hattâ bütün kemâlât-ı insaniye ve beşerin bütün ulvî maksadları tevhid ile bağlıdır. Ve sırr-ı vahdetle vücûd bulur. Yoksa, eğer vahdet olmazsa, insan mahlûkatın en bedbahtı ve mevcûdâtın en süflîsi ve hayvanatın en bîçâresi ve zîşuûrun en hüzünlüsü ve azâblısı ve gamlısı olur.
Çünkü, insan nihâyetsiz bir aczi ve nihâyetsiz düşmanları ve hadsiz bir fakrı ve hadsiz ihtiyaçları bulunmakla beraber, mâhiyeti öyle çok ve mütenevvi' âlâtla ve hissiyatla techiz edilmiş ki, yüz bin çeşit elemleri hisseder ve yüzbinler tarzlarda lezzetleri zevkederek ister. Ve öyle maksadları ve arzuları var ki, bütün kâinâta birden hükmü geçmeyen bir zât o arzuları yerine getiremez. Meselâ, insanda gayet şedîd bir arzu‑yu bekà var. İnsanın bu maksadını öyle bir Zât verebilir ki, bütün kâinâtı bir saray hükmünde tasarruf eder. Bir odanın kapısını kapayıp, diğer bir menzilin kapısını açmak gibi kolay bir sûrette dünya kapısını kapayıp âhiret kapısını açabilsin. Beşerin bu arzu-yu bekà gibi ebed tarafına uzanmış ve aktâr-ı âleme yayılmış binler menfî ve müsbet arzuları var ki, onları vermekle beşerin iki dehşetli yaraları olan aczini ve fakrını tedâvi eden Zât ise, ancak sırr-ı vahdetle bütün kâinâtı kabzasında tutan Zât-ı Ehad olabilir.
Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlabları ve rûhunun bekàsına ve saâdetine medâr öyle büyük ve muhît ve küllî maksadları var ki, onları öyle bir Zât verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayd kalmaz. Hem en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevabsız bırakmaz. Hem, semâvât ve arzı, iki mutî' nefer gibi emrine musahhar ederek küllî hizmetlerde çalıştıracak derecede muktedir olabilsin.
Hem insanın bütün cihâzâtları ve hissiyatları, sırr‑ı vahdetle, gayet yüksek bir kıymet alırlar ve şirk ve küfür ile gayet derecede sukùt ederler. Meselâ: İnsanın en kıymetdâr cihâzı akıldır. Eğer sırr-ı tevhid ile olsa, o akıl, hem İlâhî, kudsî defineleri, hem kâinâtın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı olur. Eğer şirk ve küfre düşse, o akıl, o hâlde geçmiş zamanın elîm hüzünlerini ve gelecek zamanın vahşî korkularını insanın başına toplattıran meş'ûm ve sebeb-i tâciz bir âlet-i belâ olur.
Hem meselâ: İnsanın en latîf ve şirin bir seciyesi olan şefkat; eğer sırr‑ı tevhid onun yardımına yetişmezse, öyle müdhiş bir hirkat, bir firkat, bir rikkat, bir musîbet olur ki, insanı en bedbaht bir dereceye indirir. Tek bir güzel yavrusunu ebedî kaybeden bir gâfil vâlide, bu hirkatı tam hisseder.
Hem meselâ: İnsanın en lezzetli ve tatlı ve kıymetli hissi olan muhabbet, eğer sırr‑ı tevhid yardım etse bu küçücük insanı, kâinât kadar büyüttürür ve genişlik verir ve mahlûkata nâzenîn bir sultan yapar. Eğer şirk ve küfre düşse – El‑iyâzü Billâh – öyle bir musîbet olur ki, mütemâdiyen zevâl ve fenâda mahvolan hadsiz mahbûblarının ebedî firâkları ile bîçâre kalb-i insanîyi her dakika parça parça eder. Fakat, gaflet veren lehviyâtlar, muvakkaten ibtal-i his nev'inden zâhiren hissettirmiyor.
