Beşinci Şuâ’ın İkinci Makamı ve Mes'eleleri
﷽
Birinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanın eşhâs‑ı mühimmesinden olan Süfyân’ın eli delinecek.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Sefâhet ve lehviyât için gayet isrâf ile elinde mal durmaz, isrâfâta akar. Darb‑ı meselde deniliyor ki, “Filân adamın eli deliktir.” Yani çok müsriftir.
İşte, “Süfyân isrâfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tama'ı uyandırarak insanların o zaîf damarlarını tutup kendine musahhar eder.” diye bu hadîs ihtar ediyor. “İsrâf eden ona esir olur, onun dâmına düşer.” diye haber verir.
İkinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar; alnında هٰذَا كَافِرٌ yazılmış bulunur.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun te'vili şudur ki: O Süfyân, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile ta'mîm ettiğinden, o serpuş dahi secdeye gittiği için inşâallâh ihtidâ eder, daha herkes – yalnız istemeyerek – onu giymekle kâfir olmaz.
Üçüncü Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan Deccâlın yalancı Cennet ve Cehennemleri bulunur.”اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun bir te'vili şudur ki: Hükûmet dâiresinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishâne ile lise mektebi, “Biri hûri ve gılmânın çirkin bir taklidi, diğeri azâb ve zindân sûretine girecek.” diye bir işârettir.
Dördüncü Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanda, Allah‥ Allah‥ diyecek kalmaz.”لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ bunun bir te'vili şu olmak gerektir ki: “Allah‥ Allah‥ Allah‥ deyip zikreden tekyeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezân ve kamet gibi şeâirde İsmullâh yerine başka isim konulacak.” demektir. Yoksa, umum insanlar küfr‑ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü; Allah’ı inkâr etmek, kâinâtı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır. Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukû'unu akıl kabûl etmez. Kâfirler Allah’ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.
Diğer bir te'vili şudur ki: Kıyâmet kopmasının dehşetini görmemek için, mü'minlerin rûhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyâmet kâfirlerin başlarında patlar.
Beşinci Mes'ele
Rivâyette vardır ki: “Âhirzamanda Deccâl gibi bir kısım şahıslar, ulûhiyet da'vâ edecekler ve kendilerine secde ettirecekler.”
اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Nasıl ki, pâdişahı inkâr eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri nisbetinde birer küçük pâdişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de; tabîiyyûn ve maddiyûn mezhebinin başına geçen o eşhâs, kuvvetleri nisbetinde kendilerinde bir nev'i rubûbiyet tahayyül ederler ve raiyetini kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubûdiyetkârâne serfürû ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.
Altıncı Mes'ele
Rivâyette var ki: “Fitne‑i Âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hâkim olmaz.” Bunun için, binüçyüz sene zarfında emr‑i Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azâb-ı kabirden sonra مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ‥ مِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ vird‑i ümmet olmuş.اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun bir te'vili şudur ki: O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftûn eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikâb ederler. Meselâ: Rusya’da hamamlarda kadın‑erkek beraber çıplak girerler ve kadın kendi güzelliklerini göstermeğe fıtraten çok meyyâl olmasından seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar ve fıtraten cemâl-perest erkekler dahi, nefsine mağlûb olup o ateşe sarhoşâne bir sürûr ile düşer, yanar.
İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyâtları ve kebâirleri ve bid'aları, birer câzibedârlık ile pervâne gibi nefis‑perestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa, cebr-i mutlak ile olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.
Yedinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Süfyân büyük bir âlim olacak, ilim ile dalâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar.”وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun bir te'vili şudur ki: Başka pâdişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşîret veya cesâret ve servet gibi vâsıta‑i saltanat olmadığı hâlde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyâsî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını teshìr eder, etrafında fetvâcı yapar. Ve çok muallimleri kendine tarafdâr eder ve din derslerinden tecerrüd eden maârifi rehber edip ta'mîmine şiddetle çalışır, demektir.
Sekizinci Mes'ele
Rivâyetler, Deccâlın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: İslâmların Deccâlı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl‑i tahkîk İmâm-ı Ali’nin (ra) dediği gibi demişler ki: Onların Deccâlı Süfyân’dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccâlı ayrıdır. Yoksa Büyük Deccâlın cebr ve ceberût-u mutlakına karşı itâat etmeyen şehîd olur ve istemeyerek itâat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz.
