Bütün Vekâletlere, Diyânet Dâiresine, Temyiz Riyâsetine Gönderilen Bir İstid'adır
Haşirdeki Mahkeme‑i Kübrâ’ya bir arzuhâldir ve Dergâh-ı İlâhî’ye bir şekvâdır. Ve bu zamanda mahkeme-i temyiz ve istikbâldeki nesl-i âtî ve dâru'l-fünûnların münevver muallim ve talebeleri dahi dinlesinler!
İşte, bu yirmiüç senede yüzer işkenceli musîbetlerden on tanesini, Âdil Hâkim‑i Zülcelâl’in dergâh-ı adâletine müştekiyâne takdim ediyorum.
Birincisi: Ben, kusurlarımla beraber, bu milletin saâdetine ve îmânının kurtulmasına hayatımı vakfettim. Ve, “milyonlarla kahraman başların fedâ oldukları bir hakikate – yani Kur'ân hakikatine – benim başım dahi fedâ olsun” diye bütün kuvvetimle Risale‑i Nurla çalıştım. Bütün zâlimâne tâziblere karşı tevfik-i İlâhî ile dayandım, geri çekilmedim.
Ezcümle: Bu Afyon hapsimde ve mahkememde, başıma gelen çok gaddârâne muâmelelerden birisi, üç defa ve her defasında iki saate yakın aleyhimizde garazkârâne ve müfteriyâne ittihamnâmeleri bana ve adâletten tesellî bekleyen masûm Nur Talebelerine cebren dinlettirdikleri hâlde, çok ricâ ettim: “Beş‑on dakika bana müsâade ediniz ki hukukumuzu müdafaa edeyim.” Bir-iki dakikadan fazla izin vermediler…
Ben, yirmi ay tecrid‑i mutlakta durdurulduğum hâlde, yalnız üç-dört saat bir-iki arkadaşıma izin verildi. Müdafaâtımın yazısında az bir parça yardımları oldu. Sonra, onlar da men'edildi; pek gaddârâne muâmeleler içinde cezalandırdılar. Müddeînin – bin dereden su toplamak nev'inden – yanlış mânâ vermekle ve iftiralar ve yalan isnâdlarla, garazkârâne ve onbeş sahifesinde seksenbir hatâsını isbât ettiğim aleyhimizdeki ithamnâmelerini dinlemeğe bizi mecbur ettiler, beni konuşturmadılar. Eğer konuştursalardı, diyecektim:
“Hem dininizi inkâr, hem ecdâdınızı dalâletle tahkîr eden ve Peygamberinizi (asm) ve Kur'ânınızın kanunlarını reddedip kabûl etmeyen; yahudî ve nasrânî ve mecûsîlere, hususan şimdi bolşevizm perdesi altındaki anarşist ve mürted ve münâfıklara, hürriyet‑i vicdân, hürriyet-i fikir bahânesiyle ilişmediğiniz hâlde; ve İngiliz gibi Hıristiyanlıkta müteassıb, cebbâr bir hükûmetin dâire-i mülkünde ve hâkimiyetinde milyonlarla Müslümanlar her vakit Kur'ân dersiyle İngiliz’in bütün bâtıl akîdelerini ve küfrî düsturlarını reddettikleri hâlde, onlara mahkemeleriyle ilişmediği ve her hükûmette bulunan muhâlifler, alenen fikirlerinin neşrinde, o hükûmetlerin mahkemeleri ilişmediği hâlde, benim kırk senelik hayatımı ve yüzotuz kitabımı ve en mahrem risale ve mektûblarımı, hem Isparta hükûmeti, hem Denizli Mahkemesi, hem Ankara Ceza Mahkemesi, hem Diyânet Riyâseti, hem iki defa belki üç defa mahkeme-i temyiz tam tedkik ettikleri ve onların ellerinde iki-üç sene Risale-i Nurun mahrem ve gayr-ı mahrem bütün nüshaları kaldığı ve bir küçük cezayı icâb edecek bir tek maddeyi göstermedikleri, hem bu derece za'fiyetim ve mazlumiyetim ve mağlûbiyetim ve ağır şerâit ile beraber, ikiyüz bin hakîki ve fedâkâr şâkirdlere, vatan ve millet ve âsâyiş menfaatinde en kuvvetli ve sağlam ve hakikatli bir rehber olarak kendini gösteren Risale-i Nurun elinizdeki mecmuaları ve dörtyüz sahife müdafaâtımız masûmiyetimizi isbât ettikleri hâlde, hangi kanun ile, hangi vicdân ile, hangi maslahat ile, hangi suç ile bizi ağır ceza ve pek ağır ihanetler ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz? Elbette Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde sizden sorulacak!‥”
İkincisi: Beni cezalandırmak için gösterdikleri bir sebeb: Benim tesettür, irsiyet, zikrullâh, taaddüd‑ü zevcât hakkında Kur'ânın gayet sarîh âyetlerine, medeniyetin i'tirâzlarına karşı onları susturacak tefsirimdir.