İşte, bu üç misâle yüzer cihâzât ve hissiyat‑ı beşeriyeyi kıyâs etsen; vahdet, tevhid ne derece kemâlât-ı insaniyeye medâr olduğunu anlarsın. Bu Üçüncü Meyve dahi Sirâcü'n‑Nur’un belki yirmi risalelerinde gayet güzel bir tafsîl ve hüccetli bir sûrette beyân edildiğinden burada kısa bir işâretle iktifâ ederiz.
Beni bu meyveye sevk ve îsâl eden şöyle bir histir:
Bir zaman yüksek bir dağ başında idim. Gafleti dağıtacak bir intibâh‑ı rûhî vâsıtasıyla, kabir tam mânâsıyla, ölüm bütün çıplaklığıyla ve zevâl ve fenâ ağlattırıcı levhalarıyla bana göründü. Herkes gibi fıtratımdaki fıtrî aşk-ı bekà, birden zevâle karşı isyan edip galeyâna geldi. Ve muhabbet ve takdir ile pek çok alâkadar olduğum ehl-i kemâlât ve meşâhir-i Enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın sönmelerine ve mahvolmalarına karşı mâhiyetimdeki rikkat-i cinsiye ve şefkat-i nev'iye dahi kabre karşı tuğyan edip feverân etti. Ve altı cihete istimdâdkârâne baktım; hiçbir tesellî, bir medet göremedim. Çünkü, zaman-ı mâzi tarafı, bir mezar-ı ekber ve müstakbel bir karanlık ve yukarı bir dehşet ve aşağı ve sağ ve sol taraflarından elîm ve hazîn hâller, hadsiz muzır şeylerin tehâcümâtını gördüm.
Birden sırr‑ı tevhid imdâdıma yetişti; perdeyi açtı; hakikat-i hâlin yüzünü gösterdi: “Bak!” dedi. En evvel beni çok korkutan ölümün yüzüne baktım. Gördüm ki, ölüm, ehl‑i îmân için bir terhistir. Ecel; terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindân-ı dünyadan çıkmak ve bağistan-ı cinâna bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahmân’a girmeğe bir nöbettir ve dâr-ı saâdete gitmeğe bir dâvettir diye kat'î anladığımdan, ölümü ve mevti sevmeğe başladım…
Sonra, zevâl ve fenâya baktım. Gördüm ki: Sinema perdeleri gibi ve güneşe mukâbil akan kabarcıklar misillû, lezzet verici bir teceddüd‑ü emsâldir, bir tazelenmektir. Ve Esmâ-i Hüsnâ’nın çok hasnâ ve güzel cilvelerini tazelendirmek için âlem-i gaybdan gelip, âlem-i şehâdette vazifedârâne bir seyerândır, bir cevelândır. Ve Cemâl-i Rubûbiyet’in hikmetdârâne bir tezâhüratıdır. Ve mevcûdâtın hüsn-ü sermedîye karşı bir âyinedârlığıdır, yakìnen bildim.
Sonra, altı cihete baktım; gördüm ki: Sırr‑ı tevhid ile o kadar nurânîdir ki, göz kamaştırıyor. Geçmiş zaman bir mezar-ı ekber olmadığını, belki, zaman-ı istikbâle inkılâb eden binler mecâlis-i münevvere ve mecma'-ı ahbab, binler menâzır-ı nurâniye gördüm. Ve hâkezâ bu iki madde gibi binler maddelerin hakîki yüzlerine baktım; sürûr ve şükürden başka bir te'sir, bir keyfiyet vermediklerini gördüm.
Bu üçüncü meyveye ait bu zevkimi ve hissimi Sirâcü'n‑Nur’un belki kırk risalelerinde cüz'î, küllî deliller ile beyân etmişim. Ve bilhassa Yirmialtıncı Lem'a olan İhtiyarlar Risalesinin onüç aded Ricâlarında o derece kat'î ve güzel izâh edilmiştir ki, daha fevkınde izâh olmaz. Onun için bu pek uzun kıssayı bu makamda pek çok kısa kestim.