Dokuzuncu Mes'ele
Rivâyetlerde, vukûât‑ı Süfyâniye ve hâdisât-ı istikbâliye Şam’ın etrafında ve Arabistan’da tasvir edilmiş.اَللّٰهُ اَعْلَمُ bunun bir te'vili şudur ki: Merkez‑i hilâfet eski zamanda Irak’ta ve Şam’da ve Medine’de bulunduğundan, râviler kendi ictihâdlarıyla – dâimî öyle kalacak gibi – mânâ verip, Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi ictihâdlarıyla tafsîl etmişler.
Onuncu Mes'ele
Rivâyetlerde, eşhâs‑ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun te'vili şudur ki: O şahısların temsîl ettikleri manevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûb eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr‑i Muhît’te, diğer ayağı Port Artür Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs-ı manevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor.
Amma fevkalâde ve hàrika iktidarları ise ekser icraatları tahribât ve müştehiyât olduğundan fevkalâde bir iktidar görünür, çünkü tahrib kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyât ise, nefisler tarafdâr olduğundan çabuk sirâyet eder.
Onbirinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezâret eder.” اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun iki te'vili var:
Birisi: O zamanda meşrû nikâh azalır veya Rusya’daki gibi kalkar. Bir tek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.
İkinci Te'vili: O fitne zamanında, harblerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binâen ekser tevellüdât kızlar bulunmasından kinâyedir. Belki hürriyet‑i nisvân ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi sûretine çekmeğe sebebiyet verdiğinden, emr-i İlâhî ile kızlar pek çok olur.
Onikinci Mes'ele
Rivâyetlerde var ki: “Deccâlın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür.”
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun iki te'vili vardır:
Birisi: Büyük Deccâlın kutb‑u şimâlî dâiresinde ve şimâl tarafında zuhûr edeceğine kinâye ve işârettir. Çünkü kutb-u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendifer ile bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemâdiyen güneş gurûb etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada dâima güneş görünür. Ben Rusya’daki esâretimde bu mevkiye yakın bulunuyordum. Demek büyük Deccâl, şimâlden bu tarafa tecâvüz edeceğini mu'cizâne bir ihbardır.
İkinci Te'vili İse: Hem büyük Deccâlın, hem İslâm Deccâlı’nın üç devre‑i istibdâdları mânâsında üç eyyâm var. “Bir günü; bir devre‑i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üçyüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhâfazaya çalışır.” diye, gayet yüksek bir belâğatla ümmetine haber vermiş.
Onüçüncü Mes'ele
Kat'î ve sahîh rivâyette var ki: “İsâ Aleyhisselâm büyük Deccâlı öldürür.”وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ bunun da iki vechi var:
Bir Vechi Şudur Ki: Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidrâcî hàrikalarıyla kendini muhâfaza eden ve herkesi teshîr eden o dehşetli Deccâlı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hàrika ve mu'cizâtlı ve umumun makbûlü bir zât olabilir ki: O Zât, en ziyâde alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’dır.
İkinci Vechi Şudur Ki: Şahs‑ı İsâ Aleyhisselâm’ın kılıncı ile maktûl olan şahs-ı Deccâlın, teşkil ettiği dehşetli maddiyûnluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî rûhânileridir ki; o rûhâniler din-i İsevî’nin hakikatini Hakikat-i İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, ma'nen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdi’ye namazda iktidâ eder, tâbi olur.” diye rivâyeti bu ittifaka ve hakikat-i Kur'âniyenin metbûiyetine ve hâkimiyetine işâret eder.
Ondördüncü Mes'ele
Rivâyette var ki: “Deccâlın mühim kuvveti Yahudîdir. Yahudîler severek tâbi olurlar.”اَللّٰهُ اَعْلَمُ diyebiliriz ki, bu rivâyetin bir parça te'vili Rusya’da çıkmış. Çünkü, her hükûmetin zulmünü gören Yahudîler, Almanya memleketinde kesretle toplanıp intikamlarını almak için, Komünist Komitesinin te'sisinde mühim bir rol ile Yahudî milletinden olan Troçki nâmında dehşetli bir adamı, Rusya’nın başkumandanlığına ve terbiye‑gerdeleri olan meşhûr Lenin’den sonra Rus Hükûmetinin başına geçirerek Rusya’nın başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccâlın komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sâir hükûmetlerde dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.
