Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Evvelki hafta irsâl buyurduğunuz “Bir sırr‑ı اِنَّٓا اَعْطَيْنَا” serlevhasını taşıyan risalenizi aldık. Esâsen hiçbir hafta geçmiyor, sürûrlarımızı tezyîd eden, yeni ve hem gayet derecede şirin birer risale elimize gelmemiş bulunsun. İşte iki haftadır bu kıymetdâr risaleyi okuyor ve elimizden bırakmıyoruz.
Evet bu risale, Cenâb‑ı Hakk’ın istikbâlde bu ümmete va'd ettiği güneşin tulû'una intizarımızı teşdid etmekle kalmadığı gibi, bir taraftan içindeki hakikate bizi meftûn ediyor ve diğer taraftan, acaba fezâsı zulmet bulutlarıyla dolu olan bu âlemin, o güneş, neresinden ve ne sûretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken; ikinci feyyâz, bir diğer zeyl, o güneşin vaktini ta'yin etmekle bizi pek büyük bir bâr-ı sakîlden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz hâlde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir.
Ahmed Husrev