Altıncı Mertebe‑i Nuriye-i Hasbiye
Müfârakat‑ı umumiye hengâmı olan harâb-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde müfârakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl-perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda dâimî ve tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi ve tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm.
Fıtratımdaki aşk‑ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda bir medâr-ı tesellî bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiye’ye müracaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle mânâma bak!” Ben de, Sûre‑i Nur’daki Âyet-i Nur’un rasathânesine girip îmânın dûrbîniyle Âyet-i Hasbiye’nin en uzak tabakalarına ve şuûr-u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm:
Nasıl ki; âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân‑ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâli ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân-ı seb'asının gizli güzelliklerini izhâr ediyorlar.
Aynen öyle de: Şems‑i Ezel ve Ebed olan Cemîl-i Zülcelâl’in cemâl-i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel olan Esmâ-i Hüsnâ’sının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcûdât hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğu pek çok kuvvetli delilleri ile Risale-i Nurda tafsîlen izâh edilmiş. Burada o bürhânlardan üç tanesine kısaca işâret edilecek:
Birinci Bürhân
Nasıl ki, işlenmiş bir eserin güzelliği işlemesinin güzelliğine ve işlemek güzelliği ustalığın o san'attan gelen ünvânın güzelliğine ve ustadaki san'atkârlık ünvânının güzelliği o san'atkârın o san'ata ait sıfatının güzelliğine ve sıfatının güzelliği kàbiliyet ve isti'dâdının güzelliğine ve kàbiliyetinin güzelliği zâtının ve hakikatinin güzelliğine derece‑i bedâhette gayet kat'î bir sûrette delâlet ettiği gibi...
Aynen öyle de: Bu kâinâtın baştan başa bütün güzel mahlûklarında ve yapılışları güzel umum masnû'larındaki hüsün ve cemâl dahi San'atkâr‑ı Zülcelâl’deki fiillerinin hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve ef'âlindeki hüsün ve cemâl ise, o fiillere bakan ünvânların, yani isimlerin hüsün ve cemâline şüphesiz delâlet ve isimlerin hüsün ve cemâli ise, isimlerin menşe'i olan kudsî sıfatların hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve sıfatların hüsün ve cemâli ise, sıfatların mebde'i olan şuûnât-ı zâtiyenin hüsün ve cemâline kat'î şehâdet ve şuûnât-ı zâtiyenin hüsün ve cemâli ise, fâil ve müsemmâ ve mevsuf olan zâtının hüsün ve cemâline ve mâhiyetinin kudsî kemâline ve hakikatinin mukaddes güzelliğine bedâhet derecede kat'î bir sûrette şehâdet eder.
Demek Sâni'‑i Zülcemâl’in kendi Zât-ı Akdes’ine lâyık öyle hadsiz bir hüsn-ü cemâli var ki, bir gölgesi bütün mevcûdâtı baştan başa güzelleştirmiş ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki, bir cilvesi kâinâtı serbeser güzelleştirmiş ve bütün dâire-i mümkinâtı hüsün ve cemâl lem'alarıyla tezyîn edip ışıklandırmış.
Evet, işlenmiş bir eser fiilsiz olmadığı gibi, fiil dahi fâilsiz olamaz. Ve isimler müsemmâsız olması muhâl olduğu gibi, sıfatlar dahi mevsufsuz mümkün değildir. Mâdem bir san'atın ve eserin vücûdu, bedâhetle o eseri işleyenin fiiline delâlet ve o fiilin vücûdu, fâilinin ve ünvânının ve eseri intac eden sıfatın ve isminin vücûdlarına delâlet eder. Elbette bir eserin kemâli ve cemâli dahi, fiilin kendine mahsûs kemâl ve cemâline, o da ismin kendine münâsib, muvâfık güzelliğine, o dahi zâtın ve hakikatin – fakat zâta ve hakikate lâyık ve muvâfık – kemâline ve cemâline ilmelyakìn ile ve bedâhetle delâlet eder.