Onbeşinci Mes'ele
Ye'cüc ve me'cüc hâdisâtı’nın icmâli Kur'ân’da olduğu gibi, rivâyette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'ânın muhkemâtından olan icmâli gibi muhkem değil, belki bir derece müteşâbih sayılır. Onlar te'vil isterler. Belki râvilerin ictihâdları karışmasıyla tâbir isterler.
Evet, لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: Kur'ânın lisân‑ı semâvîsinde “Ye'cüc” ve “Me'cüc” nâmı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin‑i Maçin’den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa’yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü zeber edeceklerine işâret ve kinâyedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efrâdı onlardandır.
Evet, ihtilâl‑i Fransavîde hürriyet-perverlik tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesâtı tahrib ettiğinden aşıladığı fikir, bilâhare bolşevikliğe inkılâb etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesât-ı ahlâkıye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan; elbette, ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb‑i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddâr canavarlar hükmüne geçirir, daha siyasetle idare edilmez.
Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o şerâite muvâfık insanlar ise: Çin‑i Maçin’de kırk günlük bir mesâfede yapılan ve acâib-i seb'a-i âlemden birisi bulunan Sedd-i Çinî’nin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki, Kur'ânın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) mu'cizâne ve muhakkìkâne haber vermiş.
Onaltıncı Mes'ele
Rivâyette var ki: – İsâ Aleyhisselâm Deccâlı öldürdüğü münâsebetiyle – “Deccâlın fevkalâde büyük ve minâreden daha yüksek bir azamet‑i heykelde ve Hazret-i İsâ Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu…” gösterir.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şu olmak gerektir ki: İsâ Aleyhisselâm’ı nur‑u îmân ile tanıyan ve tâbi olan cemâat-i rûhâniye-i mücâhidînin kemiyeti, Deccâlın mektebce ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok az ve küçük olmasına işâret ve kinâyedir.
Onyedinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Deccâl çıktığı gün bütün dünya işitir ve kırk günde dünyayı gezer ve hàrikulâde bir eşeği vardır.”اَللّٰهُ اَعْلَمُbu rivâyetler tamamen sahîh olmak şartıyla te'villeri şudur: Bu rivâyetler mu'cizâne haber verir ki, “Deccâl zamanında vâsıta‑i muhâbere ve seyahat o derece terakkî edecek ki, bir hâdise bir günde umum dünyada işitilecek. Radyo ile bağırır, şark-garb işitir ve umum ceridelerinde okunacak. Ve bir adam kırk günde dünyayı devredecek ve yedi kıt'asını ve yetmiş hükûmetini görecek ve gezecek.” diye, zuhûrundan on asır evvel telgraf, telefon, radyo, şimendifer, tayyareden mu'cizâne haber verir.
Hem Deccâl, deccâllık haysiyetiyle değil, belki gayet müstebid bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak içindir. Ve bindiği merkebi ve himarı ise; ya şimendiferdir ki, bir kulağı ve bir başı Cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı Cennet gibi güzelce tezyîn ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına, dostlarını ziyâfetli başına gönderir. Veyâhut onun eşeği, merkebi; dehşetli bir otomobildir veya tayyaredir veyâhut… (sükût lâzım!)
Onsekizinci Mes'ele
Rivâyette var ki: “Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var.” Yani ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ âyetinin sırrıyla bin sene hâkimâne ve mükemmel yaşayacak. Eğer istikamette gitmezse, ona yarım gün var. Yani ancak beşyüz sene kadar hâkimiyeti ve gâlibiyeti muhâfaza eder.