Onbeş sene evvel, Eskişehir Mahkemesine ve Ankara’ya mahkeme‑i temyize ve tashihe yazdığım ve aleyhimdeki kararnâmemde yazdıkları bu gelen fıkrayı, hem Haşirde Mahkeme-i Kübrâ’ya bir şekvâ, hem istikbâlde münevver ehl-i maârif hey'etine bir îkaz, hem iki defa berâetimizde insaf ve adâletle feryâdımızı dinleyen mahkeme-i temyize “El-Hüccetü'z-Zehrâ” ile beraber bir nev'i lâyiha-i temyiz, hem beni konuşturmayan ve seksen hatâsını isbât ettiğimiz garazkârâne ithamnâme ile beni, iki sene ağır ceza ve tecrid-i mutlak ve iki sene başka yere nefy ve göz nezâreti hapsiyle mahkûm eden hey'ete aynen o fıkrayı tekrar ediyorum.
İşte ben de adliyenin mahkemesine derim ki: “Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon Müslümanların hayat‑ı ictimâiyesinde kudsî ve hakîki bir düstur-u İlâhî’yi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüz senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû-yi zeminde adâlet varsa o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.” diye bağırıyorum! Bu asrın sağır kulakları dahi işitsin.
Acaba, bu zamanın bazı ilcaâtının iktizasıyla muvakkaten kabûl edilen bir kısım ecnebî kanunlarını fikren ve ilmen kabûl etmeyen ve siyaseti bırakan ve hayat‑ı ictimâiyeden çekilen bir adamı, o âyâtın tefsirleriyle suçlu yapmakla İslâmiyeti inkâr ve dindar ve kahraman bir milyar ecdâdımıza ihanet ve milyonlarla tefsirleri itham çıkmaz mı?
Üçüncüsü: Mahkûmiyetime gösterdikleri bir sebeb: Emniyeti ihlâl ve âsâyişi bozmaktır. Pek uzak bir ihtimal ve yüzde, belki binde bir imkân ile, hattâ uzak imkânâtı vukûât yerinde koyup, bazı mahrem risale ve hususî mektûblardan, Risale‑i Nurun yüzbin kelime ve cümlelerinden kırk-elli kelimesine yanlış mânâ vererek, bir sened gösterip bizi itham ve cezalandırdılar.