Aynen öyle de: Bu eserler perdesi altındaki fa'âliyet‑i dâime, fâilsiz olması muhâl olduğu gibi, bu masnûât üstünde cilveleri ve nakışları göz ile görünen isimler dahi müsemmâsız hiçbir cihetle mümkün olmadığı ve müşâhede derecesinde hissedilen kudret, irâde gibi sıfatlar dahi mevsufsuz olması muhâl olduğundan, şu kâinâtta bütün eserler, mahlûklar, masnû'lar hadsiz vücûdlarıyla, hàlık ve sâni' ve fâillerinin vücûd-u ef'âline ve esmâsının vücûduna ve evsâfının vücûduna ve şuûnât-ı zâtiyesinin vücûduna ve Zât-ı Akdes’inin vücûb-u vücûduna kat'î bir sûrette delâlet ettikleri gibi; o masnûâtın umumunda görünen muhtelif kemâlât ve ayrı ayrı cemâller ve çeşit çeşit güzellikler, Sâni'-i Zülcelâl’de olan fiillerin ve isimlerin ve sıfatların ve şe'nlerin ve Zâtının kendilerine mahsûs münâsib ve lâyık ve vâcibiyetine ve kudsiyetine muvâfık olarak hadsiz kemâlâtlarına ve nihâyetsiz cemâllerine ve ayrı ayrı ve umum kâinâtın fevkınde güzelliklerine gayet sarîh şehâdet ve gayet kat'î delâlet ederler.
İkinci Bürhân
’ın beş noktası var
Birinci Nokta
Meşreblerinde, mesleklerinde birbirinden ayrı ve uzak olan bütün ehl‑i hakikatin reisleri, zevk ve keşfe istinâd ederek icmâ ile, ittifak ile îmân edip hükmediyorlar ki, bütün mevcûdâttaki hüsün ve cemâl, bir Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’da bulunan mukaddes hüsün ve cemâlin gölgesi ve lemeâtı ve perdelerin arkasında cilvesidir.
İkinci Nokta
Bütün güzel mahlûklar, kafile kafile arkasında durmayarak gelip gidiyorlar, fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellîsinde devam ettiğinden kat'î bir sûrette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o âyinelerin cemâli değildir. Belki, güneşin cemâl‑i şuââtı, cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.
Üçüncü Nokta
Nurun gelmesi elbette nurânîden ve vücûd vermesi her hâlde mevcûddan ve ihsân ise gınâdan ve sehàvet ise servetten ve ta'lim ilimden gelmesi bedîhî olduğu gibi, hüsün vermek dahi hasenden ve güzelleştirmek, güzelden ve cemâl vermek cemîlden olabilir, başka olamaz.
İşte bu hakikate binâen îmân ederiz ki: Bu kâinâttaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki; bu mütemâdiyen değişen ve tazelenen kâinât, bütün mevcûdâtıyla âyinedârlık dilleriyle, o güzelin cemâlini tavsif ve ta'rif eder.
Dördüncü Nokta
Nasıl ki, cesed rûha dayanır, ayakta durur, hayatlanır ve lafız mânâya bakar, ona göre nurlanır ve sûret hakikate istinâd eder, ondan kıymet alır.
Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem‑i şehâdet dahi bir ceseddir, bir lafızdır, bir sûrettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esmâ-i İlâhiye’ye dayanır, hayatlanır, istinâd eder, can alır, ona bakar, güzelleşir. Bütün maddî güzellikler, kendi hakikatlerinin ve mânâlarının manevî güzelliklerinden ileri geliyor. Ve hakikatleri ise, esmâ-i İlâhiye’den feyz alırlar ve onların bir nev'i gölgeleridir. Ve bu hakikat, Risale‑i Nurda kat'î isbât edilmiştir.
Demek bu kâinâtta bulunan bütün güzelliklerin envâ'ı ve çeşitleri, âlem‑i gayb arkasında tecellî eden ve kusurdan mukaddes, maddeden mücerred bir cemâlin esmâ vâsıtasıyla cilveleri ve işâretleri ve emârâtlarıdır. Fakat nasıl ki, Vâcibü'l-Vücûd’un Zât-ı Akdes’i, başkalara hiçbir cihette benzemez ve sıfatları mümkinâtın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir. Öyle de, O’nun kudsî cemâli, mümkinâtın ve mahlûkatın hüsünlerine benzemez, hadsiz derecede daha àlîdir.
Evet, koca Cennet bütün hüsün ve cemâliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müşâhedesi ehl‑i Cennet’e Cennet’i unutturan bir Cemâl-i Sermedî, elbette nihâyeti ve şebîhi ve nazîri ve misli olmaz.