اَللّٰهُ اَعْلَمُ bu rivâyet kıyâmetten haber vermek değil, belki İslâmiyetin gâlibâne hâkimiyetinden ve hilâfetin saltanatından bahseder ki, ayn‑ı hakikat ve bir mu'cize-i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış. Çünkü Hilâfet-i Abbâsiyenin âhirinde, onun ehl-i siyaseti istikameti kaybettiği için, beşyüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin hey'et-i mecmuası ise, istikameti kaybetmediğinden, Hilâfet-i Osmaniye imdâda gelip binüçyüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmanlı siyâsiyyûnları dahi istikameti muhâfaza edemediğinden, o da ancak (hilâfetle) beşyüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mu'cizâne ihbarını, Hilâfet-i Osmaniye kendi vefâtıyla tasdik etmiş. Bu hadîsi başka risalelerde dahi bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
Ondokuzuncu Mes'ele
Rivâyetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl‑i Beyt-i Nebevî’den Hazret-i Mehdi’nin (Radıyallahu Anh) hakkında ayrı ayrı haberler var. Hattâ bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velâyet, eskide onun çıkmasına hükmetmişler.اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bu ayrı ayrı rivâyetlerin bir te'vili şudur ki: Büyük Mehdi’nin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyânet âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dâirelerde icraatları olduğu gibi, herbir asır me'yûsiyet vaktinde, kuvve‑i maneviyesini te'yid edecek bir nev'i Mehdi’ye veyâhut Mehdi’nin onların imdâdına o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan; Rahmet-i İlâhiye ile her devirde belki her asırda bir nev'i Mehdi, Âl-i Beyt’ten çıkmış, Ceddinin Şerîatını muhâfaza ve sünnetini ihyâ etmiş.
Meselâ: Siyaset âleminde Mehdi‑i Abbâsî ve diyânet âleminde Gavs-ı A'zam ve Şah-ı Nakşibend ve Aktâb-ı Erbaa ve Oniki İmâm gibi büyük Mehdi’nin bir kısım vazifelerini icra eden zâtlar dahi, Mehdi hakkında gelen rivâyetlerde – medâr-ı nazar-ı Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan – rivâyetler ihtilâf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: “Eskide çıkmış.” Her ne ise… Bu mes'ele Risale‑i Nurda beyân edildiğinden, onu ona havâle ile burada bu kadar deriz ki:
Dünyada mütesânid hiçbir hânedân ve mütevâfık hiçbir kabile ve münevver hiçbir cem'iyet ve cemâat yoktur ki, Âl‑i Beyt’in hânedânına ve kabilesine ve cem'iyetine ve cemâatine yetişebilsin.
Evet yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler manevî kumandanları ümmetin başına geçiren ve hakikat‑i Kur'âniyenin mayası ile ve îmânın nuruyla ve İslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt, elbette âhirzamanda Şerîat-ı Muhammediye’yi ve hakikat-i Furkàniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (asm) ihyâ ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları olan “Büyük Mehdi”nin kemâl‑i adâletini ve hakkâniyetini dünyaya göstermeleri gayet ma'kul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarûrî ve hayat-ı ictimâiye-i insaniyedeki düsturların muktezâsıdır…
Yirminci Mes'ele
Güneşin, mağribden çıkması ve zeminden dâbbetü'l‑arzın zuhûrudur.
Amma güneşin mağribden tulû'u ise, bedâhet derecesinde bir alâmet‑i kıyâmettir. Ve bedâheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe kapısını kapayan bir hâdise-i semâviye olduğundan tefsiri ve mânâsı zâhirdir, te'vile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki:اَللّٰهُ اَعْلَمُ o tulû'un sebeb‑i zâhirîsi: Küre‑i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin dîvâne olup, – İzn-i İlâhî ile başını başka seyyâreye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp – garbdan şarka olan seyahatini irâde-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garbdan tulû'a başlar. Evet, arzı şems ile, ferşi arş ile kuvvetli bağlayan Hablullâhi'l-metîn olan Kur'ânın kuvve-i câzibesi kopsa; küre-i arzın ipi çözülür, başıboş serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garbdan çıkar. Hem müsâdeme neticesinde emr-i İlâhî ile kıyâmet kopar diye bir te'vili vardır.