Ben de, bu otuz‑kırk senelik hayatımı bilenleri ve Nurun binler hàs şâkirdlerini işhâd ederek derim:
İstanbul’u işgal eden İngilizlerin Başkumandanı İslâm içinde ihtilâf atıp, hattâ Şeyhülislâm ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevkederek “İ'tilâfçı‑İttihâdcı” fırkalarını birbiriyle uğraştırmasıyla Yunanın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlûbiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde “Hutuvât-ı Sitte” eserimi Eşref Edîb’in gayretiyle tab' ve neşretmek ile, o kumandanın dehşetli plânını kıran ve onun i'dâm tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları hâlde Ankara’ya kaçmayan ve esârette, Rus’un Başkumandanının i'dâm kararına ehemmiyet vermeyen ve Otuzbir Mart Hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itâate getiren ve Dîvân-ı Harb-i Örfî’de, mahkemedeki paşaların: “Sen de mürtecisin, şerîat istemişsin!” diye suâllerine karşı, i'dâma beş para kıymet vermeyip cevaben: “Eğer meşrûtiyet, bir fırkanın istibdâdından ibaret ise, bütün cin ve ins şâhid olsun ki ben mürteciyim! Ve şerîatın bir tek mes'elesine rûhumu fedâ etmeye hazırım.” diyen ve o büyük zâbitleri hayretle takdire sevkedip, i'dâmını beklerken berâetine karar verdikleri ve tahliye olup dönerken, onlara teşekkür etmeyerek: “Zâlimler için yaşasın Cehennem!” diye yolda bağıran ve Ankara’da, dîvân-ı riyâsette, Mustafa Kemâl hiddetle ona dedi: “Biz, seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikirler beyân edesin; sen geldin, namaza dair şeyler yazdın, içimize ihtilâf verdin.” Ona karşı: “Îmândan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan hâindir! Hâinin hükmü merduttur.” diye kırk-elli meb'ûsun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nev'i tarziye verip hiddetini geri aldıran ve altı vilâyet zâbıtasınca ve hükûmetçe, âsâyişin ihlâline dair bir tek maddesi kaydedilmeyen ve yüz binlerle Nur Şâkirdlerinin hiçbir vukûâtı görünmeyen; yalnız, bir küçük talebenin haklı bir müdafaada, küçük bir vukûâtından başka hiçbir şâkirdinden bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise o mahpusları ıslah eden ve yüz binler Risale-i Nurdan, memlekette intişar etmekle beraber, menfaatten başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmiüç senelik hayatının ve üç hükûmet ve mahkemelerin berâetler vermelerinin ve nurun kıymetini bilen yüzbin şâkirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehâdetiyle isbât eden ve münzevî, mücerred, garîb, ihtiyar, fakir ve kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanâatiyle fânî şeyleri bırakıp, eski kusurâtına bir keffâret ve hayat-ı bâkiyesine bir medâr arayan ve dünyanın rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masûmlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendisine zulüm ve tâzib edenlere bedduâ etmeyen bir adam hakkında; “Bu ihtiyar münzevî âsâyişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır. Ve muhâbereleri dünya içindir. Öyle ise suçludur!” diyenler ve onu pek ağır şerâit altında mahkûm edenler, elbette yerden göğe kadar suçludur. Mahkeme-i Kübrâ’da hesabını verecekler!‥
Acaba, bir nutuk ile, isyan eden sekiz taburu itâate getiren ve kırk sene evvel, bir makalesiyle binler adamı kendine tarafdâr yapan ve mezkûr üç dehşetli kumandanlara karşı korkmayan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde: “Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa ve her gün biri kesilse zındıkaya ve dalâlete teslîm‑i silâh edip, vatan ve millet ve İslâmiyete hıyânet etmem. Hakikat-i Kur'ân’a fedâ olan bu başımı zâlimlere eğmem!” diyen ve Emirdağı’nda, beş-on âhiret kardeşi ve üç-dört hizmetçilerden başka kimse ile alâkadar olmayan bir adam hakkında ittihamnâmede: “Bu Said, Emirdağı’nda gizli çalışmış, âsâyişe zarar vermek fikriyle orada bir kısım halkları zehirlemiş! Yirmi adam da etrafında onu medhedip, hususî mektûblar yazdıkları gösteriyor ki, o adam inkılâb ve hükûmet aleyhinde gizli bir siyaset çeviriyor.” diyerek, emsâlsiz bir adâvet ve ihanetlerle iki sene hapse sokmak ve hapiste tecrid-i mutlak ile ve mahkemede konuşturmamakla tâzib edenler, ne derece haktan ve adâletten ve insaftan uzak düştüklerini vicdânlarına havâle ediyorum.