Ma'lûmdur ki; herşeyin hüsnü kendine göredir; hem binler tarzda bulunur ve nev'ilerin ihtilâfı gibi güzellikleri de ayrı ayrıdır. Meselâ; göz ile hissedilen bir güzellik, kulak ile hissedilen bir hüsün bir olmaması ve akıl ile fehmedilen bir hüsn‑ü aklî, ağız ile zevk edilen bir hüsn-ü taam bir olmadığı gibi; kalb, rûh vesâir zâhirî ve bâtınî duyguların istihsân ettikleri ve güzel hissettikleri güzellikler, onların ihtilâfı gibi muhteliftir.
Meselâ; îmânın güzelliği ve hakikatin güzelliği ve nurun hüsnü ve çiçeğin hüsnü ve rûhun cemâli ve sûretin cemâli ve şefkatin güzelliği ve adâletin güzelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü ayrı ayrı oldukları gibi; Cemîl‑i Zülcelâl’in nihâyet derecede güzel olan Esmâ-i Hüsnâ’sının güzellikleri dahi ayrı ayrı olduğundan, mevcûdâtta bulunan hüsünler ayrı ayrı düşmüş.
Eğer Cemîl‑i Zülcelâl’in esmâsındaki hüsünlerin mevcûdât âyinelerinde bir cilvesini müşâhede etmek istersen, zeminin yüzünü bir küçük bahçe gibi temâşâ edecek bir geniş, hayâlî göz ile bak ve hem bil ki: Rahmâniyet, rahîmiyet, hakîmiyet, âdiliyet gibi tâbirler, Cenâb-ı Hakk’ın hem isim, hem fiil, hem sıfât, hem şe'nlerine işâret ederler.
İşte başta insan olarak bütün hayvanatın muntazaman bir perde‑i gaybdan gelen erzâklarına bak, Rahmâniyet-i İlâhiye’nin cemâlini gör.
Hem bütün yavruların mu'cizâne iâşelerine ve başları üstünde ve annelerinin sînelerinde asılmış tatlı, sâfî, âb‑ı kevser gibi iki tulumbacık süte temâşâ eyle, rahîmiyet-i Rabbâniyenin câzibedâr cemâlini gör.
Hem bütün kâinâtı envâ'ıyla beraber bir kitab‑ı kebîr-i hikmet ve öyle bir kitab ki; her harfi yüz kelime, her kelimesi yüzer satır, her satırı bin bâb, her bâbı binler küçük kitab hükmüne getiren hakîmiyet-i İlâhiye’nin cemâl-i bî-misâline bak, gör.
Hem kâinâtı bütün mevcûdâtıyla mîzanı altına alan ve bütün ecrâm‑ı ulviye ve süfliyenin muvâzenelerini idâme ettiren ve güzelliğin en mühim bir esâsı olan tenâsübü veren ve herşeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ı hayatı verip ihkàk-ı hak eden ve mütecâvizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak, gör.
Hem insanın geçmiş tarihçe‑i hayatını, buğday dânesi küçüklüğündeki kuvve-i hâfızasında ve her nebât ve ağacın gelecek tarihçe-i hayat-ı sâniyesini çekirdeğinde yazmasına ve her zîhayatın muhâfazasına lüzumu bulunan âlât ve cihâzâta, meselâ; arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve hafîziyet ve hâfiziyet-i Rabbâniyenin letâfetli cemâlini gör.
Hem zemin sofrasında Kerîm‑i Mutlak olan Rahmân-ı Rahîm’in misâfirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi', hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk ve safâsına yardım eden cihâzlara bak, ikram ve kerîmiyet-i Rabbâniyenin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlı güzelliğini gör.
Hem Fettâh ve Musavvir isimlerinin tecellîleriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok mânidâr sûretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok câzibedâr sîmâlarına bak, fettâhiyet ve musavviriyet‑i İlâhiye’nin mu'cizâtlı cemâlini gör.
İşte bu mezkûr misâllere kıyâsen Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbirisinin kendine mahsûs öyle kudsî bir cemâli var ki; bir tek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev'i güzelleştiriyor. Bir tek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet’i îmân gözüyle görebilirsen bak, gör; Cemâl-i Sermedînin derece-i haşmetini anla.
O güzelliğe karşı îmân güzelliğiyle ve ubûdiyet cemâli ile mukàbele etsen çok güzel bir mahlûk olursun.
Eğer dalâletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfûr kubhuyla mukàbele edip karşılasan, en çirkin bir mahlûk olmakla beraber, bütün güzel mevcûdâtın ma'nen menfûrları olursun.