Amma “Dâbbetü'l‑Arz”: Kur'ân’da, gayet mücmel bir işâret ve lisân‑ı hâlinden kısacık bir ifâde, bir tekellüm var. Tafsîli ise; ben şimdilik, başka mes'eleler gibi kat'î bir kanâatle bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim:لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Nasıl ki, kavm‑i Fir'avun’a “çekirge âfâtı ve bit belâsı” ve Kâbe tahribine çalışan Kavm‑i Ebrehe’ye “Ebâbil kuşları” musallat olmuşlar. Öyle de: Süfyân’ın ve Deccâlların fitneleriyle bilerek, severek isyan ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc’ün anarşistliği ile fesâda ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîr ü zeber edecek. اَللّٰهُ اَعْلَمُ o dâbbe bir nev'idir. Çünkü, gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir tâife‑i hayvaniye olacak. Belki, اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُ âyetinin işâretiyle, o hayvan, dâbbetü'l‑arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü'minler îmân bereketiyle ve sefâhet ve sû-i isti'mâlâttan tecennübleriyle kurtulmasına işâreten, âyet, îmân hususunda o hayvanı konuşturmuş.
رَبَّنَٓا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Sâbık Yirmi Aded Mes'elelere Bir Tetimme Olarak Üç Küçük Mes'eledir
Birinci Mes'ele
Rivâyetlerde Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’a “Mesih” nâmı verildiği gibi her iki deccâla dahi “Mesih” nâmı verilmiş ve bütün rivâyetlerde مِنْ فِتْنَةِ الْمَس۪يحِ الدَّجَّالِ‥ مِنْ فِتْنَةِ الْمَس۪يحِ الدَّجَّالِ denilmiş. Bunun hikmeti ve te'vili nedir?
Elcevab: Allâhu a'lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki, emr‑i İlâhî ile İsâ Aleyhisselâm, Şerîat-ı Mûseviye’de bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarab gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de; büyük Deccâl, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle Şerîat-ı İseviye’nin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı ictimâiyelerini idare eden râbıtaları bozarak anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc’e zemin hazır eder.
Ve İslâm Deccâlı olan “Süfyân” dahi; Şerîat‑ı Muhammediye’nin (asm) ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desîseleriyle kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve manevî râbıtalarını bozarak serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nurânî zincirleri çözer, hevesât-ı müteaffine bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdâd bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydân açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdâddan başka zabt altına alınamaz.
İkinci Mes'ele
Rivâyetlerde, her iki Deccâlın hàrikulâde icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht bir kısım insanlar, onlara bir nev'i Ulûhiyet isnâd eder diye haber verilmiş. Bunun sebebi nedir?
Elcevab: اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ icraatları büyük ve hàrikulâde olması ise: Ekser tahribât ve hevesâta sevkiyât olduğundan, kolayca hàrikulâde öyle işler yaparlar ki, bir rivâyette, “Bir günleri bir senedir.” Yani; bir senede yaptıkları işleri üçyüz senede yapılmaz denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görülmesi ise, dört cihet ve sebebi var:
Birincisi
İstidrâc eseri olarak, müstebidâne olan koca hükûmetlerinde, cesur orduların ve fa'âl milletin kuvvetiyle vukû'a gelen terakkiyât ve iyilikler haksız olarak onlara isnâd edilmesiyle binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeğe sebeb olur.
Hâlbuki, hakikaten ve kaideten, bir cemâatin hareketiyle vücûda gelen müsbet mehâsin ve şeref ve ganîmet o cemâate taksim edilir ve efrâdına verilir. Ve seyyiât ve tahribât ve zâyiât ise, reisinin tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ: Bir tabur bir kaleyi fethetse, ganîmet ve şeref süngülerine aittir. Ve menfî tedbirler ile zâyiâtlar olsa, kumandanlarına aittir.
İşte hak ve hakikatin bu düstur‑u esâsiyesine bütün bütün muhâlif olarak müsbet terakkiyât ve hasenât o müdhiş başlara ve menfî icraat ve seyyiât bîçâre milletlerine verilmesiyle; nefret-i âmmeye lâyık olan o şahıslar – istidrâc cihetiyle – ehl-i gaflet tarafından bir muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.
İkinci Cihet ve Sebeb
Her iki Deccâl, a'zamî bir istibdâd ve a'zamî bir zulüm ve a'zamî bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, a'zamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acîb bir istibdâd ki: – kanunlar perdesinde – herkesin vicdânına ve mukaddesâtına, hattâ elbisesine müdâhale ederler. Zannederim asr‑ı âhirde İslâm ve Türk hürriyet-perverleri, bir hiss-i kable'l-vukû' ile bu dehşetli istibdâdı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hatâ bir cebhede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harâb ve yüzer masûmları tecziye ve tehcir ile perîşan eder.