Hiç mümkün müdür ki, böyle haddinden yüz derece ziyâde teveccüh‑ü âmmeye mazhar ve bir nutuk ile binler adamı itâate getiren ve bir makale ile, binlerle insanları İttihâd-ı Muhammedî (asm) Cem'iyetine iltihak ettiren ve Ayasofya Câmii’nde ellibin adama takdir ile nutkunu dinlettiren bir adam, üç sene Emirdağı’nda çalışsın, yalnız beş-on adamı kandırsın! Ve âhiret işini bırakıp siyaset entrikalarıyla uğraşsın. Yakın olduğu kabrine nurlar yerine lüzumsuz zulmetler doldursun‥ Hiç kàbil midir? Elbette şeytan dahi bunu kimseye kabûl ettiremez.
Dördüncüsü: Şapka giymediğimi mahkûmiyetime ehemmiyetli bir sebeb göstermeleridir. Beni konuşturmadılar, yoksa beni cezalandırmağa çalışanlara diyecektim ki; üç ay Kastamonu’da, polisler ve komiser karakolunda misâfir kaldım. Hiçbir vakit bana demediler şapkayı başına koy. Ve üç mahkemede şapkayı başıma koymadığım ve başımı mahkemede açmadığım hâlde bana ilişmedikleri ve yirmiüç sene bazı dinsiz zâlimlerin o bahâne ile bana gayr‑ı resmî, çok sıkıntılı ve ağır, bir nev'i ceza çektirdikleri ve çocuklar ve kadınlar ve ekserî köylüler ve dâirede memurlar ve bere giyenler şapka giymeye mecbur olmadıkları ve hiçbir maddî maslahat giymesinde bulunmadığı hâlde, benim gibi bir münzevî, bütün müçtehidlerin ve umum Şeyhülislâmların yasak ettikleri bir serpuşu giymediğim bahânesiyle ve uydurmalar ilâvesiyle yirmi sene cezasını çektiğim ve libâsa ait mânâsız bir âdetle tekrar beni cezalandırmaya çalışan ve çarşıda, Ramazanda, gündüzde rakı içip namaz kılmayanları “Hürriyet-i şahsiye var” diye kendine kıyâs edip ilişmediği hâlde, bu derece şiddet ve tekrarla ve ısrarla beni kıyafetim için suçlandırmağa çalışan, elbette ölümün i'dâm-ı ebedîsini ve kabrin dâimî haps-i münferidini gördükten sonra, Mahkeme-i Kübrâ’da ondan bu hatâsı sorulacak!‥
Beşincisi: Otuzüç Âyât‑ı Kur'âniye’nin tahsinkârâne işâretine mazhariyeti ve İmâm-ı Ali (Kerremallâhu Vechehu) ve Gavs-ı A'zam (Kuddise Sırruhu) gibi evliyânın takdirlerini ve yüzbin ehl-i îmânın tasdiklerini ve yirmi senede; millete, vatana zararsız pek çok menfaatli bir mertebeyi kazandıran Risale-i Nuru, sinek kanadı gibi bahânelerle, bazı risalelerinin müsâderesine, hattâ dörtyüz sahife ve yüzbin adamın îmânlarını kurtaran ve kuvvetlendiren “Zülfikàr Mu'cizât-ı Ahmediye Mecmuası”nı, eskiden yazılmış ve mürûr-u zaman ve af kanunları görmüş, iki âyetin tam haklı tefsirine dair iki sahifeyi bahâne ederek, o pek çok menfaatli ve kıymetdâr mecmuanın müsâderesine sebeb oldukları gibi; şimdi de, Nurun kıymetdâr risalelerini herbirisinden bin kelime içinde bir-iki kelimeye yanlış mânâ vermekle, o bin menfaatli risalenin müsâderesine çalışıldığını bu üçüncü iddianâmeyi işiten ve neşrettiğimiz kararnâmeyi gören tasdik eder. Biz dahi لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَحَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ deriz.