Beşinci Nokta
Nasıl ki, yüzer hüner ve san'at ve kemâl ve cemâlleri bulunan bir Zât; herbir hüner kendini teşhîr etmek ve herbir güzel san'at kendini takdir ettirmek ve herbir kemâl kendini izhâr etmek ve herbir cemâl kendini göstermek istemesi kaidesince O Zât dahi bütün hünerlerini ve san'atlarını ve kemâlâtını ve gizli güzelliklerini ta'rif edecek, teşhîr edecek, gösterecek olan bir hàrika sarayı yapmış. Her kim o mu'cizeli sarayı temâşâ etse, birden ustasının ve sâhibinin hünerlerine ve mehâsinine ve kemâlâtına intikal eder ve gözüyle görür gibi inanır, tasdik eder ve der ki: “Her cihetle güzel ve hünerli olmayan bir zât, böyle her cihetle güzel bir eserin masdarı, mûcidi ve taklidsiz muhteri'i olamaz. Belki onun manevî hüsünleri ve kemâlleri bu saray ile tecessüm etmiş gibidir.” hükmeder.
Aynen öyle de, bu kâinât denilen dünyadan, meşher‑i acâib ve saray-ı muhteşemin hüsünlerini gören ve aklı çürük ve kalbi bozuk olmayan elbette intikal edecek ki, bu saray bir âyinedir; başkasının cemâlini ve kemâlini göstermek için böyle süslenmiş. Evet mâdem bu saray‑ı âlemin başka emsâli yok ki, güzellikleri ondan iktibas edip taklid edilsin. Elbette ve her hâlde bunun ustası kendi Zâtında ve Esmâsında kendine lâyık güzellikleri var ki, kâinât ondan iktibas ediyor ve ona göre yapılmış ve onları ifâde etmek için bir kitab gibi yazılmış.
Üçüncü Bürhân
’ın üç nüktesi var.
Birinci Nükte
Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfında gayet güzel bir tafsîl ve kuvvetli hüccetlerle beyân edilen bir hakikattir. Tafsîlini ona havâle ederek burada kısa bir işâretle ona bakacağız; şöyle ki:
Bu masnûâta, hususan hayvanat ve nebâtâta bakıyoruz, görüyoruz ki: Kasd ve irâdeyi gösteren ve ilim ve hikmeti bildiren dâimî bir tezyîn, bir süslemek ve tesâdüfe hamli imkânsız bir tanzim, bir güzelleştirmek hükmediyor.
Hem kendi san'atını beğendirmek ve nazar‑ı dikkati celbetmek ve masnû'unu ve seyircilerini memnun etmek için herşeyde öyle bir nâzik san'at ve ince hikmet ve àlî zînet ve şefkatli bir tertib ve tatlı vaziyet görünüyor; bedâhet derecesinde anlaşılır ki, kendini zîşuûrlara bildirmek ve tanıttırmak isteyen perde-i gayb arkasında öyle bir san'atkâr var ki, herbir san'atıyla çok hünerlerini ve kemâlâtını teşhîr ile kendini sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ister.
Hem zîşuûr mahlûkları minnetdâr ve mesrûr ve kendine dost etmek için tesâdüfe havâlesi imkân haricinde ve umulmadığı yerden lezîz ni'metlerin her çeşidini onlara ihsân ediyor.
Hem derin bir şefkati ve yüksek bir merhameti ihsâs eden manevî ve kerîmâne bir muâmele, bir muârefe ve lisân‑ı hâl ile ve dostâne bir mükâleme ve duâlarına rahîmâne bir mukàbele görünüyor.
Demek bu güneş gibi zâhir olan tanıttırmak ve sevdirmek keyfiyeti arkasında müşâhede edilen lezzetlendirmek ve ni'metlendirmek ikramı ise, gayet esâslı bir irâde‑i şefkat ve gayet kuvvetli bir arzu-yu merhametten ileri geliyor.