Üçüncü Cihet ve Sebeb
Her iki Deccâl, Yahudînin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muâvenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccâlı masonların komitelerini aldatıp müzâheretlerini kazandıklarından dehşetli bir iktidar zannedilir.
Hem bazı ehl‑i velâyetin istihrâcâtıyla anlaşılıyor ki, İslâm devletinin başına geçecek olan Süfyânî Deccâl ise; gayet muktedir ve dâhî ve fa'âl ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şân ve şerefe ehemmiyet vermeyen bir sadrâzam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metîn ve cevvâl ve şöhret-perestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları teshìr eder. Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını, riyâsızlıklarından istifade ile kendi şahsına isnâd ve o vâsıta ile koca ordunun ve hükûmetin teceddüd ve inkılâb ve Harb-i Umumî inkılâbından gelen şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyâtı şahsına isnâd ettirerek şahsında pek acîb ve hàrika bir iktidar bulunduğunu meddahlar tarafından işâa ettirir.
Dördüncü Cihet ve Sebeb
Büyük Deccâlın, ispirtizma nev'inden teshîr edici hàssaları bulunur. İslâm Deccâlının dahi, bir gözünde teshîr edici manyetizma bulunur. Hattâ rivâyetlerde, “Deccâlın bir gözü kördür.” diye nazar‑ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccâlın bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör hükmünde olduğunu hadîste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işâret eder.
Ben bir manevî âlemde İslâm Deccâlını gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshîrci bir manyetizma gözümle müşâhede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr‑ı mutlaktan çıkan bir cür'et ve cesâretle mukaddesâta hücum eder. Avâm-ı nâs hakikat-i hâli bilmediklerinden hàrikulâde iktidar ve cesâret zannederler.
Hem şânlı ve kahraman bir millet, mağlûbiyeti hengâmında, böyle istidrâclı ve şânlı ve tâli'li ve muvaffakıyetli ve kurnaz bir kumandanı bulunduğundan gizli ve dehşetli olan mâhiyetine bakmayarak kahramanlık damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister.
Fakat kahraman ve mücâhid ordunun ve dindar milletin, rûhundaki nur‑u îmân ve Kur'ân ışığıyla hakikat-i hâli göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribâtını tamire çalışacağı rivâyetlerden anlaşılır.
Üçüncü Küçük Mes'ele
Medâr‑ı ibret üç hâdisedir.
Birinci Hâdise
Bir zaman, Resûl‑i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Hazret-i Ömer Radıyallahu Anh’a Yahudî çocukları içinde birisini gösterdi, “İşte sûreti!” dedi. Hazret‑i Ömer (Radıyallahu Anh), “Öyle ise ben bunu öldüreceğim.” dedi. Fermân etti: “Eğer bu Süfyân ve İslâm Deccâlı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa, onun sûretiyle öldürülmez.”
Bu rivâyet işâret eder ki; onun sûreti, hâkimiyeti zamanında çok şeylerde görüneceği gibi, kendisi Yahudîler içinde tevellüd edecek. Garîbdir ki, onun sûretindeki bir çocuğu katledecek derecede ona hiddet ve adâvet eden Hazret‑i Ömer (Radıyallahu Anh) o Süfyân’ın en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok defa ondan senâkârâne bahsedeceği bir memdûhu – Hazret-i Ömer’le – çıkmış.
İkinci Hâdise
O İslâm Deccâlı, “Sûre‑i وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِ mânâsını merak edip soruyor” diye çoklar nakletmişler. Garîbdir ki, bu sûrenin akîbinde olan اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ Sûresi’nde اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına – cifir ile ve mânâsıyla – işâret ettiği gibi, ehl‑i salâta ve câmilere tâğiyâne tecâvüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidrâclı adam, küçük bir sûreyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.
Üçüncü Hâdise
Bir rivâyette, “İslâm Deccâlı Horasan taraflarından zuhûr edecek.” denilmiş.لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Bunun bir te'vili şudur ki: Şark’ın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivâyet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyânî Deccâl onların içinde zuhûr edeceğine işâret eder.
Garîbdir, hem çok garîbdir. Yediyüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur'ânın elinde şeref‑şiâr, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı isti'mâl etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. “Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor.” diye rivâyetlerden anlaşılıyor.
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ ❋ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