Altıncısı: Nurun Şâkirdlerinden bazılarının, Nurlardan fevkalâde îmân hüccetlerini ve sarsılmaz, aynelyakìn ulûm‑u îmâniyeyi görüp istifade ettiklerinden, bu bîçâre tercümânına, bir nev'i teşvik ve tebrik ve takdir ve teşekkür nev'inde, ziyâde hüsn-ü zan ile, müfritâne medhetmeleri ile beni suçlu gösterene derim:
Ben âciz, zaîf, gurbette, menfî, yarım ümmî, aleyhimde propaganda ile halkı benden ürkütmek hâleti içinde Kur'ânın ilâçlarından ve îmânî ve kudsî hakikatlerinden derdlerime tam derman olarak kendime bulduğum zaman, bu millete ve bu vatan evlâdlarına dahi tam bir ilâç olacağına kanâat getirdiğim için, o kıymetdâr hakikatleri kaleme aldım. Hattım pek noksan olmasından yardımcılara pek çok muhtaç iken, inâyet‑i İlâhiye, bana sâdık, hàs, metîn yardımcıları verdi.
Elbette ben, onların hüsn‑ü zanlarını ve samîmâne medihlerini bütün bütün reddetmek ve hatırlarını tekdir ile kırmak, o hazine-i Kur'âniye’den alınan nurlara bir ihanet ve adâvet hükmüne geçer. Ve o elmas kalemli ve kahraman kalbli muâvinleri kaçıracak diye, onların âdi, müflis şahsıma karşı medh ü senâlarını, asıl mal sâhibi ve bir manevî mu'cize-i Kur'âniye olan Risale-i Nura ve hàs şâkirdlerinin şahsiyet-i maneviyesine çeviriyordum. Benim haddimden yüz derece ziyâde hisse veriyorsunuz, diye bir cihette hatırlarını kırıyordum.
Acaba hiçbir kanun, müstenkif ve râzı olmayan bir adamı, başkaların onu medhetmesiyle suçlu yapar mı ki kanun nâmına hareket eden resmî memur beni suçlu yapıyor?
Hem neşrettiğimiz – aleyhimizde yazılan – kararnâmenin ellidördüncü sahifesinde; “Âhirzamanın o büyük şahsı, neslen Âl‑i Beyt’ten olacak; biz Nur Şâkirdleri ancak manevî Âl-i Beyt’ten sayılabiliriz.” Hem, “Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek, şân ü şeref kazanmak olmaz. Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim.” denmektedir diye, kararnâmede yazdıkları...
Ve yine kararnâmede yirmiikinci ve üçüncü sahifesinde, “Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmek ki, o şahsiyetle kendimi herkesten ziyâde bîçâre, âciz, kusurlu görüyorum. O hâlde, bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim; sâhib-i kemâlim. Sizi bütün bütün kaçırmamak için, üçüncü hakîki şahsiyetimin gizli, çok fenâlıklarını ve sû-i hâllerini söylemeyeceğim. Cenâb-ı Hak inâyetiyle, en ednâ bir nefer gibi, bu şahsımı, esrâr-ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun. “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a'lâ!” Fıkrasını kararnâme yazdığı hâlde, beni başka bir zâtların medhiyle ve Risale‑i Nur mânâsıyla, büyük bir hidayet edici vasfını vermekle beni suçlu yapanlar, elbette bu hatânın cezasını dehşetli çekmeye müstehak olurlar.