Ve böyle kuvvetli bir irâde‑i şefkat ve rahmet ise, hiçbir cihette ihtiyacı olmayan bir Müstağnî-i Mutlakta bulunması elbette ve her hâlde kendini âyinelerde görmek ve göstermek isteyen ve tezâhür etmek, mâhiyetinin muktezâsı ve tebârüz etmek, hakikatinin şe'ni bulunan nihâyet kemâlde bir cemâl-i bî-misâl ve ezelî bir hüsn-ü lâyezâlî ve sermedî bir güzellik vardır ki; o cemâl kendini muhtelif âyinelerde görmek ve göstermek için merhamet ve şefkat sûretine girmiş, sonra zîşuûr âyinelerinde in'âm ve ihsân vaziyetini almış, sonra tahabbüb ve taarrüf – yani kendini tanıttırmak ve bildirmek – keyfiyetini takmış, sonra masnûâtı zînetlendirmek, güzelleştirmek ışığını vermiş.
İkinci Nükte
Nev'‑i insanda, hususan yüksek tabakasında, meslekleri ayrı ayrı hadsiz zâtlarda, gayet esâslı bir sûrette bulunan şedîd bir aşk-ı Lâhutî ve kuvvetli bir muhabbet-i Rabbâniye, bilbedâhe misilsiz bir cemâle işâret belki şehâdet eder.
Evet böyle bir aşk öyle bir cemâle bakar, iktiza eder ve öyle bir muhabbet böyle bir hüsn ister. Belki bütün mevcûdâtta lisân‑ı hâl ve lisân-ı kàl ile edilen umum hamd ve senâlar, o ezelî hüsne bakıyor, gidiyor. Belki Şems-i Tebrizî gibi bir kısım âşıkların nazarında bütün kâinâtta bulunan umum incizablar, cezbeler, câzibeler, câzibedâr hakikatler, ezelî ve ebedî bir hakikat-i câzibedâra işâretlerdir. Ve ecrâmı ve mevcûdâtı mevlevî-misâl pervâne gibi raks ve semâ'a kaldıran cezbedârâne harekât ve deverân, o hakikat-i câzibedârın cemâl-i kudsîsinin hükümdarâne tezâhüratı karşısında âşıkâne ve vazifedârâne bir mukàbeledir.
Üçüncü Nükte
Bütün ehl‑i tahkîkin icmâıyla vücûd hayr-ı mahzdır, nurdur. Adem şerr-i mahzdır, zulmettir. Bütün hayırlar, iyilikler, güzellikler, lezzetler – tahlil neticesinde – vücûddan neş'et ettiklerini ve bütün fenâlıklar, şerler, musîbetler, elemler – hattâ ma'siyetler – ademe râci' olduğunu ehl-i akıl ve ehl-i kalbin büyükleri ittifak etmişler.
Eğer desen: Mâdem bütün güzelliklerin menba'ı vücûddur, vücûdda küfür ve enâniyet‑i nefsiye dahi var?
Elcevab: Küfür ise, hakàik‑ı îmâniyeyi inkâr ve nefy olduğundan ademdir. Enâniyetin vücûdu ise, haksız temellük ve âyinedârlığını bilmemek ve mevhûmu muhakkak bilmekten ileri geldiğinden vücûd rengini ve sûretini almış bir ademdir.
Mâdem bütün güzelliklerin menba'ı vücûddur ve bütün çirkinliklerin mâdeni ademdir. Elbette vücûdun en kuvvetlisi ve en yükseği ve en parlağı ve ademden en uzağı vâcib bir vücûd ve ezelî ve ebedî bir varlık, en kuvvetli ve en yüksek ve en parlak ve kusurdan en uzak bir cemâl ister, belki öyle bir cemâli ifâde eder, belki öyle bir cemâl olur. Güneşe, ihâtalı bir ziyânın lüzumu gibi Vâcibü'l‑Vücûd dahi sermedî bir cemâl istilzam eder; onun ile ışık verir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
İhtar: Âyet‑i Hasbiye-i Nuriyenin merâtibinden dokuz mertebesi yazılacaktı, fakat bazı esbâba binâen şimdilik üç mertebe te'hir edildi.
Tenbih: Risale‑i Nur, Kur'ânın ve Kur'ân’dan çıkan bürhânî bir tefsir olduğundan, Kur'ânın nükteli, hikmetli, lüzumlu, usandırmayan tekrârâtı gibi onun da lüzumlu, hikmetli, belki zarûrî ve maslahatlı tekrârâtı vardır. Hem Risale-i Nur, zevk ve şevk ile dillerde usandırmayan, dâima tekrar edilen kelime-i tevhidin delilleri olmasından, zarûrî tekrârâtı kusur değil; usandırmaz ve usandırmamalı.