Yedincisi: Biz ve umum Nur Risaleleri, Denizli ve Ankara Ağır Cezalarının ve temyiz mahkemelerinin ittifakıyla berâet ettiğimiz ve umum risale ve mektûblarımızı bize iâde ettikleri ve temyizin bozma kararında – Denizli berâetinde – “Farazâ, bir hatâ dahi olsa, o berâet ve hüküm kat'iyyet kesbetmiş. Daha tekrar muhâkeme edilmez.” dedikleri hâlde, ben, Emirdağı’nda üç sene münzevî ve iki‑üç terzi çırağı nöbetle bana hizmet ve pek nâdir olarak, beş-on dakika bazı dindar zâtlardan başka zarûret olmadan konuşmayan; ve tek bir yere – Nurlara teşvik için – haftada bir tek mektûbdan başka göndermeyen ve kendi müftü kardeşine, üç senede üç mektûbdan başka yazmayan ve yirmi-otuz seneden beri devam eden te'lifini bırakan; yalnız, bütün ehl-i Kur'ân ve îmâna menfaatli yirmi sahifelik iki nükte, biri, Kur'ân’daki tekrarların hikmetini diğeri, melekler hakkında bazı mes'elelerden başka hiçbir risale daha te'lif etmeyen, yalnız mahkemelerin iâde ettikleri risalelerin büyük mecmualar yapılmasına ve eski harf ile tab'edilen “Âyetü'l-Kübrâ”nın beşyüz nüshası mahkeme tarafından bize teslîm edildiğinden ve teksir makinesi resmen yasak olmadığından, Âlem-i İslâmın istifadesi fikriyle, kardeşlerime, neşr için teksirine izin vererek onların tashihleriyle meşgul olan ve kat'iyyen hiçbir siyasetle alâkadar olmayan ve memleketine gitmek için resmen izin verildiği hâlde, bütün menfîlere muhâlif olarak dünyaya ve siyasete karışmamak için, sıkıntılı bir gurbeti kabûl edip memleketine gitmeyen bir adam hakkında; bu üçüncü ittihamnâmedeki asılsız isnâdlar ve yalan bahisler ve yanlış mânâlar ile o adamı suçlu yapmağa çalışanda – şimdilik söylemeyeceğim – dehşetli iki mânâ hükmettiğini, bu yirmi ayda bana karşı muâmelesi isbât ediyor.
Ben de derim: Kabir ve sakar yeter! Mahkeme‑i Kübrâ’ya havâle ediyorum.
Sekizincisi: “Beşinci Şuâ”, iki sene Denizli ve Ankara Mahkemelerinin ellerinde kalıp, sonra bize iâde ettiklerinden, Denizli Mahkemesinde berâetimizi netice veren müdafaâtımla beraber, “Sirâcü'n‑Nur”un âhirinde yazılmış. Gerçi evvelce mahrem tutuyorduk; fakat, mâdem mahkemeler onu teşhîr edip berâetle bize iâde ettiler; demek bir zararı yoktur diye teksirine izin verdim. Ve o Beşinci Şuâ’nın aslı, otuz‑kırk sene evvel yazılmış müteşâbih hadîslerdir. Fakat ümmette, eskiden beri intişar eden bir kısmına, gerçi bazı ehl-i Hadîs, bir zaafiyet isnâd etmişler. Fakat zâhirî mânâları medâr-ı i'tirâz olmasından sırf ehl-i îmânı şübhelerden kurtarmak için yazıldığı hâlde, bir zaman sonra onun hàrika te'villerinin bir kısmı gözlere göründüğü için, biz onu mahrem tuttuk; tâ yanlış mânâ verilmesin. Sonra, müteaddid mahkemeler onu tedkik edip teşhîrine sebeb olmakla beraber, bize iâde ettikleri hâlde; şimdi beni tekrar onunla suçlu yapmak ne kadar adâletten, haktan, insaftan uzak olduğunu, bizi, kanâat-ı vicdâniye ile mahkûm edenlerin vicdânlarına ve onları dahi Mahkeme-i Kübrâ’ya havâle ederek, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ deriz.
Dokuzuncusu: Çok mühimdir. Fakat, bizi mahkûm edenlerin Risale‑i Nuru mütâlaalarının hatırı için, onları kızdırmamak fikriyle yazmadım.
Onuncusu: Kuvvetli ve ehemmiyetlidir. Fakat, yine onları küstürmemek niyetiyle şimdilik yazmadım.